Alimin ölümü ve alemin çöküşü

04.02.2021 / 02:03

Alimin ölümü ve alemin çöküşü

MUHİTTİN NAYMAN

 

Dört parmak boyunda bembeyaz sakalları vardı, bahar gülleri gibi beyaz sarığı ve takkesini tamamlayan beyaza çalan bir yüz ifadesi, gür kaşları ve zeytin gibi siyah gözleri vardı.

 

Fabrikasyon ürünler tüketmediğinden mi misvağın okşamasından mı bilmiyorum,mercan gibi beyaz ve temiz dişleri vardı.

 

Ortalama bir erkek boyuna sahipti.

 

Şalvarı ve şalvarının üzerinde ceketi ve ceketini tamamlayan genelde beyaz bir gömlek ve kapak gibi duran çoğunlukla siyah bir yeleği ve yeleğinin cebinde köstekli saati vardı.

 

Konuşurken kadife gibi yumuşak sesi insanın içini okşardı, tane tane konuşur ve sesini o ahenge göre ayarlardı, gülerken hiç kahkaha attığını görmedim, tatlı tatlı süzülen ve genellikle üst dişleri görülen bir gülüşü vardı.

 

Sinirlendiğinde kumral sıfat kırmızı ve siyaha çalardı, öfkesini muhatabına “Allah seni/sizi ıslah etsin” diyerek gösterirdi, hiç küfür etmezdi, hızla ortamdan uzaklaşırdı.

 

Kendine gelene kadar kimse ile tek kelime konuşmazdı.

 

Kini ve nefreti hiç yoktu, sürekli affeder ve en şedid muarızına bile merhamet ederdi.

 

Çok tatlı, çok edebli bir dile sahipti, Kürtçeyi narin ve nazenince kullanırdı, bedevi bir ağzı yoktu.

 

Bazı önemli günlerde vaaz u nasihatten sonra Ehmed-ı Xani’den / Feqiyi Teyran’dan / Melayı Cızıri’den beyitler okurdu uzun kış gecelerinde.

 

Halk inanılmaz derecede saygı duyardı, huzuruna giren çıkan herkes diz üstü oturur, onun rahat otur tekmilinden sonra diz çökme vaziyeti sona ererdi.

 

Ben yakından tanıdığımda seyda takriben 65-70 civar yaşlarında idi. Ben ise otuzunda sayılırdım.

 

O hayatta olduğu sürece ficeten oluşan bir kavga ve buna bağlı ölüm olayı müstesna tutulursa hemen hemen koca ilçede adliyeye düşen herhangi bir vaka kaydına hiç rastlamadım.

 

Güvenlik güçlerinin kendine iş çıkarma ve işgüzarlıklarını saymazsak, seksen köyü olan ve merkezinde onbin kişinin yaşadığı ilçede asayiş berkemal ve huzur sükun hakimdi.

 

Ramazan ve kurban bayramlarında imkanı olanlar seydayı bayram namazından sonra ziyarete giderdi.

 

Elini asla ve kat’a kimseye öptürmezdi. Tüm misafirlerini kapıya kadar uğurlardı.

 

Gelen ziyaretçilere izzet ve ikramda bulunulur ve tatlı espriler yapar, onları memnuniyetle yolcu ederdi.

 

Çocuklarınızı mutlaka ama mutlaka okutun derdi, sırf onun telkini sonucu o yıllarda ilçede epey üniversite mezunu genç oldu.

 

Ben ne kadar ilçeye gitsem mutlaka kendilerini ziyaret eder, hayır duasını almaya çalışırdım.

 

Evinde oldukça cömert ve gerçek bir beyefendi, “ağır bir Kürt aristokrat” ve sahici bir “ağa” idi.

 

Rurin bir ziyaretimde ısrarla yemeğe kalmamı istedi ve kaldım.

 

Türünü bilemeyeceğim kanatlı bir hayvan kestirmişti, bizim oranın geleneksel sunumuna uygun bulgur pilavı ve kesilen hayvanın herhangi hiçbir yerinden tenkisat yapılmadan pilavın üstünde tüm cendek kızartılmış halde ve yanında lavaş ekmek ayran ve Kürtlerin milli yiyeceği soğan eşliğinde servis edilmişti.

 

Beraber sofraya oturduk; doğrusu sunum, sofra ve ortam ye beni ve hiç konuşmadan dal der gibi tahrik ediciydi.

 

Ben o gün göz ve mide zevkimi doyurmakla meşgulken seyda da aynen bana eşlik ediyordu, neden sonra fark ettim ki aslında tüm yemeği sadece ben yiyorum, seyda sadece yemiş gibi yapıyor ve ben sofradan çekilmeden utanırım veya sıkılırım kaygısıyla sofrada bana eşlik ediyordu.

 

Sonradan öğrendim ki seyda ne soğan ne et ne de bulgur yiyebiliyormuş, mecbur kalırsa çok az tüketmesine izin varmış!

 

Sağlık sorunlarından dolayı daha çok tandırda közlenen tuzsuz ve yağsız patates yiyebiliyormuş.

 

Kadrolu imam değildi, babadan kalma arsa ve arazileri vardı, çocukları onu ekip biçerdi, maddi durumu orta halli sayılabilirdi.

 

Caminin yanına ağzı ters açılan büyükçe bir depo yapmıştı, çevrede zekatını buğday olarak vermek isteyenler o odanın üstten açılan bir kapağı vardı, getirir çuvallarla o buğdayı damdan o odanın üstünden içine boşaltırlardı.

 

Ayrıca caminin içinde tüm içi uzakta görülebilen demirli hücre türü küçük bir odacık vardı, para yardımı yapmak isteyenler de oradan içeri para atarlardı, yani fitre ve zekatlarını.

 

Zekat ve fitrelerin tamamen toplandığına kanaat getirildiğinde kendisinin yetiştirdiği sofilerinden beş kişi ve heyete seçilen beş köyün muhtarından oluşan bir heyet tüm köylerde tespit ettikleri öncelikle yetim/dul ve fakirlere son gramına kadar buğday ve son kuruşuna kadar tüm toplanan para dağıtılırdı.

 

Bir tek Allah’ın kulunun bu dağıtımdan şikayetçi olduğunu duymadım, adaletsizlik yapıldığını hiç kimse söylemedi.

 

Huzuruna hiçbir partiden kimseyi asla kabul etmezdi. Siyaseten kime oy verelim diyenleri terslerdi. Sandığa gittiğini hiç duymadım. Buna muhtarlık seçimleri de dahildir.

 

Kendini hakka hakikate ve topluma adamış güneş gibi bir adamdı.

 

Hayatı boyunca hiç kimseden tek bir şinik buğday veya benzeri zekat ve fitre almadı. Kendisine zekat ve fitre vermek isteyenlere çok kızardı ve asla kabul etmezdi.

 

Minnetsiz, pervasız ve korkusuz yaşardı.

 

Cuma saatinde işine gücüne devam eden insanları tek kelime ile haşlardı. Cuma selası okunduktan sonra kemale eren herkes camide olurdu. Akıcı fesih ve sarih bir Kürtçe ile vaaz verir, bazen espri yapar, bazen de çok kızardı.

 

Hayatı boyunca evinin yanındaki camide imamlık yaptı ve bu görevinden dolayı ne devletten maaş kabul etti ne de halktan yardım aldı.

 

O, fisebilillah, Allah için imamlık yapıyordu. İmam Ali’nin varisi gibi idi.

 

Bir vaazını hatırlıyorum. Mevsim bahardı. Peygamber efendimizin hayatından enstantaneler anlatıyor ve cemaat huşu içinde dinliyordu. En vurucu söylemi şu idi: İçinizdeki İbrahim’i öldürmeyin, eğer içinizdeki İbrahim’i nefsinize karşı öldürürseniz içinizdeki Nemrut’u azdırırsınız.

 

Esas büyük cihat içinizdeki İbrahim’i yaşatmaktır diyordu...

 

Halk o’na ısrarla “seyyid”lik gibi bir iltifat ve sıfatla teyid ve tastik etme veya yakıştırma arzularını iletince o hayır diyordu; ısrarla “Hayır hayır ben Kürdüm” diyordu.

 

Türkçesi çok bozuktu, derdini anlatacak kadar biliyordu. Herhangi bir aşirete mensup değildi, ne zaman nasıl bizim ilçeye gelmişler kendisi de bilmiyordu!

 

Seydanın ağır hasta olduğunu duyunca gittim ve vefatına kadar orada kaldım. Zaten çok kısa bir süre yaşadı ben son günleri ve son anlarına yetiştim.

 

Yatağa uzanmıştı, üzerinde beyaz bir çarşaf vardı, etrafta odanın içinde beş altı kişi Kur’an okuyordu, yatağının kenarına oturarak ellerini çok kısa bir süre tuttum. Beni hissetti mi bilmiyorum. Tatlı tebessüm eder gibi bakınıyordu etrafa; kime, neye tebessüm ediyordu hiç anlamadım. Zaten saniyeler sonra –yine tebessüm eder gibi olup- başparmağı ile kelime-i tevhidi söyleyerek vefat etti ve büyük oğlu gözlerini kapadı ve çarşafı tüm vücudunun üstüne örttü.

 

Herkes gibi ben de uzun süre nedensiz ağladım. Seydanın namazını binlerce kişi kıldı ve onu onbinlerce kişi uğurladı.

 

Seyda medeni dindarlığın, ahlaki duruşun, insani vicdanın, dürüst karakterin, fıtri sevginin ve evrensel merhametin en hakiki yüzü idi. 

 

İlçemize bir daha asla seyda gibisi gelmedi. 

 

Ey Mele Hesen!

 

Ey Allah’ın sevgili kulu, yüce gönüllü güzel insan!

 

Allah size gani gani rahmet etsin.

 

Mekanınızı ali ve sizi cennette Hazret-i Peygambere komşu eylesin inşaallah.

 

Yeni ve yeniden bir hikaye pek ala mümkündür!

 

Tüm yeryüzünü vatan bilen, tüm insanlığı mesajına muhtaç gören, ölümü değil yaşamı yücelten, sanattan anlayan, edebiyata ilgi duyan, bilimi önemseyen, tüm insanlığa İslam’ın hürriyet medar ve medeni/modern ve ahlaklı duruşunu gösteren vicdanlı ve merhametli bir insan modelini sunan, yeni bir evrensel hikayede buluşmak dileği ile...