'Demokrasilerde sivil toplum pazarlık konusu yapılamaz'

27.12.2020 / 06:27

'Demokrasilerde sivil toplum pazarlık konusu yapılamaz'

AYTEN Z. TURAN

 

Geçtiğimiz hafta Meclis’e getirilen ve Genel Kurul'da görüşülerek bugün 113 red oyuna karşı 254 kabul oyuyla yasalaşan Kitle İmha Silahlarının Finansmanı ile ilgili kanun tasarısına, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları yoğun eleştiriler getirdi. Ortak basın açıklaması yayınlayan dernekler, sosyal medyada da gündem oldu.

 

Peki kanun ne için bu kadar gündem oldu? Neden şimdi teklif edildi? Ne gibi değişiklikler getiriyor?

 

Kanunun neler getirdiğini ve neden bu kadar tepkiye neden olduğunu, Denge Denetleme Ağı temsilcisi Serdar Yüksel Oğuz’la konuştuk.

 

Denge Denetleme Ağı, farklı temalarda faaliyet yürüten ve şu an itibariyle 282 sivil toplum kuruluşunun içinde yer aldığı bir çatı platform niteliğinde.

 

Ağ, Türkiye’de hukuk devletinin katılımcı demokrasi aracılığıyla temini doğrultusunda politika belgeleri, rapor çalışmaları ve reform önerileriyle birlikte yurttaşların aktif katılımını temine çalışan saha faaliyetleri ve dijital etkinlikler yürütüyor. Bu yık Meclis’in 100.yılına odaklanan faaliyetler yürüttüler, önümüzdeki sene ise 1921 Anayasasının 100. Yılı temalı etkinlikler planlıyorlar.

 

Serdar Yüksel Oğuz,  Denge Denetleme Ağı’nın üç temsilcisinden biri. 13 yıldır farklı sivil toplum kuruluşlarında savunuculuk ve yönetişim üzerine gönüllü olarak çalışmalar yürütüyor. Oğuz, 2012 yılında ABD Kongresi’nde sivil toplum kuruluşlarının yasama süreçlerindeki rolü konusunda incelemelerde bulunmuş bir isim.

 

Bu kanun tasarısını nasıl değerlendirmeliyiz?

 

Kanunun iki boyutu olduğunu söylememiz gerekiyor.

 

İlki Türkiye içinde İçişleri mevzuatı çerçevesinde Dernekler Kanunu’na tabi şekilde faaliyet yürüten sivil toplum örgütleri.

 

Diğeri ise BMGK ve G7 ülkeleri (ABD, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Kanada) nezdinde oluşturulan Mali Eylem Görev Gücü kapsamında sınır aşırı çalışmalar yürüten resmi ve gönüllü kuruluşlar tarafından yürütülen finansman ve yardım çalışmaları.

 

Torba yasa ile Meclis’e getirilen bu düzenlemenin Türkiye açısından her iki boyutuyla da sorunlar barındırdığını ifade etmeliyiz. Bunu söylerken, kanun yapma usulü açısından torba yasanın getirdiği sorunları da eklemeliyiz.

 

Bu teamül ile birbirinden çok farklı ve yersiz denebilecek hususlar, aynı gündem ve hatta kanun maddesi altında değerlendirilmekte, bu durum da kamuoyu nezdinde sağlıklı bir tartışma yürütme ve kanunları kendi kapsamı çerçevesinde ele almayı güçleştirmektedir.

 

Sivil toplum katılımcı demokrasilerin olmazsa olmaz bir parçası. Peki bu kanun değişikliği Türkiye’deki dernekleri nasıl etkileyecek? 

 

Bizler yaptığımız çalışmalarda yurttaşların doğru bilgi kanallarına erişimi, toplumsal hayata katılımı ve nihayetinde güçler ayrılığının temin ve tesisinde sivil toplumun belirleyici olduğunun ısrarla altını çizmekteyiz.

 

Dolayısıyla geçtiğimiz hafta Meclis başkanlığına teklif edildikten çok kısa bir süre sonra komisyondan geçen ve bugün itibariyle Genel Kurul kararıyla yasalaşan kanunun sivil toplum kuruluşlarının görüş ve önerilerine başvurulmadan ve kamuoyunda yeteri kadar tartışılmadan yasalaşması itibariyle bizzat konu aldığı örgütlü toplumu görmezden geldiğini söylemek mümkün.

 

Oysa düzenlemenin doğrudan muhatabı, sayıları 120.000’i aşan STK’lar, bu kurumlarda çalışan profesyonel ve gönüllüler.

 

Pandemi koşullarının getirdiği tedbirler ve beraberinde gelen ağır psikoloji, sivil toplum kuruluşlarının motivasyonunu daraltmışken, derneklerle görüşülmeden ve kamuoyunda hemen hiç tartışılmadan yasalaşan bu kanun, örgütlü toplum içerisinde yer alan yurttaşların motivasyonunu da hiç şüphesiz olumsuz etkileyecek. 

 

Halihazırda birçok dernek faaliyetlerini askıya almış, yüz yüze toplantıları dijital ortamlara taşımış ve tüm zorluklarına rağmen pandemiyle mücadelede tüm aktörlere destek olmaya çalışırken, bu yasanın hükümet ve sivil toplum kuruluşları arasındaki güven ve iş birliğini tahrip ettiğini vurgulamalıyız.

 

Yasa, Dernekler Kanunu’na getirdiği tartışmalı maddeler ile örgütlenme özgürlüğünü genişletmek yerine, her türlü toplumsal ve siyasal talebin tüzel kişilikler kurmak ve sürdürmek suretiyle meşru ve hukuki yollarla ifade edilmesini daha da zorlaştıran hükümler barındırıyor.

 

Düzenlemenin bu haliyle amacı, kapsamı, sınırlılıkları ve ölçülebilirliği açısından barındırdığı muğlaklıklarla birlikte mevzuat açısından da sorunlar taşıdığını ifade etmeliyiz.

 

Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda “idare“ kendini yargı yerine mi koyacak? 

 

Ağımızın yasaya ilişkin yapmış olduğu çalışmaya göre, gerekçe ve madde içeriklerine bakıldığında, kapsamı “suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin aklanması ve terörizmin finansmanı” olan kanunda öngörülen amacın aşıldığı, denetleme ve sınırlama düzenlemelerinin genel bir boyuta taşındığı ve bu genelliğin herhangi bir meşru amaçla ilişkilendirilmediğini ifade etmek gerekir. Oysa kanunla getirilen düzenlemelerin kanunun amacı ve gerekçeleriyle orantılı ve amaç çerçevesinde olması gerekir.

 

Bu düzenlemeler her şeyden önce kapsamının ve amacının belirsiz olması nedeniyle STK’lar açısından önemli tehditler barındırmakta. Mevcut haliyle STK’ların adeta idarenin güdümü altına gireceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Zira derneklerin denetimiyle ilgili bazı maddelerde “görev kapsamıyla sınırlı olmak üzere” ifadeleri yer alsa da bu görevin ne olduğu açıkça belirtilmemiştir. Kitle imha silahlarının finansmanı dışındaki herhangi bir konunun da görev kapsamına girebilmesi kanuna göre mümkün görünüyor.

 

Düzenleme İçişleri Bakanlığı’na derneği faaliyetten alıkoyma, organ veya organlarındaki üyelerin görevden uzaklaştırılması yetkisi vermekte. Üstelik soruşturma ve kovuşturma akıbeti beklenmeksizin bu yetkinin kullanılabilmesi de masumiyet karinesi gibi en temel haklardan birinin de hiçe sayıldığının göstergesi. Ayrıca bu kararı veren merciin adli değil de idari bir makam olması da ilginç.

 

Bu yönüyle idarenin keyfi gerekçelerle ‘sakıncalı’ gördüğü dernekler üzerinde baskı kurması mümkün hale gelmekte, örgütlenme özgürlüğüne dönük müdahalelerin yolu açılmakta ve buna dair yeterli bir güvence öngörülmemekte.

 

STK’lara da mı kayyım atanacak?

 

Açıkçası bu düzenleme ile “kayyımcılığın” STK’lar için de hayata geçirilmesi riski ortaya çıkmakta. Dileriz böyle bir durumla karşı karşıya kalınmaz ancak yakın zamanda çıkarılan ve “makul şüphe” gibi sorunlu bir gerekçeyi terörle mücadelede meşru bir dayanak haline getiren yasalarla birlikte düşünüldüğünde, bu düzenleme de bazı dernekleri hedef haline getirebilecek, hatta bu kuruluşlara yönelik orantısız uygulamalar doğurabilecektir.

 

Anayasa tarafından güvence altına alınan ‘örgütlenme özgürlüğü’nün, öngörülen düzenlemelerle çeliştiği kesin. Dolayısıyla düzenlemedeki bu hükmün de tamamen gözden geçirilmesi gerekmekte.

 

Belirtilmesi gereken bir diğer husus da bazı suçlardan hükümlü olanların STK yönetiminde yer almalarının yasaklanmasıdır. Düzenleme bu yönüyle de bireylerin örgütlenme özgürlüğünü ihlal eder niteliktedir. Zira ceza hukukunun amacı toplumsal düzeni korumak ve toplumsal barışı sağlamaktır. Bireyin sivil haklarını kısıtlayıp toplumdan soyutlamanın hükümlüler üzerinde iyileştirici bir etkisinin olmayacağı açıktır. Aksine bu hükmü de hak savunucuları için ‘aba altından sopa gösterme’ olarak nitelendirmek mümkündür. Zaten kitle imha silahlarının finansmanını önlemek amaçlı getirilen birtakım düzenlemeler bu konudaki denetimi yeterince sağlayacaktır. Bu nedenle bahse konu hükmün yersiz olduğunu belirtmeliyiz.

 

Düzenleme, beklenen ekonomi ve yargı reformunun inandırıcılığını zedeleyen nitelikte değil mi?

 

Açıkçası bu adımın, hükümetin yakın zamanda açıkladığı, ancak detaylandırmadığı ekonomi ve yargı reformu girişimleriyle de alenen çeliştiği, iç ve dış kamuoyunu bir süredir meşgul eden reform adımlarının ciddiyeti konusunda hayal kırıklığına yol açtığı söylenebilir.

 

Özellikle hükümetin 2002’den bu yana uygulanan politikalar ve reformların birçok aşamasında, derneklerin, sivil toplum temsilcilerinin görüşlerini de alan bir aktörden, örgütlerin bizzat kendisini kısıtlayan bir idareye dönüşmesini de süreç içerisinde not etmeliyiz.

 

Sivil toplum kuruluşları Türkiye’de gençlerin toplumsal hayata katılımı, görüşlerini rahatlıkla ifade edebilmeleri, gönüllü çalışmalara destek vermesi açısından büyük bir potansiyel taşırken, bu yasa ile artık dernekler ve platformlar eski cazibesini ve kapasitesini de yitirme riski ile yüz yüze gelecek.

 

Yasanın, Türkiye’nin insani yardım faaliyetleri açısından da riskler barındırdığını söyleyebiliriz o halde Bu konuda görüşün nedir?

 

Evet haklısın, yasa açısından ikinci boyut uluslararası denetime yol açabilecek mali ve insani yardım faaliyetleri FATF’nin bahse konu tavsiye kararı 7. Maddede şu şekilde ifade edilmekte: “Ülkeler, kitle imha silahlarının yayılmasının ve bunun finansmanının önlenmesi, bastırılması ve ortadan kaldırılmasına ilişkin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararlarına uymak amacıyla hedeflenen finansal yaptırımları uygulamalıdır. Bu kararlar ülkeleri Birleşmiş Milletler Şartının VII. Kısmı gereğince Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından veya bu Konseyin yetkisi dahilinde belirlenen kişi ya da kuruluşların fonlarını veya diğer malvarlıklarını gecikmeksizin dondurmaya ve herhangi bir fon veya malvarlığının bu kişi veya kuruluşların menfaatine doğrudan veya dolaylı olarak sunulmamasını temine zorunlu kılmaktadır.”

 

Yasanın Meclis’e sunulurken belirtilen gerekçesinde aktarılan, BMGK mevzuatı ve teamüllerinin yanı sıra Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası sözleşmeler çerçevesinde FATF ülkelerinin uyguladığı kitle imha silahlarının yayılmasına ilişkin denetimler gereğince, Türkiye’de sınır ötesi insani yardım, gıda ve sağlık finansmanı gibi çalışmalar yürüten sivil toplum kuruluşlarının ve gönüllü faaliyetlerinin denetimi sırasındaki sürece serbest avukatlar da müdahil olabilecek.

 

Aslında bunun tercümesi şu: Türkiye’nin kendi kuruluşları ile başka bir ülkenin meşru hükümetine veya sivillere verdiği her türlü desteğin, dış politikadaki muhataplar ile yaşanabilecek fikir ayrılıkları veya çıkar çelişmeleri nedeniyle, FATF ülkeleri nezdinde denetlemeye konu olmasının önü açılmış olacak.

 

Bu yasayı sivil toplumu pazarlık konusu haline getirmek şeklinde mi okumalıyız?

 

Bu adımın uluslararası toplum nezdinde Türkiye’nin faaliyetlerinin sorgulanmasına, farklı ülkelerin de sürece müdahil olmasına ve Türkiye’ye uluslararası kamuoyu ve toplum nezdinde baskı uygulamasına zemin hazırlama ihtimali üzerinde özellikle durulmalı.

 

Geçtiğimiz günlerde Türkiye’den Libya’ya giden Türk bandıralı yardım gemilerinin Almanya tarafından durdurulmasını ve geminin uluslararası sularda, beynelmilel hukuka aykırı bir şekilde arandığını hatırımıza getirelim. Mavi Marmara hadisesi hala hafızalarda taze üstelik…

 

Bugün Türkiye Libya’nın yanı sıra Sudan, Kenya, Somali, Katar gibi ülkelere çeşitli yardımlar sağlamakta ve destek faaliyetleri yürütmektedir. Ancak bu yasa insani diplomasi kanallarının tıkanmasına kendi yasalarımız eliyle zemin hazırlamamız anlamına gelmekte.

 

Toparlayacak olursak; kanunla getirilen maddeler, içeride sivil toplum kuruluşları ve derneklere yönelik baskıları artırıp örgütlenme özgürlüğünü kısıtlarken, dışarıda ise insani yardım kuruluşlarının yanı sıra sınır ötesinde faaliyet yürüten stratejik kuruluşların uluslararası faaliyetlerinin sorgulanması riskini beraberinde getirebilecek ve Türkiye’nin bölgesel ve küresel ölçekte yürüttüğü sivil toplum çalışmaları bakımından da tartışmalara yol açabilecektir.

 

Temennimiz, insani yardım ve destek çalışmalarının gerek Türkiye’de gerekse de uluslararası arenada çıkarlara kurban edilmemesi yönünde. Dolayısıyla sivil toplumun hiçbir surette pazarlığa konu olmaması gerektiğini bir kez daha vurgulamak istiyoruz.

 

* Denge Denetleme Ağı’nın çalışmalarına www.birarada.org adresinden erişmek mümkün.