Mahçupyan iyimser: ‘Meşru olanı yaparsam zaten beka sorunum kalmaz’ diye bir bakışa doğru gidiyoruz

04.08.2020 / 13:28

Mahçupyan iyimser: ‘Meşru olanı yaparsam zaten beka sorunum kalmaz’ diye bir bakışa doğru gidiyoruz

ANKARA EKSPRESİ

 

Gelecek Partisi saflarında siyasete giren yazar Etyen Mahçupyan, pespektif.online’a verdiği mülakatta, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son yıllarda tercih ettiği siyaseti otoriter devlet geleneğinin zaferi olarak nitelendiriyor ve bu tespitten hareketle Erdoğan’ı değil devleti yenmeye odaklanmak gerektiğini söylüyor.

 

Nedir “devleti yenmek”? Kısaca devleti demokratik yönde değiştirmek”tir.

 

Böyle bir şey istiyorsanız, o zaman devleti bütün bu geleneğiyle birlikte muhatap almanız lazım” diyor Mahçupyan; “Yani buna ‘Tayyip Erdoğan yapıyor da oluyor’ diye bakmamamız lazım; ‘Tayyip Erdoğan nasıl bu kadar kolay yapıyor?’ diye bakmamız lazım. O yüzden, kendimize de bakmak gerekiyor. ‘Yahu ben ne biçim vatandaşım’ dememiz lazım. ‘Ben vatandaşlığı böyle anlıyorsam tabiî ki Tayyip Erdoğan öyle davranır’ diyebilmem lazım. Buradan giderek de kendimi de içine alan, farklı bir kamusal alan üretmek için bir yeni ama gerçekçi hikâye üretmem lazım.”

 

Peki kim üretecek bu hikâyeyi? Kim üretebilir?

 

Mahçupyan: “Ben laik kesimin üretebileceğini sanmıyorum, çok zor. Potansiyel olarak tabiî ki üretebilir, laik kesim içinde bunu yapabilecek insanlar var. Ama CHP geleneği açısından baktığım zaman, bu tür bir adım tek parti dönemiyle de yüzleşmek demek. Birinci Meclis, İkinci Meclis, yani 1920 ile 1923 Meclisleri arasındaki farkı bir problematik olarak Türkiye tarihinde ortaya koymak demek. 1910-15 yıllarındaki laiklik anlayışıyla otuzlardaki laiklik anlayışını bir problematik olarak Türkiye’nin önüne getirebilmek demek. Çünkü 1910-15’lerdeki laiklik anlayışı, oradaki tartışmalara, entelektüelliğe baktığımız zaman bugün arayıp da bulamayacağımız bir laiklik anlayışıydı. Aslında bir bütün olarak baktığımızda birçok açıdan ‘gerilemekte’ olduğumuzu, Cumhuriyet’in bizi ‘gerileme’ sürecinden kurtaramadığını…görmemiz ve bununla beraber, bu bütünlük içinden bir hikâye çıkarmamız lazım. Bunu ben CHP geleneğinin yapabileceğini pek sanmıyorum. İstekli olanlar olabilir. Ama mesela İYİ Parti’nin de bununla çok fazla derdinin olmadığını düşünüyorum. Buna karşılık yeni kurulan partilerin bunu yapabilecek bir sosyolojiden geldiklerini düşünüyorum. Yani eğer bunu yapabilecek birileri varsa, bu kişilerin muhafazakâr kesimden gelmesi ve demokrat zihniyet içinde kendisine, kendi geçmişine ve tabiî çok kritik olarak, kendi dindarlığına da demokrat perspektiften bakmayı sağlayan bir yaklaşım sahibi olması lazım. Kendini kayırıp, kendine bakmadan başkalarına baktığın zaman zaten demokrat değilsin. Orada da problem; kendi muhafazakârlığına, kendi dindarlığına, kendi milliyetçiliğine kritik bakan ve bunu irdeleyen bir bakışın ortaya çıkması ve bunun üzerinden de yeni bir Türkiye hayalinin topluma sunulması.”

 

Bu işin muhafazakâr cenahtan demokrat siyasetçiler eliyle gerçekleşebilecek bir iş olduğunu ısrarla vurguluyor Mahçupyan:

 

“Çok açık söylemek gerekirse, eğer Türkiye demokratikleşecekse, bence muhafazakâr kesimden bir partinin, siyasi hareketin çıkması ve ‘Farklı bir muhafazakârlık mümkün, farklı bir milliyetçilik mümkün, farklı bir dindarlık mümkün’ demesi gerekiyor. Bu, ataerkil otoriter zihniyetin dışına çıkarak gerçekleşebilir ve bunun sosyolojik tabanı şu anda hem laik kesimde hem de dindar kesimde oluşuyor. Türkiye’nin geleceğini bu sosyolojik taban kurabilir ve kurtarabilir, ama siyaset sahip çıkarsa. Ancak bu tabiî ki kolay bir siyaset olmayacaktır, çok emek verilmesi gereken bir siyaset olacaktır, çünkü insanlar buna alışık değil. Duyduklarında farklı şekilde yorumlamaya daha müsait olabilirler. Klasik eğilimler devam ediyor olacak.”

 

Uzun mülakatın son bölümünden:

 

“İnsanlar bana analiz yaptıktan sonra, ‘İyimser misiniz?' diye soruyorlar. Ben hep iyimser olduğumu söylüyorum ve de çok basit olarak, ‘Türkiye o kadar temelsiz, kurumsal yapılar o kadar oynak ve toplum o kadar kaygan, o kadar sıvı hâlde ki; iyi şeyler de, kötü şeyler de kalıcı olmuyor. Dolayısıyla, kötü şeylerden sonra da iyi bir şey yapma şansı tarihsel olarak çok hızlı bir şekilde doğuyor’ diye cevaplıyorum. Bu yaşadığımız birkaç sene de tarihsel olarak hiçbir şey değil. Öte yandan iyi şeyler de dayanmıyor. Onları da kalıcı kılmak çok zor… Kalıcı kılmanın gereklerini de şimdiye kadar yapmadık, çünkü insanlar kolay yolu seçiyorlar. AK Parti’nin ilk dönemi gibi. Siz bir şey yapıyorsunuz, işler iyi gidiyor; bunu yapmışken, ‘Daha derinlikli bir dönüşüm şimdi riskli, ne gerek var?’ diyorsunuz. Şu an nasıl olsa sistem yürüyor diye düşünüyorsunuz; memnunsunuz, oy alıyorsunuz, iktidarsınız ve böyle olduğu zaman da derine inmeden, tohum yeterli derinliğe ulaşmadan bir hasat oluyor ama o hasat bir sonraki dönemin bitki örtüsünü üretemeyebiliyor. Ama bu imkân şu an gene mevcut. Şu yaşadığımız dönem yeni bir şeyin tohumunu ekmiş durumda.”

 

“Yeni partilerin üreteceği şeyler çok daha kritik. Boyları ufak olabilir ama söylem açısından çok daha esnekler. Yeni partiler ne isterlerse söyleyebilirler. Çünkü yüzde 25’e sahipseniz, ‘Şunu söylersem bu olur, bunu söylersem bu olur’ diye korkarsınız ama zaten oyunuz yüzde 2-3 diye başlamışsa kaybedecek bir şeyiniz yok. Yüzde 3, iki buçuğa inse ne olur? Ama eğer Türkiye’yi yakalarsanız, o yüzde 3 belki de 13, 23 diye gidecek. Belki de başka bir olay yaratacaksınız. O yüzden bu yeni partilerin korkmayıp cesur olma şansları var. Kullanırlar mı kullanmazlar mı göreceğiz ama eğer kullanırlarsa ve bu şansı karşı tarafın önünü kapatmadan kullanırlarsa, yani laik kesimin, kendisine benzemeyenlerin önünü kapatmadan kullanırlarsa ve aynı zamanda kendilerine karşı da kritik bakabilirlerse; yani bizim dindarlığımız nasıl bir dindarlık, bizim milliyetçiliğimiz nasıl bir milliyetçilik diye sorarak ilerlerlerse, o zaman Türkiye’de hızla bambaşka bir konuşma atmosferi ortaya çıkabilir. Bu konuşma atmosferinin bizi nereye götüreceğini öngörmek mümkün değil. Ama çok hızlı şekilde kendi içsel potansiyellerini kullanan bambaşka bir ülke olmaya doğru gidebiliriz.”

 

“Bütün bunlar olurken gerçekçi olmaktan da uzaklaşmamamız gerekiyor. Bu yola girecek olan partiler kendi bekalarıyla ilgili tabiî ki bir kaygı taşıyacaklar. ‘Ayakta kalır mıyım?’, ‘Bunu topluma anlatabilir miyim?’, ‘Toplumun yanlış anlamalarını giderebilir miyim?’, ‘Başıma bir şey gelir mi?’ kaygıları tabiî ki olacak. Ancak ben meşruiyetin bekadan daha önemli olduğu bir Türkiye’ye doğru gittiğimize inanıyorum. İyimserliğim biraz burada. ‘Meşru olanı yaparsam zaten beka sorunum kalmaz’ diye bir bakışa doğru gidiyoruz. Meşruiyet gerçekten kritik, hele ki dünyanın gözü önünde bir şey yapıyorsanız. Türkiye’nin demokratik dönüşümü dünyanın gözü önünde bir dönüşüm olacak ve aslında bütün bir İslam âleminin gözü önünde bir dönüşüm olacak. Türkiye’nin kendi bölgesinde, Ortadoğu’da ve İslam âleminde bir tür öncü, yaptıklarıyla gösterge olma imkânı var mı, bence var.”

 

Mülakatın tamamını okumak için bkz. https://www.perspektif.online/devletle-toplumun-demokrasi-geriliminde-yine-devlet-kazandi/