12 Eylüllerle yüzleşmek

12.09.2020

12 Eylül; devleti kuranların çarpık modernleşme ideallerinin hayata geçirilmesi hedefiyle, Birinci Meclis’in feshinden itibaren başlayan darbeler geleneğinin kalın bir halkasıdır.

 

12 Eylülleri yaratan iki ana etmen bu vesayet yapısı ve siyasi kültürümüzün olgunlaşmasına engel zihniyet kodlarımızdır. Asker-sivil katmanlar olarak otoriterleşmeye olan meyilden kurtulamamamızın da yegane sorumluluğu yıllardır bu döngüye mahkumiyeti kabullenmemizdir.

 

 

12 Eylül,

 

Parlementonun feshidir

 

Hukukun, hak ve özgürlüklerin rafa kaldırılmasıdır

 

Yüzbinlerce insanın haksız yargılanması, adil yargılanma haklarından mahrum bırakılmasıdır

 

 

12 Eylül,

 

Mamak’tır…Diyarbakır’dır

 

İşkencedir

 

İdamlardır

 

Kürt Sorunudur

 

 

12 Eylül,

 

40 yıldır üzerimize yapışmış otoriter bir anayasadır

 

Örgütlenme özgürlüğünün tırpanlanmasıdır

 

Suç ve suçlu üretme mekanizmasıdır

 

 

12 Eylül,

 

“Türk-İslam Sentezi”ne, İHL’lere, tarikatlara yol verilmesi falan değildir.

 

Bu, birilerinin kendi yenilgilerine, 12 Eylül sonrası safları terketmelerine kılıf, günah keçisi üretme gayretidir.

 

Bir yansıtmadır.

 

Aksine 12 Eylül, 90’ların örtülü darbe süreçlerinin ve 28 Şubat’ın kuluçkasıdır.

 

 

12 Eylül

 

50 idamdır

 

Resmi olarak 171 kişinin işkenceyle katledilmesinin belgelenmesidir (300 kişinin de şüpheli ölümüdür)

 

14 kişinin ölüm oruçlarında hayatını kaybetmesidir  

 

650 bin gözaltıdır

 

1.683.000 kişinin fişlenmesidir

 

30 binden fazla insanın siyaseten ülkeyi terkidir

 

388.000 kişiye pasaport verilmesinin yasaklanmasıdır

 

23.667 derneğin faaliyetlerinin durdurulmasıdır.

 

1402 sayılı yasa ile binlerce kamu görevlisi ve öğretim üyesinin mesleklerinden uzaklaştırılmasıdır

 

Nice trajik hikayenin 11 Eylül’e kadar geçen zamanı aratmayacak, bilakis rahmet okutacak düzeyde yazılıp oynatılmasıdır.

 

 

Bütün bunlar, süreklilik arzeden bir OHAL Rejimi görüntüsü veren ülkemizde “huzur ve güven ortamının tesisi içün” yapılmıştır.

 

Ne kadar tanıdık değil mi?

 

Siyasi tarihimiz, yeni nesillere “bir zamanlar Türkiye…” diye başlayan hikayeler anlatma hevesimizin hep kursaklarda bırakıldığı örneklerle doludur. Zira geçmişi anmaya mahal bırakmayacak netlikte hikayelerimiz tekraren yaşatılmıştır. Her yeni nesil uygulamalı siyasi tarih derslerine katılmıştır.

 

 

***

 

Son yıllarda 12 Eylül’ün kalıntılarını mevzuat, yasalar ve anayasal değişimlerle aşmaya çalıştık; hatta 2010’da 26 maddelik bir referandumu da hep birlikte oyladık; ama ne fayda! Siyasi geleneğimiz, vesayetçi modellerimiz, kültürel kodlarımız, korkularımız, sorumluluklardan kaçışımız, bitmeyen ideolojik ve elitist siyasi kibrimiz, sürekli lider ve sığınılacak liman arayışlarımız baskın geldi her defasında.

 

İyiye, doğruya, evrensel olana meylimiz kursağımızda kaldı.

 

***

 

15 Temmuz sonrası yaşanan OHAL sürecinin adeta olağanlaşması da aslında sadece vesayetçi kadrolar ile değil, vesayetçi ideolojinin kendisiyle hesaplaşamamış olmaktan kaynaklanmakta.

 

12 Eylül ile karşılaştırıldığında bugün dozajı farklı bir süreç yaşıyoruz ama maalesef bu durum 28 Şubat ile karşılaştırmaya engel oluşturmuyor. İyi ki bugün idam yok, 12 Eylül ile 28 Şubat arası bir yerlerde salınıp duruyoruz ve ne zaman sonlanacağı belli değil. 12 Eylül 2,5-3 yıl sonra görece bir normalleşmeye ulaşırken 4 yıldan fazla bir zaman geçtiği halde, başkanlık sisteminin karakterinden de kaynaklı sebeplerle, OHAL durumumuz yapısal bir krize dönüştü. Ülkenin siyasi, ekonomik, yargı… tüm hatlarında öngörülebilirliği kaybettik.

 

KHK’lar ve ihraç yoluyla 250 binden fazla insanın canını yakmışız, ailelerine, çevrelerine, hayatlarına, geleceklerine dokunmuşuz.

 

Sivil ölüme mahkum etmişiz.

 

Milyondan fazla insanı örgüt üyeliği-sempatizanlığı diyerek soruşturmalardan geçirmişiz.

 

80 binden fazla insanın tutuklu olmasını gerektirecek şartlar varsaymışız.

 

Cezaevlerini önce tıka basa doldurup ardından adaletsiz bir infaz (aslında af) yasası çıkarmak zorunda kalmışız.

 

Ölümler, intiharlar, parçalanan aileler, haksız yargılamalar, eşitlik, ayrımcılık yasağının çiğnenmesi, adil yargılanma hakkından mahrum bırakmak, suçun şahsiliği ilkesini yerle yeksan etme ve bütün bu olan biteni “huzur ve güven ortamını sağlamak içün” yapmak!

 

40 yıl sonra demokrasi, hukuk, adalet, yargı, ekonomi ve hepsinden önemlisi siyasi kültürel bilinç itibariyle haymana beygiri gibi dönüp dolaşıp aynı noktaya evrilmek!  

 

Sadece 12 Eylül ile değil, öncesiyle de hesaplaşamadık. Siyasi kültürümüzü özeleştirel bir tarzda yenileyemedik. Her seferinde geçmiş dimağ ve gelecek ütopyamızda varolan eski kodlar baskın çıktı.

 

Oysa sadece resmi vesayet yapısıyla değil, vesayetçiliğin her türüyle hesaplaşabilmeliydik.

 

Sadece bir kişinin kültleştirilmesiyle değil, kişi kültünün her formuyla yüzleşebilmeliydik.

 

Sadece “Şu”nun “Bu”na yaptığı hukuksuzluk ile değil, hukuksuzluk ve adaletsizliklere sebebiyet veren, bunları yeniden üreten zihniyet kodlarımızı özeleştiriye tabi kılabilmeliydik!

 

Sadece 12 Eylül ve ideolojisi değil, asıl olarak, toplumu sürekli otoriterleşme sarmalında tutan siyasi kültürümüzle evrensel ilkeler, değerler ve kurumlar muvacehesinde yüzleşip hesaplaşabilmeliyiz.

 

Öncelikli hedefimiz, samimi ve tutarlı biçimde bu sarmalı hep birlikte kırmaya odaklanmak ve adanmak olmalı…