Acı bir yüzleşme: Türkiye’de İslamcılar ve İslamcılık nereye gidiyor?

24.06.2020

Türkiye’de İslamcıların 1980’li, 1990’lı ve 2000’li yıllarını ayrı ayrı değerlendirmek gerekiyor.

 

80’li yıllarda Türkiye İslamcıları devrimci bir duruş sergiliyorlardı. Metodolojik okumalar o yılların en popüler okumaları arasındaydı. Türkiye’deki İslamcılar, İranlıların Şah’a karşı kazandığı zaferin yöntemlerini ve devrim hareketinin yol hikâyesini anlamaya çalıştılar. Bu yıllarda Türkiye’deki cuntanın yapmış olduğu darbe, İslamcıları baskı altına almış ve hareket alanlarını kısıtlamıştı. 80’li yıllar, Türkiye İslamcılarının siyasete mesafe koyduğu yıllar olarak kayıtlara geçti.

 

90’lı yıllar, Türkiye İslamcılarının siyasetle buluştuğu ve bu buluşma neticesinde merkezin statükocu Kemalist seçkinleri tarafından püskürtülmeye çalışıldığı yıllar oldu. Fakat her şeye rağmen Refah Partisi’nin belediyecilik deneyimi İslamcıların siyaset kurumu içerisinde yer almalarını sağladı. Ancak bu yıllarda bile bir çok İslamcı siyasete mesafeli durmayı tercih etti.

 

2002’de AK Parti ile beraber İslamcılar iktidara geldi ve ülkeyi yönetmeye başladı.

İslamcıların 2000’li yıllara kadar ana karakterini “muhaliflik” oluşturmaktaydı. Muhalif duruş, beraberinde “eleştirel bakışı” da getiriyordu. Bu da İslamcıların “aksiyoner” olmasını sağlıyordu.

 

İslamcılar muhalefette kalarak aslında sistemle entegrasyona karşı “reddiyeci” bir çizgide kalmayı başarıyorlardı. Yani muhalefette olmak, İslamcılar için “koruma” kaldıracıydı.

Kapitalizm, sömürgecilik ve uluslararası müesses nizamın adaletsizliklerine karşı gösterilen yüksek desibelli sesin ardındaki temel motivasyon “muhalefette kalma” haliydi. Bir başka deyişle İslamcılar farkında olarak ya da olmayarak muhalefette kalmanın konforunu yaşıyordu. Çünkü merkezden uzakta kalmak, çevrede/çeperde olmak görece İslamcılara “rafine ve sağlam bir duruş” sağlıyor, “özgün ve özgür bir bakış” getiriyordu.

 

Sözgelimi 80 ve 90’lı yıllarda İsrail, ABD ve İngiltere gibi egemen güçlerin İslam dünyasına karşı yaptığı zulümler Türkiye’de daha geniş yankı buluyor ve daha güçlü protestolara neden oluyordu.

 

İslamcılar, 2000’li yıllara kadar kapitalizmin tüm aparat ve tuzaklarına karşı kendilerini korumayı başarabildi. Muhalefette olmak, bir başka deyişle iktidarın sağlamış olduğu imkanlardan mahrum olmak, “mazlumiyet” etrafında kenetlenmeyi sağlıyor ve sınıfsal üstünlüğün getirdiği ayrışmayı engelleme işlevi görüyordu.

 

Ne var ki iktidarlı yılların ikinci yarısından sonra Türkiye İslamcılığında kırılmalar meydana geldi. Dindarlar, muhalif ruhlarını kaybetmeye, muhalefetteyken karşı durdukları ve kendilerini korumayı başardıkları bütün dünyevi zevkleri tatmaya ve bunlara entegre olmaya başladı. Ardından kaçınılmaz olarak “zulme ve adaletsizliklere karşı gösterilen yüksek desibelli ses” cılızlaşmaya başladı.

 

2010’dan sonra Türkiye İslamcılarındaki “devrimci ruh” yerini büyük ölçüde entegre olmuş “uysal bir ruha” bıraktı. Filistin intifadasına olan destek azalmaya, açlığa, adaletsizliğe, yoksulluğa ve sömürü düzenine karşı öteden beri varolan “kıyami duruş” buharlaşmaya başladı.

 

Erbakan Hoca’nın Filistin’e duyarlılık çağrılarıyla dolup taşan cami avluları yerini bir kaç Müslümanın katıldığı sönük protesto gösterilerine bıraktı.

 

Konformizmin getirdiği bağımlılık, hissizliği ve duyarsızlığı artırdı.

 

Ali Şeriati’nin dediği gibi rahatlık, ruhların batağa saplanmasına neden oldu.

 

Müslümanlardaki özgün ve özgür bakış tuz buz oldu.

 

Yeni nesillerin İslam algısı ve İslami yaşam tarzı irtifa kaybetti. Dinden uzak nesiller yeşermeye başladı. 

 

Kuşkusuz bu ilgisizlik ya da soğukluk tek başına iktidarda olmanın defektleri ile açıklanamaz. Başka yan faktörler de var.

 

Bunlardan birisi DAEŞ, El-Kaide gibi İslamcılık maskesi takan ve fakat fiiliyatta “Batı’nın İsviçre çakısı” olmaktan öte bir işe yaramayan terör örgütlerinin yapmış olduğu katliam ve insanlık dışı eylemlerin doğrudan İslam dinine ciro edilmesidir.

 

Bir diğeri de Türkiye’de İslami kavramların içini boşaltan ve İslami yaşantıyı değersizleştiren “Fetullahçı Terör Örgütü”dür. İslam kimliği altında yapılan ihanetler bu topraklarda en çok İslam’a ve İslamcılığa zarar verdi.

 

Gerçek şu ki FETÖ’nün İslam dinine vermiş olduğu zararın telafisi için uzun yıllar gerekiyor. Ancak bu onarımın sağlanabilmesi için ciddi bir “muhasebe ve farkındalık” da gerekiyor.

 

Sonuç olarak başta iktidarda olmak ve iktidarın nimetleriyle tanışmak ve diğer yan faktörler Türkiye İslamcılığının gerilemesine ve zayıflamasına neden oldu.

 

Bugün suya sabuna dokunmayan, iktidar eliyle yapılan hukuksuzluklara, ayrımcılık ve kayırmacılıklara ses çıkarmayan bir İslamcı kitle var.

 

Sözgelimi, İslami camianın Türkiye’deki en önemli entelektüel miraslarından birisi olan Bilim Sanat Vakfı ve Şehir Üniversitesi’ne kayyım atanması zulmüne Türkiye İslamcıları sessiz kaldı.

 

Kabul etmeliyiz ki, 2020 Türkiye İslamcılığı 1980 İslamcılığının çok daha gerisindedir.

 

Bugün devrimci karakterini yitirmiş, pusulasını kaybetmiş ve kapitalizme ram olmuş bir İslamcılık anlayışı var.

 

Suya sabuna dokunmayan, bireyselcilik ırmağında rotasız akıp giden uysal Müslümanlıktır bunun adı!

 

Düşünmeyen, üretmeyen, tarihe yön veremeyen, edilgen Müslümanlık!

 

Bu karanlıktan çıkışı mümkün kılacak ve yeniden o eski parlak günlere dönüşü sağlayacak olan da İslamcılardan başkası değil elbette!

 

Bunun için esaslı bir uyanışa ihtiyaç var!

 

Bugün İslamcılar, yaptıkları her fiilin, attıkları her adımın İslam’a karşı sempatiye ya da tam tersi İslam’a karşı antipatiye dönüşeceği gerçeğiyle bir an önce yüzleşmek zorundadır.

 

Zira iyi bir yere gitmiyoruz.

 

İslamcılar ve İslamcılık şu an dipsiz bir kuyuya rehbersiz yuvarlanıyor.

 

Bizi yanıltmayacak, olanı olduğu gibi gösterecek ve içinde bulunduğumuz hali tüm gerçekliği ile gösterecek bir aynaya bakmakla işe başlamalı ve kendimize gelmeliyiz.

 

Aksi halde “emin” olunan Müslüman imajı bitecek, yerine “korkulan” Müslüman imajı yerleşecek.