Ahlaki, rasyonel ve inkılâbi siyasetin zor(un)lukları (2)

20.08.2020

Türkiye’de Kürt-Türk milliyetçi siyasetleri, ulusalcılık gibi resmi ideolojik konforlu alanlar, etnik-dini-mezhepsel başta olmak üzere onlarca türevlere sahip ana damarlar mevcutken ve bunlar alternatif siyaset üretimine engel teşkil ediyorlarken ahlaki-ilkesel bir siyaset gütmenin zorlukları ortadadır.

 

O yüzden, bu siyaset türüne aday olanların şunu düşünmeleri elzemdir: Kimliklere dayalı yapılan siyaset, farklı partilerden paylar kaparak yeni hareketleri belli bir yüzdede tutabilir. Eğer amaç o yüzdelere ulaşmak ise, pastadan alınan paya razı gelinerek yol yürünebilir. Böyle yapmaya teşne olanları, geleneksel ve otoriter siyaset türlerinin zihinlerini kirlettiği halk kesimleri beklemektedir. O kesimler ki, sizden hep kendilerini razı edecek, zihin konforuna dokunmayacak bir siyaset beklerler. Bundan farklı davrandığınızda desteği çekip kaderdaş olduğunuz alternatiflerden birine dönüverirler. Kendilerini değiştirme gibi bir çabanız olursa buna izin vermezler. Zaten sizin söyleminiz de arkanıza onları alıp elde ettiğiniz küçük pay ile -oyunun etkili etkisiz içinde kalarak- iktidarların küçük ortakları olmaya rıza göstermektir. Türkiye’de ana damarlar haricinde de pekçok irili ufaklı sağ partinin oynadığı rol bundan farklı değildi.

 

Öte yandan bugünün koşullarında “merkez” denen alanda ciddi bir boşluk söz konusudur. Bu boşluğu “nihilist” ya da “mütmainlikten uzak” bir ruh hali olarak da tanımlayabiliriz. Buna bir de -geçmiş ve geleceğe ait- korkular ve endişeler eklenmiştir. Hem siyaset hem de toplumsal kimlik açısından. Muhafazakar kimliğin son yıllarda yaşadığı kafa karışıklıkları, hayal kırıklıkları ve travmalar, tüm konsolidasyon siyasetlerine rağmen bu “tatminsizlik hali”ne deva olamamıştır. Gerek orta yaş, gerekse milyonlarla ifade edilen yeni nesiller açısından gönül rahatlığıyla sahip olunan bir ahlaki motivasyon iklimi söz konusu değildir. Merkez sağ partiler ile çevrenin merkeze yürüyüşünü temsil edenlerin bu boşluğu doldurmakta zorlandıkları için kimlikçilik ile otoriterliği mündemiç bir siyaseti çıkış yolu olarak görmüş olmaları sorunları daha da artırmıştır.

 

Elbette tüm toplumsal katmanlar, hangi kimliğe sahip olursa olsunlar -tüm problemlerden önce- öncelikli olarak karınlarını doyurmak, hayat koşullarının refah düzeyine odaklanmak, çocuklarının gelişimlerine dönük endişelenmek gibi dürtülerle hareket ederler. Bunları tatmin etmekte, endişeleri gidermekte zorlanan siyaset ise, buradaki zaafları kimliklerin tarihsel beslenme güdüleriyle aşmak, bu kimlikçi siyaseti konsolidasyon içinde eritmek, endişe ve korkuların sebeplerini “öteki”ler üzerine yıkmak, bir türlü çözemediği gerçek sebeplerin üzerini bunlarla örtmek ister. Bu durum toplumu daha da açmaza ve kirlenmeye iter, siyaset ve toplum birlikte bir yozlaşma iklimine maruz kalır. Ne sağ-sol kimlikçi siyaset ne de merkeze talip devr-i daim buna çözüm üretemez.

 

Peki bu boşluk sahici-gerçekçi anlamda nasıl doldurulacaktır? Salt ekonomizme ve teknokrasiye dönük umut pompalamaları bu tabloya çözüm olabilecek midir? Ekonomizm ve teknokrasi bazlı kimliksiz siyaset kitlelere cazip gelebilecek midir? Bunun koşulları Türkiye’de mevcut mudur?

 

Kimliksiz Değil, Kimliklerle Birlikte Kimlikler Üstü Ahlaki-İlkesel Siyaset

 

Sözünü ettiğimiz travmalar, tatminsizlik hali, ekonomik ve ahlaki yozlaşma iklimi, kimlikçi konsolidasyon siyasetlerinin geleceğe dair umut olmaktan çıkmasının yegane panzehiri ahlaki-ilkesel-rasyonel-inkılâbi siyasettir!

 

Lakin bu siyaset, kısa vadeli kazanımlar beklememelidir ve sadece partilerin üzerinde bir sorumluluk olarak da görülmemelidir. Yaygın ve örgütlü olma avantajlarına, topluma -her konuda- söz söyleme zorunluluklarına rağmen, salt partiler ve kadroları tek başlarına bu yükü omuzlama noktasında eksik kalacaklardır. Sivil toplum ve siyasetin birlikte katetmesi gereken aşamalar, aşmaları gereken engeller vardır. Ve en başta, ikisi arasındaki mesafenin kapanmasının zaruriliği izahtan varestedir. Bu ise öncelikli olarak bir zihniyet tartışmasını gerekli kılmaktadır. Yani Türkiye’nin çok ciddi bir tarihi kırılma anından geçtiği ve herkesin elini taşın altına koyması gerektiğini kavrama noktasında bir tartışma. Diğer türlü, bu netameli dönemde sivil toplumun kendi konforlu alanları dışındaki konulara ve siyasetin mayınlı sahalarına seyirci kalması ve dahi yükün hatırı sayılır ağırlığını partilerin/siyasetin taşımasını beklemesi gibi nakısalı-kusurlu bir vasat ortaya çıkar ki halihazırdaki durumumuz da bundan çok farklı değildir. Sivil toplum dikey (siyasetle içiçe) ve yatay (toplumsal ilişkilerle) biçimde bu sorumluluğu almazsa, sürecin olmazsa olmazlarından toplumsal bilinçlenme ve değişim-dönüşüm döngüsü akim kalır. Ahlaki-ilkesel siyasetin sacayaklarını sağlam kılmak, topluma yaymak; ekonomik ve hukuki rasyonalite ile birlikte yürümesi gereken bir süreçtir. Dilerseniz buna “yeni açılım” süreci de diyebiliriz. “Yeni açılımlar”ın toplum tarafından kavranıp anlaşılması, kabullenilip sahiplenilmesi, ahlaki-rasyonel-ekonomik-sosyal-siyasi boyutların birbiriyle uyum içinde yol alabilmesiyle mümkündür. Diğer bir değişle kimliklerin doğal habitatlarını tahfif etmeden ama çağdaş siyasi ilkeler, hukuk normlarıyla besleyip ıslah ederek kimlikler üstü bir kimliğin gerçekçi inşasına yol aldırmak gerekli. Bu tutum şunu sağlayacaktır: Kitleler, üst normlarla (hukuk, adalet, medeni ve siyasi ilkeler) kimliksel değerlerinin hemhal olduğu, hatta referanslarla beslendiği iklim ile hayati sorunlarının (ekonomi, sağlık, kamu hizmetleri vb) yer aldığı habitatın birbiriyle içiçe olduğu, birinde alınan yolun diğerlerine de katkı sağlayacağını kavrayacaktır. Tabii tersinin kaybettirdiklerini de. Ve bu döngünün sadece kendisine değil, başkalarına da kazandıracağını, bir kazan-kazan durumunun hasıl olacağını tecrübe edecektir. Buna sabır ve metanetle rehberlik edebilecek bir siyasetin “reel siyaset” diye kabul edilen ve aslında acziyet süreçleri olarak kodlanıp tarihe gömülmesi gereken kısır döngünün üzerine çıktığını, kendisinin reelleştiğini görmek işten bile olmayacaktır! Bu realitelere yolculuk kendi içinde elbette “kendine dönük özeleştiriler”e de “farklı olanlara dönük empatiler”e de yol açacaktır. İnkılâbilik dediğimiz husus da budur.

Sorunlar reel anlamda çözülürken, diğer çözümlere destek olacak sorgulamaları da yaptırmak. Zaten “güvenilir bir topluluk” olma yolunda bir rehberliği gördüğünde, toplumun buna direnmesi söz konusu olmayacaktır.   

 

İddiamız, hem bahsettiğimiz merkezi boşluk, hem gittikçe derinleşen sorunlar, hem de beklentileri farklılaşan ve halen ölçülmekte zorlanan yeni nesillerle birlikte aslında bu siyaset tarzının bir gereklilik olarak önümüzde durduğudur! Ölçülmedi ama -bazı ezber kalıplarımız dışında- nakzedecek ölçümlere de sahip değiliz. “Tarafsızlar”, “küskünler”, “kararsızlar”, “y-z kuşağı” gibi terkiplere sahibiz lakin insan doğasının, bunca negativite ve boşlukta, kendi varoluşunu, bekasını, menfaatlerini düşünerek, buna ideallerini de katarak hukuki, sosyal, ekonomik, ahlaki bir rehberliği takip etmeyeceğinin ölçümünü yapmak da, ispatına kalkışmak da zordur. Bildik, ezber “engeller” ifade edilebilir ama yola çıkmış olanlar zaten bu zorlukların da hesabıyla yolu katetmeye azmetmiş olanlar olacaktır. Önceliğimiz karar kılmak, kanaat etmek, sonuna kadar zorlamak olmalıdır! Bunun denenmesi, hiçbir şey kaybettirmeyecek, aksine geleceğe dönük hem siyasete hem de sivil topluma paha biçilmez tecrübeler kazandıracaktır.

 

Ankara Ekspresi’nde daha önce bu konularla ilgili yazıp çizdiklerimizden de destek alarak, ne tür sorgulamalara girişilmesi ve nasıl bir yol takip edilmesi gerektiğine ilişkin konuyu açmaya çalışalım.

 

“İlkeler mi Kimlik mi?”

 

31 Ocak 2020 “Nasıl bir siyasal kültür dönüşümü” başlıklı analizimizde şu hususlara değinmişiz:

 

“Soru en yalın haliyle şu: “İlkeler mi kimlik mi?”

 

 

Halihazırda devam eden sorunumuz şu; ya üst normlar olarak aslında toplumsallıklarımızın harcı, çimentosu olacak ilkelerin siyasi-ahlaki değerinin farkında değiliz; yani aslında bunların özsel bilgisine sahip değiliz ya da farkında olunsa bile, o ilkelerin muarızlarımızca gücü ele geçirene kadar birbirimize karşı kullanılacak birer silah mesabesinde oluşundan çekiniyor, ürküyor, korkuyoruz!” (https://ankaraekspresi.com/makale-nasil-bir-siyasal-kultur-donusumu-2-237)

 

Bu öyle bir ruh hali ki, toplum olarak hukukun, ekonomik rasyonalitenin, adaletin gerekli olduğuna inanıyoruz ama bunları kuşandığımız, normlara bağlılık tutumu gösterdiğimizde arkadan vurulacak gibi bir psikolojiyle hareket etmekteyiz. “Ben adil olursam bu birilerinin işine yarayabilir!” Bu psiko-sosyal halin ıslahı için gayret gösterilmezse, zaten bunlar adına adım attığınızda arkanızda hiç kimseyi bulmak mümkün olmayacaktır. Adaletsizliğe maruz kalanların kimliklerinin önemli olmadığı, bunu onlara reva gören mekanizmanın sorgulanması gerektiği, bu yapıldığında yozlaşma kısır döngüsünün sacayaklarından birine ciddi bir darbe vurulmuş olacağı, siyaset ve sivil toplum eliyle topluma aşılanacaktır. (Tabii bu tutum, hem bilinçli sivil toplumun bu konudaki ketumluğunu da kırarak, hem de muhalif siyaset içindeki kadroların bu konulardaki ‘ölçüleri’ni tashih ederek ilerletilmelidir.)  

 

Kimlikçi vesayet yapılarının ve siyaset sarmalının tecrübe ettirdiği ezberlerden kimlikler terkedilerek ve “soyut ilkeselcilik” oynanarak çıkmak mümkün değildir. Yeri gelmişken bunun da altını çizmiş olalım. Her ülkeye gider “saf liberalcilik” benzeri bir tutum ne maya tutturur, ne adaletli olur ne de ayakları yere basar. Üst kimliğin kimlikler üzerine bina edilmesinden kastımız da zaten üretilecek siyasetin verili kültür, gelenek ve maruf’tan bağımsız olmayacağıdır. Bunu ilkeler-merhamet ilişkisi bağlamında tartışmıştık: 

 

“…Buraya kadar kimlikçilikten sıyrılmanın elzem ve matah bir şey olduğunu anlatmaya gayret ettik. Kimlikler üstü bir tutumu kimlik edinmeyi ima ettik. Lakin, kimlikçilikten sıyrıldığı iddiasıyla yol alan, hatta bunu Alis Harikalar Diyarında modunda ilan edenlerin de bir süre sonra tüm kimliklere mesafe koyma adına bir merhametsizliğe yelken açtığı gözlemini de yabana atmamak gerek. Elbette herkese teşmil edilemez ama ilkesellikle merhamet ilişkisi iyi kurulamazsa, o ilkelere merhamet dercetmek atlanırsa burada da başka bir sorunla karşı karşıya kalacağımız ortadadır.

 

 

Sorun o ki, bu defa ilkeler mücibince hareket ettiklerini iddia ve ilan edenler o kimlikçiler kadar bile inandırıcı, ikna edici, sahici bir görüntü arzetmeyebilirler ve bu tutumlarıyla hayalcilik, romantizm, art niyetlilik ithamlarına maruz kalabilirler. Zira hiçbir ilkesellik örfün, adetin, vakıanın gerçekliğinden beri değildir. Böyle algılanırsa ilkeler, aslında yaşanamaz, kurumsallaştırılamaz, gerçekleri aşamaz bir konuma oturtulabilir.”

Evet; İlkeleri merhametsizliğe, merhameti ilkesizliğe kurban vermeden ilerlemek gerekli.

 

 

Tartışmayı şuraya taşıyarak devam ettirdik:

 

 

Mahalle yıkarak ilkesel kimlik inşa edilmez!

 

 

Şunu asla akıldan çıkarmamalıyız ki; mahalle yıkarak ilkesel kimlik inşa edilmez. ‘Üst norm’lara da gerçekçi şekilde adım atılamaz. Bunu yapmaya kalkışanlar soyut teoriler ve idealler deryasında beyhude kulaç sallamaktan öteye gidemezler. Gerçekler dünyasını yok sayarak ilkesel üst kimlikler inşa edemezsiniz. Bir süre sonra siz de ideolojik toplumsal mühendisliklere saplanıp kalırsınız. Haksız ve hadsiz öfkeler büyütürsünüz…

 

 

…Meselemiz mahalle ya da kimlik vuruşturma değil, öncelikle aradaki duvarları ortak tecrübelerle ortadan kaldırmaya çalışmak, tanımak, tanışmak çabasındadır. Derdi dinlemeyen derde derman olamaz. Yani yukarıdan aşağıya değil, yatay bir ilişkiyi öncelikle kabullenmek gerekiyor. Yukarıdan aşağıya olan husus insanlığın ortak tecrübelerine dayalı ilkesel kazanımlardır. Hatta bunları da aşağıdan yukarıya, kimsenin tekil olarak uhdesinde olmayan, herkesin ortak mülkü olan çatı katına taşıma tavrı sergilenmelidir. Buralarda buluşacaksak önce yatay ilişkinin doğruluğunu, sadra şifa, gerekli oluşunu kabul etmekle işe soyunmak gerek. Anlamak, sabırla dinlemenin, sabrederek hak verip yerli yerince itiraz etmenin, karşılıklı iyi niyetli münazaranın sonucu yeşeren, emek mahsulü bir eylemdir.”

 

 

“İlkeler-merhamet ve muhafazakar sosyoloji ilişkisi(2)” (11 Şubat 2020) başlıklı yazımızın ilk bölümünde vesayet yapılarının etkisinde özeleştiriden uzak kalan laik kesimlere, ikinci bölümde ise bir serencamın içinde yüzen muhafazakarlara dönük verili durumla ilgili empati yaptırma gayreti gütmüştük (uzatmamak açısında laik kesimlere dönük ilk bölümü sizlere bırakarak, iktidar sınavı içindeki muhafazakarlara dönük bölümü aktaralım):

 

 

“’Haklı korkular’a yaslanarak bir sosyolojiyi konsolide etme siyasetinin de bir ömrü vardır. Buna maruz kalanları karşıdan seyretmenin de entelijansiyaya ödettiği ciddi bir bedel. O bedel ki artık yeni nesiller tarafından ciddiye alınmamak. Hayatı ve yaşanan onca dramı, trajediyi, adaletsizliği, yozlaşmayı, hokkabazlığı ciddiye almayıp tahammül bekleyenleri kim, niye ciddiye alsın ki? Ama sorunumuz burada bitmiyor. Boşluğu kapatmak için ciddiye almaya meyil duyduklarında da nitelik ve merhamet sorunu olduğu için adeta nesilleri bir tür psiko-sosyal ve siyasi nihilizmin içine sürüklüyoruz.

 

 

“Ötekiler”in kimliği, çelişkileri, adaletsizliği, uzaklığını değil, aynadaki aksimizi gündemimize almalıyız. Konu “onlar” değil “biz” olmalı. “Bizim bizden kopuşumuz”u konuşmadan başkasının çelişkileri beni haklı çıkarır mı? Hataları yapan “biz”, sorunları üreten “biz”, sorunların çözümü için “iyiliği emr...” mekanizmasının işlemesini bile isteye inkıtaya uğratan “biz” ama başkalarının verili ya da muhtemel günahları üzerinden kendimize “ahlaki meşruiyet” adına bir çıkış yolu arıyoruz. Üstelik “biz”in içindeki şahinler bütün bu olan biteni umursuyorlar mı o da ayrı bir soru olarak ortada duruyor!

 

 

Nasıl bir ahlaki-siyasi duruş sorusuna cevap aramaya nazlanırken, ülkede bir sistem adeta yeniden inşa oluyor. Uyandığımızda “biz”e ait ne kalacağı da ayrı bir soru olarak havada asılı duruyor.” (https://ankaraekspresi.com/makale-ilkeler-merhamet-ve-muhafazakar-sosyoloji-iliskisi-270)

 

 

“Muhafazakar Sosyoloji: Handikaplara Rağmen Umudun Merkezi” (10 Şubat 2020) başlıklı makalemizde ise şu hakkı teslim etmiştik:

 

 

Siyaset yürüyüşünün popülist olmadığında yıpratıcı olmak ve bazen kısa vadede kaybettirme riskleriyle birlikte meşru, adil, ahlaki, sahici, samimi, yapıcı ve gerçekten sorun çözücü boyutlu olduğunda aynı muhafazakar sosyoloji ve hatta bu sosyoloji dışında kalanlarca da -tüm işleyen karşı propaganda mekanizmalarına rağmen- kazandırıcı olacağı unutulmamalıdır! Ki bu kazancın popülist olup yıpratıcı, kirletici ve yıkıcı olanla karşılaştırıldığında hakikat merkezli, hikmetli inşaları da beraberinde getireceği izahtan varestedir…

 

 

…Yeni partilerin üzerine “yeni“nin ne olması gerektiğinin cevaplanmasına dair sorumluluklar düşüyor. Bunlar, -umut ettikleri kesimler bir yana- ana kertede kararsızlarla birlikte, AK Parti tabanının yaklaşık yüzde yetmişine hitap etme ana yükümlülüğüne sahipler.

 

 

Her konuda ön almayı içeren aktivizm kutsamasına değil, kendilerine ait sahici gündemlere ihtiyaçları olacak. Bu gündemlerin içinin doldurulması ve “kendine ait” kılınması ancak niteliksel boyutla ilgili. Nitelik de sadece meselelerin teknik-bilimsel yönleriyle değil aynı zamanda ahlaki tutarlılık boyutlarıyla da alakalı…

 

 

…Kitlelerin ana gündemi olması hasebiyle mesela ekonomi alanındaki tematik konulara somut çözüm odaklı bir siyaset (örneğin gelecek nesilleri borçlandıran köprü-yol, EYT’liler, asgari ücret, şehir hastaneleri gibi konularda); adalet ve yargı sistemine ilişkin (mesela özelde KHK’lılarla alakalı can yakıcı konularda) atılması gereken somut adımların neler olduğuna ilişkin öneriler yanında tüm bir yargı sisteminin baştan aşağı paradigmatik/zihniyetsel ve yapısal reforma tabi tutulmasına yönelik vizyonel projeler gibi.

 

 

Hakeza, dış siyasette seyir ne yönde olursa olsun, mültecilerle alakalı siyaset de adalet, vicdan ve planlama boyutlarıyla birlikte kadim geleneksel tecrübe ve evrensel insan hakları merkezli bir entegrasyon talebine dayanma yükümlülüğündedir…” (https://ankaraekspresi.com/makale-muhafazakar-sosyoloji-handikaplara-ragmen-umudun-merkezi-261)

 

 

Tabii öncelikle yola çıkanların baştan bu yana çizdiğimiz bu tabloyu kavraması gerekli. Bunun için uzun soluklu bir karşılıklı eğitim-etkileşim sürecine ihtiyaç var. Yukarıda da belirttiğimiz üzere sadece partiler içi değil, sivil toplumla karşılıklı beslenme prosesleri içinde.  

 

Nihayetinde, çizdiğimiz tablodan da anlaşılmış olmalıdır ki bu siyaset “tek başına”, salt partiler içi siyasi kadrolara dayanarak gerçekleştirilemez. Gerek sivil toplumdan gerekse toplumun farklı kesimlerinden (ve diğer partilerden) bu siyaseti kavramış ve özümseme cihetine girmiş nitelikli şahıs ve çevrelerle network’ü genişletme ihtiyacı vardır.

 

Bu siyaseti kavrayamamış kadrolarla yol yürümek, onun doğasına aykırı olacak, iç engellerle mesai ve gereksiz güç harcamayı beraberinde getirecektir. Dolayısıyla geleceğe ilişkin meselemiz aynı çıtanın altında benzeşenlerle, aynı tabela altında bulunmamakla beraber ortaklaşanlar arasında kurulacak direkt dolaylı yardımlaşma ve zımni ittifaklarla olmalıdır.

Toplumun sorunlarının çözümünde sadece belli partiler içindeki verili kadrolar yetersiz kalacaktır. İnşa edilmesini önerdiğimiz siyasete sıcak bakan, bunun için uzun soluklu bir sabrı kusanan, siyasi bedel ödemeye de hazır insan unsurlarının birbirleriyle dayanışması şarttır. 

Adil, özgürlükçü, ahlaki, inkılâbi siyaseti en ufak şekilde zedeleyecek kimlikçi tutumlara sahip olanlar bu sürece dahil olmakta zorlanacaklardır. Ya kendilerini geliştirip uyum sağlayacak ya da elimine olacaklardır. Böylelikle bu siyasetin önü açılacak, topluma benimsetme yolunda örneklikler ortaya koyma fırsatlarına zemin oluşacaktır.

 

Merkez sağ popülist ve sürekli otoriterliğe prim veren sarmaldan ancak bu şekilde çıkılabilir. Bu yeni bir siyasi kimliktir. Rasyonel akıl, hukuk ve vicdan ölçüleri içinde “adil şahitlik”e dayanan yeni bir siyasi kimlik üretilecektir. Diğer bir deyişle üst normlara dayalı kimlikler üstü bir kimlik.

 

Her farklı kesim kendisini bu normlara göre tartacak, kendi değerlerine, kimliğine uygun referanslarla bu kimliği destekleyecektir.

 

Sürekli eski tekrarlara, “dön baba dönelim” oyununun çarklarına mahkum olmak istemiyor ve yeni bir siyasal ve toplumsal merkez oluşturmak istiyorsak, bundan başka bir alternatif önümüzde görünmemektedir. “Şu kadarı şimdilik bize yeterli, hele bir…” şeklindeki her cesaretsiz düşünce biçimi ve gerek geleneksel marazlar, gerekse modern çarpıklıklar üzerinde ertelenecek her sorgulamanın toplum ve siyasetin ahlaki-inkılâbi seyri üzerinde menfi etkisi olacaktır. Oysa tarih bu tarih, zaman bu zamandır. Fırsatları ve zorunlulukları aynı anda görebilmek ve risklere rağmen medeni bir cüretkarlıkla öne atılabilmek gerek!