Amerika hayranlığı ve ağacın kurdu

25.06.2020

1960’lı yıllarda ortaokul ve lise öğrencisiydim. Okumaya karşı merakımız, okul kitapları dışında Teksas, Tommiks adlı haftalık çıkan siyah-beyaz resimli dizilerle başladı. Dizilerin konusu; Amerika’nın keşfinden sonra oraya yerleşen İngilizlerle, oranın yerli halkları olan Kızılderili kabileleriyle yapılan savaşlardan ibaretti. Teksas ve Tommiks gibi kahramanlar her zaman haklıydı.  Kızılderililer ise insanların kafa derisini yüzen ilkel insanlardı. Bu resimli dizilerde Kızılderililer bize böyle tanıtılıyordu. Amerika’nın yerlileri olan bu Kızılderili kabileler şunlardı: Siyular, Apaçiler ve Komançiler.

 

Bizler,  o tarihlerde çok gençtik ve tek eğlencemiz sinemaydı. Sinemaya çok giderdik. En çok Western filmlerini severek izlerdik. Biz hep kovboylardan yana olurduk. Çünkü olayın başkahramanı onlar olurdu. Kızılderililer haindi (!) Filmin oğlanı ise kahraman sığır çobanı, yani kovboydu. Bu yüzden kovboy filmlerini hiç kaçırmazdık.

 

Ama yıllar sonra bu filmlerle beynimizin yıkandığını, bize algı operasyonu yapıldığını hayret ederek gördük ve öğrendik.

 

1492’de Kristof Kolomb tarafından keşfedilen Amerika Kıtasına, zamanla İngilizler, Fransızlar, İspanyollar ve Portekizliler gemilerle geldiler. Buralarda toprak sahibi oldular. Önce Aztek, İnka ve Maya Medeniyetinin kalıntılarını yağmaladılar. Sonra birbirlerine düştüler. Birbirleriyle olan savaşları çok uzun sürdü, çok kanlı oldu. Kıtanın keşfinden tam üç yüzyıl sonra 1787’de eyaletler birleşerek devlet oldular (ABD). Bu devletin, sadece 250 yıllık bir geçmişi vardır. Daha ötesi yoktur.

 

Nihayet bu Beyaz Adam’lar, Amerika’nın yerlileri olan Kızılderilileri, ateşli silahlarla zaman içinde yok ederek topraklarına sahip oldular. Bu uçsuz, bucaksız tarım topraklarını işlemek için, gemilerle gidip Afrika’dan kara derili erkek ve kadın getirdiler. Onları, gemilerin güvertelerine, ambarlarına patates istifi gibi dolduruldular. Afrika’dan Amerika’ya olan uzun yolculukta, insanların yarısı her seferinde yolda telef oluyordu. Salimen gelenlerin erkekleri köylerde tarım işçisi, kadınları evlerde hizmetçi oluyordu, efendileri olan beyaz adamlar için.

 

Sanayi devrimiyle birlikte, tarımsal hayatta makine kullanımı arttı. Bu yüzden İnsan gücüne olan talep köylerde azalınca, köyden şehre göçler de arttı. Onlar; yani derisi siyah olanlar, kadınlı erkekli, şehirlerde yeni yeni kurulan fabrikalarda işçi oldular. Tarım işçiliğinden fabrika işçiliğine terfi ettiler (!) Patron beyaz adamlardı. “Zenciler” ise hep işçiydi.

 

Amerikalılar, yani ‘beyaz adamlar’ eğlenceyi çok severdi. Gece hayatına düşkünlerdi. Çok para kazanıyorlardı. Bu kez siyah derili insanların erkekleri, pavyonlarda koruma görevlisi olurken hanımları, beyaz adamlara meze oluyordu. Büyük bir sömürü düzeni kurmuşlardı.

 

Siyah derili adamlar, yıllar yılı hep ikinci adam muamelesi gördü Amerika’da. Hep düşük kültürde tutuldular. Devlet görevlerinde yüksek düzeyde yer alamıyorlardı. Ancak fiziki yapılarından dolayı spora; futbol,  jimnastik, uzun koşu ve boksa yönlendiriliyordu. Ya da pavyonlarda, eğlence merkezlerinde müzisyen oluyorlardı. Mesela Jazz müziği, bize onların bir armağanıdır.

 

Bu siyah-beyaz ayrımcılığı yıllarca sürüp gitti. Siyahlar, ABD’nin ikinci dereceden vatandaşları sayıldılar. Ama bu gidişata dur diyebilen yiğit, fedakâr siyah liderle de çıktı aralarından. Bunlardan en önemlisi Malkolm X idi. Önceleri bir pavyon fedaisi iken, sonraları hapishanede İslam’la tanıştı. Müslüman olduktan sonra adını Malik el Şabaz olarak değiştirdi. Hac farizasını yerine getirdi. Bir gün New York’ta önemli bir yerde, siyahlarıi İslami açıdan bilinçlendiren bir konferans için sahneye çıkarken 21 Şubat 1965 ABD ajanları tarafından öldürüldü. Katledildiğinde 39 yaşındaydı.

 

Siyahların ikinci büyük adamı ise boksör Muhammed Ali’dir. 17 Ocak 1942 de Kentucky'de dünyaya geldi. 1964 te 22 yaşında iken boksör Sonny Liston’u yenerek dünya şampiyonu oldu. Biz o zaman lise öğrencisiydik. Ardından Müslüman oldu. Adını Muhammed Ali olarak değiştirdi. Vietnam savaşında askere alınmak istendi. Olayı protesto ederek askere gitmedi. Devlet tarafından, elde ettiği unvanları elinden alındı.

 

Önemli bir sözü: “Kelebek gibi uçar, arı gibi sokarım.” Muhammed Ali, bütün zamanların en iyi boksörüydü. Müslüman olmadan önceki adı Cassius Clay’dir. Haziran 2016 da Parkinson hastalığından 74 yaşında iken vefat etti.

 

İş bu Amerikalılar, 1960’lı yıllarda, ‘Marshal Yardımı’ çerçevesinde Türkiye’ye, bize, çocuklarımız iyi beslensin diye, bizimle olan dostluklarının ispatı için süt tozu, tereyağı, balık yağı filan da göndermişlerdi.

 

Amerikan menşeli, Hollywood filmleriyle, ilişki kurdukları ülkelerde açtıkları Amerikan kolejleriyle, resimli Teksas, Tommiks kitaplarıyla, bir neslin beynini yıkayıp iğdiş ettiler.

 

Yaşımız ilerleyince, özellikle liseden sonra, 1970’li yılların başında, Amerikan Emperyalizminin farkına ancak varabildik. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde bu ve benzeri yöntemlerle beyin yıkama, yabancı kültüre karşı hayranlık uyandırma operasyonları çok yapılıyordu. Çünkü onlar bizim dostumuzdu (!).  Stratejik ortağımızdı. Yıllar, bu minval üzere akıp gitti. 60 yıl böyle geçti.

 

Barış Gönüllüleri

 

Barış Gönüllüleri (Peace Corps), ABD Cumhurbaşkanı, John F. Kennedy’nin Türkiye için hazırladığı bir projedir. Görünürde, barış ve yardımsever gönüllüler olarak bu harekete katılanlar,  Ortadoğu için yapılan çalışmaların barış, demokrasi ve hümanizm kavramlarının ardında, bu coğrafyayı kontrol etmek ve İsrail’in güvenliğini sağlamak için çalıştılar. Bu hep böyle oldu.

 

Bu gönüllü insanlar, Amerika’dan, 1961-71 yılları arasında, bütün Türkiye’ye geldiği gibi Urfa’ya da 1961 yılında geldiler. Bu gönüllülerden, karı koca olan Dennis Copland ve Sally Copland, bize akşamları okulumuzda İngilizce kursu veriyorlardı. Ben de bu kurslara katılarak İngilizcemi ilerletiyordum. Sonradan öğrendik ki, bu Amerikalılar, arkadaşlarıyla beraber Urfa’da ve köylerde çeşitli konularda sosyal etütler ve araştırmalar yapıyorlarmış. Hepsi de CİA adına çalışan bu barış gönüllüleri, birer Amerikan Ajanıymış. O zamanki bilgimizle bu olayları, bu oyunları çözemezdik tabii.

 

Ağacın Kurdu

 

Ağacı çürüten, içindeki kurttur. Kurtlar içine girdiği ağacı, içten içe çürüterek zamanla ağacın içi koflaşır ve giderek yıkılır, yere devrilir. Amerika’da Minneapolis şehrinde, siyah vatandaş George Floyd’u, 25 Mayıs 2020 de nefessiz bırakarak katleden polisin yaptığı bu olaydan sonra, ortalık giderek karıştı. Siyahlar ayaklandılar. Yılların biriktirdiği siyah öfke alev aldı ve bulundukları yerleri, mağazaları, marketleri yakıp yıkmaya ve yağmalamaya başladılar. Bunların çoğu işsiz, güçsüz siyahlardı.

 

‘Nefes alamıyorum’ sloganıyla siyahlarla birlikte binlerce beyaz Amerikalı, ırkçılık karşıtı protestolarla sokaklara çıktılar. Birçok şehirde, ayrımcılık yapmış olan beyaz önderlerin heykelleri, kaidelerinden sökülerek yerlere atıldı. Yerlerde sürüklendi. Bu durum, Amerika’da görülen son yılların en önemli olayıydı, bir öfke patlamasıydı.

 

ABD’nin dünya mazlumlarına yıllardır uyguladığı, özellikle Müslüman coğrafyalardaki insanlara uyguladığı haksızlık, savaş çıkartarak kitlesel öldürme olaylarının, dönüp kendi ülkesinde bir bumerang gibi kendilerini vuran bir öfkeye dönüştü. Çanlar kimin için çalıyordu? ABD ve Tramp bir düşünsün hele. Kasım 2020 seçimlerine ikinci defa başkan adayı olarak girecek olan Tramp’ın durumu oldukça zor görünüyor. Tarzan zor durumda.

 

Ne demişler: ‘Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste’.  Bekleyelim ve görelim.