Ana sütü, anadil ve Musa kıssası

02.09.2020

Bir dostumla Van’a gitmiştim. Dostumun dayısı vefat etmişti ve köye taziyeye gidecekti. Havaalanının çıkışında dayısının oğlu arabasıyla bekliyordu onu. Gürpınar (Payîzava) ilçesine bağlı bu köyü görmek istedim. Ben de sana eşlik edebilirim dedim, memnuniyetle kabul etti ve gelirsen makbule geçer dedi. Artık sararmış otların, sıcağın buğusunun çöktüğü ve uzaktan gümüş gibi parlayan, yaklaştıkça boz bulanık bir renge bürünen dağların, iyice azalmış yeşil otları arayan hareketli sürülerin arasından geçip köye vardık.

 

Valilik korona salgını yüzünden taziye evlerini kapattığı, taziye meclislerini yasakladığı için bir evin elma ve kavak ağaçlarının gölgesinin vurduğu, böylece meclisin fark edilmesini önlediği bahçesinde sosyal mesafeye dikkat ederek sandalyelere oturan köylülere selam verip oturduk. Gelenler söze başlamadan Mela kısa bir dua eşliğinde el-Fatiha komutunu verdi. Fatihalarımızı okuduk ve cenaze sahiplerine taziyelerimizi sunduk, vefat eden kişiye rahmet diledik. Kısa bir tanışma ve hoş beş faslından sonra Mela sohbete başladı. Eskiden bizim köyde kurulan divanlar, taziyeler, düğünler… gözlerimin önünde canlandı. Bu kültürün hala yaşıyor olmasından dolayı memnun oldum, bu kalabalıkta korona kapar mıyım endişesi eşliğinde.

 

Mela önce mesafeli ve ağzımızda maske ile oturuşumuza işaret etti. Sonra kıyametin kopacağı günde insanların tutumlarını tasvir eden bir ayeti okudu: “O gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar”. Sonra da can alıcı noktaya işaret etti: işte dedi, ayet bizim bu halimizi anlatıyor. Bakın hepimiz birbirimizden kaçıyoruz. Bu Kur’an’ın bir mucizesidir… Köylülerin tamamının melanın sözlerini can kulağıyla dinlediklerini, ne demek istediğini anladıklarını fark ettim. Doğrusunu isterseniz, akademik mahfillerden dışarıya adım atmadan fildişi kulelerinde, halktan kopuk bir şekilde ahkam kesen asri zamanların hoca efendilerinin bol bol “İslam’da yoktur”larla bezeli nutuklarına alışmış kulaklarım önce duyduklarına inanamadı. Bu sıradan, yalın ama etkili etkileşimin karşısında zihnimdeki bol ünvanlı akademisyenlerin tümü gözlerimin ekranında görünmez oldular. Sonra derinlerden bir su sızıntısının kayadan fışkırarak gün yüzüne çıkması kadar serin bir sızı kulağımı tıkayan tortu katmanlarını parçalayarak aktı yüreğime ve çocukluğumun Melasının eline sarılmak gibi karşı konulmaz bir duygu uyandı içimde.

 

Çocukluğumda bu tür divanların müdavimiydim. Dedemin veya babamın yanında bu sohbetlere katılırdım sık sık. Kız istenirdi, nişan yapılırdı, düğün olurdu, hasta ziyaretine gidilirdi, yas olurdu, kavga çıkardı, sulh yapılırdı ve bütün bunlar olurken bu köyde gördüğüm divanın bir benzeri kurulurdu ve bu münasebetlerin her biriyle uyumlu, dikkat çekici, insanları düşünmeye sevk edici bir şeyler söylerdi divanın başköşesine kurulmuş Mela toplumun dip kültürüyle yoğrulmanın verdiği bir tecrübeyle. Ben şahsen din namına İmam Hatipte, Üniversitede, otuz yılı bulan tercüme hayatımda ne öğrendiysem işte bu divanlarda ruhuma, benliğime içirilmiş bu ham bilgilerin üzerine bina ettim. Sözünü ettiğim süreçlerde karşılaştığım ifsat edici, yıkıcı saldırılar karşısında sonradan öğrendiklerimin çoğunun darmadağın olduğunu, adeta sıvıştığını, ama geleneksel Kürt toplumunun divanlarında ruhumun gözeneklerine işleyen bu kültürel altyapının anne sütü kıvamında bir bağışıklık sistemi gibi sarsılmadan savunmaya geçtiğini gördüm.

 

Melanın sohbetine benzer bir duyguya Kur’an’da Musa peygamber kıssasını okuduğumda kapıldığımı ve bir hususun üzerinde çok durduğumu, anlamaya çalıştığımı hatırlıyorum. Firavun’un malum baskısından dolayı kundak içinde suya bırakılan Musa’nın bir şekilde Firavun tarafından evlat edinilmesinden sonra öz annesinden başka hiçbir kadının sütünü emmemesi ve sonunda annesinin bulunup getirilmesi ve onun sütünü emmeye başlaması hadisesi.

 

Bu yaşıma kadar annesinin ölmesi veya herhangi bir sebepten dolayı annesinin sütünün kesilmesi nedeniyle başka kadınlar tarafından emzirilen birçok çocuk gördüm yakın çevremde. Önce emmek istemezler, sonra açlığın baskısına dayanamayarak mutlaka yabancı kadınların sütünü emerler. Bu yüzden Musa’nın kıssasındaki bu sahnede onun belki de birkaç gün hiçbir kadının sütünü emmemesi hadisesi ve bu hadisenin Kur’an’da altının çizilerek anlatılması bize bir şeyler anlatıyor olmalı diye düşünmüştüm hep. Ama ne?

 

Seyyid Hüseyin Nasr “Hristiyanlıkta vahiy İsa’dır, Müslümanlıkta ise Kur’an’dır. Vahyin kaynağının masum (el değmemiş, dış etkilere karşı korunaklı) olması gerekir. Bu yüzden Meryem bakire ve Hz. Muhammed de ümmidir” der. Nasr’ın bu tespiti Musa peygamberin öz annesinden başka kadınların sütlerini emmemesini anlamamı sağlayan bir kıvılcım oldu. Musa’nın bütün Kur’an boyunca anlatılan uzun mücadelesini gözlerimin önüne getirdim. Peygamberlik gibi değiştirici, dönüştürücü, devrimci, ıslah edici, köleleştirilmiş bir toplumu özgürleştirici tevhidi bir misyonu yüklenecek ve elbette zamanın şartları gereği ifsadın merkezi sarayda büyüyecek olan bir kimsenin bu misyona çocukluğundan itibaren hazırlanması, korunması, benim Kürt divanlarından edindiğime benzer koruyucu bir kalkan edinmesi gerekiyor dedim. Musa’nın öz annesi bu işlevi görmüş. Sütü ile birlikte tevhit kültürünü de aktarmış, ileride içinde büyüyeceği ifsat edici, köleleştirici, özüne yabancılaştırıcı, karanlık, zalim, fıtrata aykırı sistemin aygıtları arasında kaybolup gitmemesi için.

 

Anne emzirdiği çocuğuna sütü ile birlikte öz kültürün taşıyıcısı anadili de aktarır çünkü. Arapçada süt ile kültür arasında ilginç bir yakınlık var ayrıca. Araplar kültür için es-seqafe kelimesini kullanırlar. Kelimenin bilinen en eski, en dip anlamı devenin yavrusu tarafından emildikten veya sağıldıktan sonra memesinde kalan süttür. Anne yavrusuna iki süt verir, biri açlığını gideren ve bedenini koruyan maddi süt, biri de ruhunu besleyen ve kişiliğini koruyan manevi süt. Ana sütünün bağışıklık sisteminin temelini oluşturduğu bilinmektedir. Firavun sarayında yıllarca yaşadığı, eğitim sisteminin bütün kademelerinden geçirilerek yetiştirildiği halde Musa’nın bir gün üzeri ifsat edici eğitim ve saray sistemiyle örtülen anne sütünün ve ana dilinin taşıdığı kültürünün oluşturduğu öz kişiliğinin isyanına uyarak ifsat ortamını terk etmesi bu sayededir.

 

Gürpınar’ın bir köyünde gördüklerimi bu Musa kıssası ile birlikte düşününce batılı hayat tarzını benimsemiş yerli oryantalistlerin neden sistematik bir şekilde Kürtçeye, Kürt coğrafyasına kök salmış geleneksel kurumlara saldırdıklarını anladım. Kürtçe ve geleneksel Kürt kurumlarını barındıran Kürt coğrafyası ülkemizin kurtuluşu açısından Musa’nın anası konumundadır. Bir gün tümüyle bu ifsat edici cendereyi kırıp özgürlüğümüze kavuşmamız için Kürtlerin ve en önemlisi Türklerin Kürtçeyi ve geleneksel Kürt kurumlarını gözleri gibi korumaları gerekir.