Artık kendimiz olsak mı?

28.11.2020

Osmanlı Avrupa karşısında geri kaldığının farkına varınca aradaki mesafeyi kapatmak ve tabi böyle giderse yok olacağı kaçınılmaz olan varlığını korumak için çareler aramaya koyuldu.

 

Üç tarz-ı siyaset; Türkçülük, İslamcılık ve Osmanlıcılık işte bu mevcudu koruma refleksiyle geliştirildi. Gelişemedi. Mevcudu korumak için Osmanlı tebaası ve elbette devlet gücü buna müsait değildi. Bütün tebaa sadece Türk, sadece Müslüman değildi. Gayri Türk (Türk olmayan Müslüman tebaanın nüfusu Türk olanlardan daha fazlaydı ayrıca) ve Gayri Müslim tebaa da en az Türk ve Müslüman nüfus kadar kalabalıktı. Osmanlıcılık bu ikisine göre daha kapsayıcıydı ama devletin gücü mevcut koşullarda mevcudu, yani Osmanlıyı korumaya yetmiyordu. O da tutmadı. Ayrıca asıl belirleyici unsur olarak dışarının, diğer bir ifadeyle düvel-ı muazzamanın tavrı ve dünyada estirdiği rüzgar da bu üç siyaseti onaylamayacağını gösteriyordu. Osmanlı aydını fikir bazında mevcudu korumaktan çabuk vazgeçti bu yüzden ve kendilerince daha gerçekçi bir yaklaşımla yeniyi inşa doğrultusunda hareket etmeye başladılar. Bu yaklaşımın ete kemiğe bürünmüş şekli olarak Cumhuriyet kuruldu. Cumhuriyetin, yani yeninin inşası da üç tarz-ı siyaset esasına dayanıyordu: Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak (çağdaşlaşmak)… Hem dışarıyı, hem içeriyi memnun etmeyi amaçlayan bir konseptti. Türkler ve Türk olmayan Müslümanlar ilk ikisiyle, batılılar da sonuncusuyla ikna edileceklerdi. Şimdiye kadar varlığını sürdürdüğüne bakılırsa ikna edilmişler.

 

Bu üçlü Ziya Gökalp’ın bir kitabının adıdır, biliyorum ama iyi bir sosyolog olan Gökalp süreci iyi koklamış ve yaşanan pratiğin bir adım gerisinden teorisini yazmıştır sadece.

 

Cumhuriyetle birlikte ete kemiğe bürünen bu üç siyasetin bir ayağı yani İslamlaşma Cumhuriyetten önce birinci dünya savaşı koşullarında önemli ölçüde gerçekleştirildi. Gayri Müslim nüfus bu doktrinin birinci ayağının (İslamlaşmanın) kurbanı oldular, tehcir edildiler. Tabi İslamlaşmadan maksat, halkın daha dindar olması, dini değerlerin, kurumların korunması değildi. Salt demografik bir İslamlaşmaydı kast edilen. Bu konsept gereğince belli bir oranın üstündeki gayri Müslimlere yer olamazdı.

 

Doktrinin ikinci ayağı Türkleşme ise, demografik olarak İslamlaşan nüfusun Türk sayılmasını ve buna göre tanımlanmasını gerektiriyordu. Bunun kurbanları da Kürtler oldular. Kürtlerin yok olmaları ya da tehcir edilmeleri istenmiyordu ama kendilerini Türk olarak nitelendirmeleri gerekiyordu. Maddi olarak değil ama manevi bir tehcir söz konusuydu.

 

Üçüncü ayak da muasırlaşma idi. Ülkenin kültürel, tarihsel, geleneksel, dinsel, kısacası baştan sonra Avrupalılaşması anlamına geliyordu. Konseptin bu ayağının kurbanı da Müslümanlardı kuşkusuz. Çünkü geleneksel dindarlık İslami değerlere, kurumlara bağlılığı gerektiriyordu. Oysa yeni konsepte göre bunlar gericiliğin alametleriydi. İstenen Müslümanlığın yaşaması değil, demografinin İslamlaşmasıydı. Bunu bozacak potansiyele sahip oldukları için de Müslümanları baskılama aracı olarak muasırlaşma prensibi kullanıldı.

 

Evet, bu konsept, özellikle güvenlik tedbirleri sayesinde bugüne kadar devam edebildi. Ancak bugünden dönüp geriye baktığımızda varlığımız açısından verdiği zarar yararından çok daha fazladır. Ne demek istediğimi anlamak için ülkenin darbeler, çatışmalar, tenkiller, takrirler, tedipler, türlü türlü haller tarihine bakmak yeterlidir.

 

Yani bütün veriler, mevcudu koruma doktrini “İslamcılık, Türkçülük ve Osmanlıcılık”ın tutmadığı gibi yeniyi inşa etme doktrini “Türkleşme, İslamlaşma ve Muasırlaşma”nın da tutmadığını göstermektedir.

 

Yeni bir konsept gerekiyor, varlığımızı sürdürmemiz için.

 

O da herkesin kendisi olması, kendisini kendisi olarak ifade etmesi ve kendisi olarak kabul edilmesi konseptidir.

 

Zorlamanın alemi yok. Sular yokuş yukarı akmıyor çünkü.