Ayasofya’yı dolduracak cemaat bulabilecek miyiz?

13.07.2020

Dini değer ve kavramların uzunca bir süre siyasetin malzemesi haline gelmesi siyasete ve siyasetçiye zarar verdiği gibi dine de zarar verir. Siyasi retoriğinizde İslami kavramlara geniş bir alan açtığınızda bu size geniş bir sorumluluk da yükler. İslam dininden referans vererek siyaset yapan ve söylem üreten bir siyasetçiden asgari ölçüde bu değerlere riayet etmesi beklenir. Buradaki en önemli nokta ise tutarlılıktır. Eğer söyleminiz ile eyleminiz arasında bir fark varsa buradaki tutarsızlık size ciro edileceği gibi temsil ettiğiniz toplum kesiminin dini inancına da ciro edilir. Dolaysıyla tutarsız olduğunuzda hem siz hem de din zarar görür.

 

Türkiye’de son yıllarda İslami yaşantının bu kadar irtifa kaybetmesinin ve özellikle genç neslin dinle arasına bu kadar çok mesafe koymasının temel nedeni kendisini Muhafazakar, Dindar ya da İslamcı olarak tanımlayan siyasetçi ve idarecilerin söylem ile eylemleri arasındaki tutarsızlıklardır.

 

Sözgelimi eğer iki konuşmanızdan birinde Hz Ömer’in adaletinden örnek verip Hz Ömer’in tam zıddı bir istikamette karar alırsanız, adaletsiz işlere imza atarsanız, hak-hukuk çiğnerseniz, kul hakkına girerseniz buradan çıkacak yozlaşmanın yaratacağı etkiyi sadece siz ve temsil ettiğiniz siyaset kurumu hissetmez aynı zamanda referans verdiğiniz din de bunun etkilerini hisseder.

 

Eğer İslam dininin adalet anlayışına, insan hakları, din-devlet ilişkileri, hak-hukuk normları ve mülkiyet hakkı tanımlamalarına referans verecekseniz bundan sadece “söz” ile kurtulamazsınız. Bu anlayışı “eylemle” de ortaya koymanız gerekir.

 

Sözünüz ve özünüz arasında ne kadar makas açarsanız o kadar din-insan ilişkilerine zarar verir ve insanları dolaylı olarak dinden soğutursunuz.

 

Malesef Türkiye bu paradoksu çok derinden yaşıyor. 

 

Her tarafa camiler açılıyor ancak camiyi 2 saftan fazla doldurabilecek bir cemaat bulunamıyor.

 

İslami kavramlar, değerler ve normların içi o kadar hoyratça boşaltıldı ki, şimdi tebliğ yapmak, insanlara İslam’ı anlatmak ve ikna etmek deveye hendek atlatmaktan daha zor bir hale geldi.

 

Gençlerin bu kadar çok ateizm/deizme yönelmesinin arkasındaki gerçek de burada yatıyor.

 

Gençler, bir taraftan kendisini İslamcı, Dindar ya da Mütedeyyin olarak tanımlayan siyasetçi ve idarecilerin içi ayet, hadis, kıssa ile dolu konuşmalarına bakıyor, diğer taraftan bu kişilerin yaşantısına, uygulamalarına ve aldığı kararlara bakıyor ve buna göre İslam dinine yakınlık ya da uzaklık duyuyor.

 

Eylem ile söylem arasındaki tutarsızlık büyüdükçe İslam dini ile genç nesil arasındaki mesafe de büyüyor.

 

Özgürlüğe, temel insan hak ve hürriyetlerine ve adalete darbe vuruldukça, toplumun din algısına da darbe vuruluyor.

 

Kuşkusuz İmam Hatip Liselerinin, Kur’an kurslarının ve camilerin sayısının artması önemlidir. Ben bir müslüman olarak bundan gurur ve onur duyarım.

 

Ancak daha önemlisi İslamı bir bütün olarak hem söz hem de eylemsel olarak hakkıyla yaşayacak bir nesil yetiştirmek ve ihya etmektir.

 

Eğer camileri dolduracak bir nesil yetiştiremiyorsanız, cami sayısını artırmanız hiç bir işe yaramaz.

 

Sözgelimi Ayasofya...

 

Ayasofya’nın cami olması, bu ülkede bir kaç kuşağın en büyük hayallerindendi. “Zincirlerin kırılması” 60’lı, 70’li ve 80’li yıllardaki İslami hareketlerin en büyük arzusu ve sloganıydı.

 

Ne var ki o dönemdeki şuur ile bu dönemdeki şuur arasında büyük bir uçurum var.

 

Camilerin sayısı azken cemaat çoktu. Camilerin sayısı artınca saf tutacak cemaat sayısı azaldı.

 

İmam Hatiplerin sayısı azken İslam dinini iliklerine kadar yaşayan tutarlı bir dindar nesil vardı. İmam Hatiplerin sayısı çoğalınca bu nesil buharlaşıp uçtu. 

 

Korkarım ki bu geri gidişin sebeplerini konuşmadan hiç bir şey düzelmeyecek!

 

Buna sebep olanlar aynaya bakıp özeleştiri vermediği müddetçe İslami yaşantı erezyona uğramaya ve irtifa kaybetmeye devam edecek.

 

Niteliğin niceliğe kurban edildiği bir atmosferden doğru bir çizgi asla çıkmaz.

 

Tek başına Ayasofya’yı açmak ile ilgilenmek, şekilciliktir. Ama Ayasofya’yı açmak kadar burayı nasıl dolduracağı ile ilgilenmek ise bir “anlamı ve şuuru” ifade eder!

 

Anlama değil, şekle önem vermek dine verebilecek en büyük zarardır.

 

Algı üzerinden siyasi konsolidasyon sağlamak, Müslümanların kalbine değil, damarına girmeye çalışmak ve buradan siyasi menfaat üretmek kötülüğün en büyüğüdür.

 

Bu yozlaşmanın önüne geçmek ve “yeniden düşünmek” hepimizin görevi.

 

O halde şu sorudan başlayalım:

 

Ayasofya’yı açtık ama Ayasoyfa’yı doldurabilecek cemaat bulabilecek miyiz?