Ayasofya’yı mı tartışıyoruz gerçekten?

13.06.2020

Gerçekten Ayasofya’yı mı tartışıyoruz yoksa otoriter iklimin günahlarının üzerini örtme siyasetine su mu taşıyoruz? Bu soru, içinde “tartışmayı başlatan açık özne” ve “tartışmaya metazorik dahil olanlar”ı barındırıyor.

 

Erdoğan-Bahçeli ikilisinin önüne gelen anketler işlerin iyi gitmediğini ortaya koyuyor. Bir erken seçim ihtimali de fiziki ve siyasi olarak mümkün değil. Ama bir taktik değişimi olduğu da açık. Sanki her an bir seçim olacakmışçasına, daha önce seçim arefelerinde tecrübe ettiğimiz, simgesel konular üzerinden konsolidasyon sağlayan el yükseltme faaliyeti tam gaz devam ediyor. Yeni partilerin muhafazakar seçmen üzerinde yaptıkları tesirin de bunda büyük payı var. Ayrışma istidadı gösterenler, kafası karışık olanlar, yıllardır taktik olarak güdülen kimlikçi ayrışmalara başvurup bir taşla birkaç kuş avlanmaya çalışıldığı aşikar.

 

Bu durum aynı zamanda kimlikçi siyasetin halen nasıl da etkili bir yol-yöntem olduğunu ortaya koymakta. Erdoğan’ın eko-politik gerçek gündemi saptırma adına bu yola başvurduğunu iddia eden muhalefet partileri bile kendilerini bir anda Ayasofya tartışmasının içinde buldular. Bu bir yönüyle Erdoğan’ın bir başarısı olarak kaydedilebilir. Diğer taraftan, “sarp yokuşa tırmanma”yı gerektirmeyen siyasi ezberlerin ve siyasi konformizmin sahaya sürülmesi olarak da. Nitekim uzunca bir süredir, Erdoğan ve çevresi “beka”, “milli güvenlik”, “iç-dış düşman” retorikleri üzerinden zaten kolay olana başvurma istidadı göstermekteydiler. Bu eski devletçi kodlara dönüşü “meşrulaştıran” parametreler de yaşanmadı değil. Toplum, bu parametreler sayesinde bir nevi zehirlendi. Toplumsal yapının gördüğü zararlar ikincilleştirildi, önemsizleştirildi. Taraf olan-olmayan ikileminde fay hatları üzerinde sörf yapmak da, bunu yaparken çelişkiler serdetmek de, hukukta, adalet ve yargıda, ekonomide, normalleşmeye dair ümitlerde kayıplar yaşamak da görünmez kılınmak istendi.    

 

Ayasofya meselesi de, bütün bu tablonun üzerini örten konulardan bir konu sadece. Üstelik nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, bu tabloya en ufak bir etkide de bulunmayacak, hatta menfi etkilerini bile artıracak bir potansiyele de sahip. Zira iktidarın ömrünü görece uzatmaya matuf her girişim bu konsolidasyonel maddeler dışında herhangi bir meşru sebebe dayanmamakta. Diğer deyişle bu kimlikçi simgesel konular dışında iktidarın dayanabileceği bir zemin kalmamış durumda.

 

Mesela Libya meselesi gibi gayet olumlu-meşru ama zorlu bir siyaset izlerken, sahip olmanız gereken en değerli maden potansiyel toplum desteğidir. Oysa iktidar içeride, sanki buna hiç de ihtiyacı yokmuş gibi davranabilmekte.

 

Muhalefetin Böylesine Can Kurban

 

Tabii muhalefetin de iktidarın elini güçlendirme konusunda hakkını teslim etmek lazım! Kendi tarihiyle hesaplaşma cesareti olmayan “kimlikçi muhalefet”in bu tür konulardaki enteresan çıkışları, tam da İttifakın arzuladığı türden. Tartışmayı “Elini tutan yok, buyur aç ibadete, hepimiz rahat edelim” türünden basit kozlarla yatıştırmak varken, tam da istenilen kıvama taşımak muhalefetin başka “kimlikçi” konularda da maharet alanını oluşturmakta. CHP’li İbrahim Kaboğlu’nun “Sultanahmet de müze olsun!” çıkışı mesela. Biçilmiş kaftan. Kaboğlu’nun ideolojik kimliği ve yaklaşımı bir tarafa, siyasetin hukukçulara bırakılamayacak kadar önemli bir iş olduğu konusunda da hafızaları tazelemeyi de sağlıyor.

 

Ya tartışmadan Atatürk’ü ve dönemini sıyırmaya çalışan tarihsel veriler(!) Masaya bunları sürmenin de bundan aşağı kalır yanı yok. Hele ki sanat tarihini siyasete koltuk değneği yapmaya çalışan ve müze fikrinin nasıl bir hümanizmin ürünü olduğunu ispata kalkışan Zafer Toprak gibilerin yaptığı katkı az mıdır? Ama vakıa bu işte. Bu bir Türkiye manzarası. Kimliklerin çatıştığı yerde, herkesi safını belirlemeye iten bir indirgemeciliği siyaset türü olarak baştan kabul edip aşma gayreti göster(e)mediğinizde serencam bu! 

 

Konuların Zamanlaması ve Ahlaki Meşruiyet

 

Demirel, Özal derken sağ siyasetin ilgi odağında ama hep sürüncemede bırakılmış bir konu oldu Ayasofya. Konunun açılması da, zamanlaması da, sürüncemede bırakılması da hiçbir zaman mevzunun özsel boyutuyla ilgili olmadı; getirileri götürüleri hesap edildi. Diğer pekçok konu gibi. Zaten siyaset de bu değil mi?

 

Türkiye’de siyasetin bu olduğuna atıfların yapıldığı dönemler, hukuk devleti, adalet, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk konularında memleketin karnesinin en kötü olduğu dönemler olmuştur. Bir olağanüstü hal rejimi olarak doğup büyüdüğümüz hesap edilirse, neredeyse tarihimizin büyük bölümü de buna ram olan bir sosyo-politik yapıyla yürümüştür. O yüzden icraatlar genelde, istisna dönemler hariç, ya kendimizi AB’ye ve dış dünyaya “mış” gibi gösterme ya da içte, eğilim ve beklentilere oynayıp politik üstünlük sağlama amacıyla ortaya konmuştur.  

 

Sosyo-politik ve dahi ekonomik konuların rasyonel vicdan, akıl ve ahlaki meşruiyet zemininde özsel biçimde tartışmalara konu edildiği dönemlerin sınırlı olmasıyla Ayasofya bağlamını şu şekilde birleştirebiliriz:

 

Mesela Filistin coğrafyasını düşünelim. Hem Siyonist ırkçı bir rejim tarafından işgal altında, hem de Batı’nın hegemonik üstünlüğünü perçinleyen bir mahiyet arzetmekte. Oradaki mücadeleye konu olan, üç dinin de medeniyet tarihiyle bağlantılı topraklar, mekanlar, mabedler sahici tartışmaların, insan hayatına dokunan meselelerin, ekonomik sömürünün, hak ile batılın, kötülük ve ifsad ile zulme karşı mücadele, insanlığın selameti adına yaşanan gerçekliklerin somut karşılığı olarak tezahür etmekte. Mescid-i Aksa’yı savunmak, işgal altındaki topraklarda mücadele vermek, tüm tarihsel arka plan tartışmalarıyla birlikte günümüze ilişkin sahiciliklerin bir uzantısı. Kısacası, her bir zerresi, insanlık adına ahlaki meşruiyet içeren bir mahiyete sahip. Kutsal mekanlar/topraklar-hayat ilişkisi, insanların çektikleri acılar ve gaspedilen haklardan bağımsız olmamak kaydıyla gerçek, rasyonel, sahici.

 

Bir de bizdeki tartışmalara bakalım. Başta sorduğumuz soruya dönüyoruz: “Gerçekten de bir Ayasofya tartışması mı yapıyoruz?” Tüm gerçekliği ve gerekliliğiyle, toplumun hayatına bir şeyler katan, bir şeyler eksilten, ekonomi, adalet, hukuk gibi konularda boyumuzu uzatacak, topluma nefes aldıracak, kötü gidişatı tersine çevirecek falan bir konunun üzerinde mi emek harcıyoruz günlerdir? Ne mümkün!

 

“Kır Zincirlerimizi Ayasofya!”

 

Yaklaşık on asırlık tarihi olan ve hala ibadete açık Notre Dame kilisesi gibi mabetlere bakmayıp “bizdekiler müze olsun” seviyesinde teklifler sunan bir muhalefet ile ibadete açıldığında boyumuzun uzayacağı vehmini topluma pompalayan bir iktidar sarkacında sallanıp duruyoruz. Meseleye bu bilinçle bakanların Bahçeli’nin Ayasofya çıkışından heyecan duymaları mümkün mü? Bunun riyakarane bir retorik olduğunu görmemeleri mümkün mü? Ama siyaset zaten cuş-u huruşa gelecek olan hatırı sayılır kitleler için işletilmekte ve adeta o kitlelerin ham hayalleriyle, akılları ve duygularıyla dalga geçercesine gerçeklerin görülmesini öteleme sanatı değil midir aynı zamanda!

 

Ayasofya’nın ibadete açılma teklifiyle heyecana gark edilen toplumsal kesimlerin, zımnen kötü gidişatı sorgulamayacakları, “Nereye bu gidiş?” diye sormayacakları, hukuksuzlukları, siyasi ilkelerin ayaklar altına alınıp çiğnenmesini, sürekli kuralların değiştirilmesini, ekonominin kötü yönetilmesini sorgulamayacakları bir zihin seviyesinde oldukları düşünülüyor olsa gerek.

 

Yani aslında ne Ayasofya’yı ne de başka simgesel konuları gündeme taşırken bir ahlaki meşruiyet zemininden hareket etmeyen, aksine günah galerilerinin üzerini örtebilmek için, iyi bilinen ezberlerin tekrarına soyunan bir siyaset biçimi bu. Klasik sağ siyaset maalesef.

 

Keşke bu tarz konuları gündemleştirirken, tıpkı Filistinli kardeşlerimiz gibi ahlaki meşruiyeti olan zeminlerden hareket edebilseydik. Keşke mabedlerle-hayat ilişkisinde bu derece yaş tahtaya basan bir sosyo-politik zeminden zincirlerimiz kopabilmiş olsaydı. Keşke haksızlıklara, sömürüye karşı çıkma bilinciyle mabetlere sahip çıkma şuuru aynı noktada buluşabilmiş olsaydı. Namazı ikame edip-zekat verenler; namazı ikame edip-infakta bulunan, yetimi yoksulu gözeten, şahitliği yalnız Allah’ın hatrını gözeterek yapan; Hacc ve oruç ibadeti ile haksızlığa uğrayanların yanında olmayı birbirinden ayırdetmeyen bir bilinci kuşanabilmiş olsaydık da göğsümüzü gere gere nasıl “Mescid-i Aksa’ya Özgürlük” diyebiliyorsak, bu konularda da elimiz temiz olsaydı.

 

Ahlakı ve ibadetleri ve dahi ibadet mekanlarını birbirinden ayırmayan vahyi mübinin mesajı işte bu yüzden biriciktir ve değerlidir. Sahip olmamız gereken fıtriliği, saflığı, temizliği, ahlakı yaşanmışlıklar üzerinden simgeleşmiş kişiler ve mekanlarla tekrar tekrar hatırlatır. Hukuk, adalet, ifsad, yozlaşma, fahşa sorunlarıyla bağlantılı olan konular-mekanlar işte bu yüzden sadece simgesel bir kutsallık içermez. Bazen ibadetlerle, bazen de mabetlerle içiçe anılır olmuştur. Zaten bir ibadethane bütün bunları hatırlatmayacaksa orada neyin ibadeti yapılır ki! Belki o vakit fethin sembolü de bizi fethin gerçek amacı üzerinde düşünmeye sevkeder. Neden zihni ve maddi işgallere uğradığımızı da hatırlamamıza da yardımcı olur.  

 

Var mısınız Ayasofya’yı bu bağlamda tartışmaya! Var mıyız bizi Ayasofya’ya sahip çıkmaya iten asıl sebepleri hatırlayıp konuşmaya! İnanın o vakit ibadete açılmasa da olur. Zira bizleri zaten ibadi görevlerimizi yerine getirmeye yönlendirip asıl misyonunu yerine getirmiş olur.