Bağımsız bir göz; akademisyen İrma Kreiten’in değerlendirmesi ile 21 Mayıs 1864 Büyük Çerkes Sürgünü

20.05.2020

21 Mayıs 2020 Büyük Çerkes Sürgünü’nün 156. yılını ve kayıplarımızı anacağız... Özellikle farklı coğrafyalardaki diaspora Çerkesleri her yıl bu tarihe dikkat çekmek adına çeşitli etkinlikler yapıyor... 
Son yıllarda ise Çerkes kimliğine sahip olmayan akademisyen, uzman ve araştırmacıların da 21 Mayıs 1864 tarihine dair bizlere sunduğu çalışmalar dikkat çekiyor...
 
Alman Akademisyen İrma Kreiten de bu değerli insanlardan biri...
 
Uzmanlık alanı 19. yüzyıl Kafkasya, Rusya, Karadeniz Bölgesi ve Balkanlar olan İrma Kreiten’ in, 25 Haziran 2013’ de “ gusips.net “ için Türkçe olarak kaleme aldığı “ 10 Soruda Çarlık Rusyası’nın Batı Kafkasya’ da uyguladığı siyaset ve Kolonyal Soykırım “ makalesini tekrar hatırlamakta yarar var...
 
1. ”Kolonyal Soykırım” ne ifade eder?
 
”Soykırım” kavramı yeni bir kitlesel suçu daha iyi ifade edebilmek için 1945 yılında yani Holokost’ un sonrasında kullanılmaya başlandı. Fakat bu kavramı oluşturan kişi olan Polonyalı Yahudi Raphael Lemkin, ”soykırım”ın sadece 20. yüzyıla ait bir fenomen olmadığını, daha erken dönemlerde de gerçekleştiğine inanırdı. Soykırımsal şiddet Hannah Arendt gibi meşhur entelektüellerin düşüncesiyle ilk olarak Avrupa’nın sömürgelerinde ortaya çıkmıştı. Avrupalı kolonizatörler sömürgelerde deneyimledikleri şiddeti Avrupa’ya yeniden ithal edip kendi azınlıklarına uyguladılar. Öyleyse kolonyal soykırım ve çağdaş soykırım arasında hem yapısal benzerlikler görebiliyoruz hem de ikisi arasında bazı dolaysız tarihi bağları mevcut. Yine bir farktan bahsedecek olursak şunu söyleyebiliriz: kolonyal soykırım çağdaş soykırımın erken şeklidir. Kolonyal devletin kurumları ve planlama imkanları çağdaş devletlere göre daha az gelişmiş olduğu için yok etme niyeti, siyasal sorumluluk ve emir zincirini şüphesiz bir şeklinde ispatlamak daha zor olabilir.
 
2. Batı Kafkasya’daki Çerkes nüfusu neden yok oldu?  
 
Rus ve uluslararası tarih yazımında bununla ilgili bir sürü sebep ve anlatımla karşılaşabiliriz, ancak asıl cevap çok daha basittir: Çerkes nüfusu 1850 ve 1860’lar da iktidarda olan Rus yönetimi tarafından istenmiyordu. Çerkesler’ in ”faydasız”, hatta ülkenin gelişimi ve güvenliği için zararlı olduğu iddia ediliyordu. Rus general Rostislav Fadeyev, Çerkes topraklarının Rus devletine lazım olduğunu fakat Çerkesler’e ihtiyaç duymadıklarını söylemişti. Çarlık Rusyası Çerkes topraklarını boş arazi şeklinde elde etmek istedi ve Rus yönetimi toprakları boşaltmak için bilinçli ve planlanmış bir siyaset uyguladı. ”Yanmış toprak” stratejisini izleyip açlık, soğuk ve salgın hastalıklardan ölen Çerkesler’in silah bırakmasını sağladılar, sonrasında ise Rus askeri birimleri köyleri boşaltarak Çerkes nüfusun çoğunu Karadeniz kıyılarına sürerek insanları Osmanlı topraklarına götüren gemilere bindirdiler. Bu siyasetin belli başlangıç ve bitiş noktaları varken – Rus hükümeti göçü yasakladıktan sonra mülteci akışı etkin şeklinde kesildi – ”Biz Çerkeslerin göç etmelerini istemedik, biz istemediğimiz halde gerçekleşti ” gibi sıkça rastlanan iddialar klasik inkar politikalarından başka bir şey değildir. İginç olan bir nokta daha var ki o da şudur: ”Etnik temizlik” kavramının sadece 1990′ lı yıllardan itibaren  kullanılmaya başlanmasına rağmen Rus memurlar 150 yıl önce Batı Kafkasya’da yürüttükleri siyaset süresince ”temizlemek” ve ”temizleme” gibi kelimeleri sıkça kullanmışlardır.
 
3. Yok etme fikri var mıydı? 
 
Burada hem dönemsel hem de siyasal bir ayrım yapmamız gerekiyor. Kırım savaşından önce Rus kaynaklarında azda olsa bir yok etme stratejisinden bahsedilir fakat kişisel öneriler seviyesinde kalır,  resmi devlet politikası halini almaz.  Yok etme planlarının erken bir örneğine aralıkçı (devrimci) Pavel Pestel’in yazılarında rastlayabiliriz: Pestel  1824 gibi erken bir dönemde ‘isyancı” Kuzey Kafkasya halklarının topraklarının boşaltılmasını önermişti. Daha çok marjinal olan insanlar tarafından savunulmuşsa da imha fikrinin Rus kolonyal toplumunda az çok yaygın bir fikir olduğunu tahmin edebiliriz.  Kırım savaşından sonra ise Rus kolonyal idaresinde şahinler üstünlük kazanmıştır ve radikal bir ”yeniden yerleşim” politikası geliştirilmiştir. D. A. Milyutin ve A. İ. Baryatinski tarafından sunulan projeyi değerlendiren devlet komisyonu tarafından proje Çerkeslerin toplu ölümüne denk geleceği için şiddetle kınandı fakat eleştirilen generallar asla öyle bir art niyetleri olmadıklarını iddia ettiler.  Bir yandan resmi belgelerde herhangi bir yok etme emiri bulunmazken   öbür yandanRus muhalefeti bu siyasetin Çerkeslerin imhasına denk geldiğini inanmışken uygulanan siyasetinin gerçek karakterini artık sadece dolaylı olarak anlayabiliriz. Resmi belgeler çoğu zaman örtülü bir dil kullanırken Rus general ve tarihçi Rostislav Fadeev daha açık sözler kullanıyordu. Fadeev Rus askeri siyasetini ”dağlıların öbür yarısının silah bırakması için yarısını yok etmek gerekliydi, ” sözleriyle karakterize eder. Burada Çerkeslerin fiziksel imhası asıl amaç gibi görünmese de bilinçli olarak kabul edilen bir araç olarak gözüküyor. Kültürel yok etme konusunda ise durum daha da net gözüküyor: Rus İmparatorluğu’ nun içinde kalan Çerkesler kültürlerini eskiden olduğu gibi devam ettiremeyeceklerdi, Rus kolonyal idaresi tarafından devletin ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirecekler hatta onlar küçük gruplara ayrılarak zamanla Rus nüfusuna asimile edileceklerdi.
 
4. Osmanlı’ya doğru göcün yerine sunulan ”alternatif” neydi?
 
Resmi söyleme göre Rus hükümetine boyun eğen Çerkesler bir seçim yapabilirlerdi, fakat bu ”alternatif” uluslararası gözlemcilere yönelik olarak sunuldu. Çerkesler’ in büyük bir kısmının Rus hükümeti tarafından sunulan şartları kabul edeceklerini hiç kimse beklemiyordu. Vaat edilen toprakların Çerkesler’ in hepsine yetmeyeceği ilk baştan belliydi. Kazak ailelere verilecek toprak Çerkes ailelere verilecek olşanın yaklaşık 10-12 katıydı. Ayrıca Çerkesler’ e ayrılan toprakların bir kısmı bataklıklar ve sağlıksız bölgelerden oluşuyordu. Bu şartları her şeye rağmen kabul eden az sayıda Çerkes küçük gruplar halinde Rus askeri yerleşimleri arasında ve Rus askeri gözetimi altında kalacaklardı. Rus asimilasyon politikalarına karşı çıkmak isteyen Çerkesler derhal bastırılacak ve yok edilecekti.
 
5. Planlama ne zaman ve nasıl yapıldı?
 
1828/29 öncesinden Rus hükümeti, rakibi Osmanlı ile ilişkilerini bozmamak için belli toprak talepleri dile getirmekten çekiniyordu. Bu sebeple Rus memurlar Kuzey Batı Kafkasya Halkları ile ‘temas’ kurmak ve onları kendilerine ‘yaklaştırmak’ istediklerini söylüyorlardı. Adrianopol Antlaşmasıyla birlikte Rusya’nın pozisyonu daha güçlü hale gelince hukuki bir çarpıtma sonucunda Batı Kafkasya’nın topraklarının kendi hakimiyetine geçtiğini iddia etti. O tarihten sonra Rus kolonyal aklı tarafından Batı Kafkasya’nın nasıl ele geçirilbileceği ve Çerkesler’in buna muhalefetinin nasıl sonlandırılabileceği ile ilgili birbirinden farklı alternatifler konuşulmaya başlandı. Sert bir stratejiyi savunan grup Kırım Savaşı ile değişen güç dengesini kullanıp kendi görüşlerini gerçekleştirmeye başladı. D.A. Milyutin savaş yeni başlamışken 1854 yılında ilk girişimini yapıp bir muhtıra sundu, bundan iki yıl sonra ise yani 1856′ da, daha detaylı olarak Çerkes-Kazak bir ”nüfus mübadelesi” öngören bir proje sundu. ”Şahin” ve ”güvercin” arasında tekrardan ortaya çıkan mücadelenin sonunda bu plan 1862’teÇar tarafından onaylandı. Böylelikle Rusya’nın Batı Kafkasya’taki etnik temizlik politikasının ve soykırımsal şiddetinin temelini oluşturuldu.
 
6. Rus tarafından hiç itiraz geldi mi?
 
Evet… Milyutin-Baryatinski’nin planı o zamanki standartlara göre bile kaçınılmaz değildi. Tam tersine bu tarz stratejileri fazla cahilce bulan ve bu yüzden reddeden bir çok Rus memur ve asker de vardı. 1829’tan itibaren iki ana kamp ortaya çıkmaya başladı. İkisinin görüşlerinin de emperyal ve etnosantrik olduğunu söyleyebiliriz. Ancak birisi salt askeri güçe, hızlı ve değiştirilemez sonuçlara öncelik verirken diğeri daha ”yumuşak” ve kademeli bir ”yaklaşım” öneriyordu. Mesela General N. N. Rayevski agresif Rus askeri siyasetini kınıyordu ve bunun yerinde Rus-Çerkes ekonomik ilişkilerin geliştirmesini öneriyordu. Milyutin-Baryatinski’nin projesine karşı sadece bireyler değil yukarıda bahsedilen devlet komisyonu dahi karşı çıkmıştı. Fakat Baryatinski ve Milyutin Çar’ın ailesi ile kişisel ilişkilerini kullanarak komisyonun siyasi ağırlığını yenebildi. Karar verildikten sonra bile eleştiriler bitmedi. R. Fadeyev’e göre, Milyutin-Baryatinski’nin planını sahada gerçekleştirmekle görevli olan General Sumarokov-Elston dahi mektuplarında sürekli yolları kaplıyan Çerkes donmuş cesetlerinden bahsederek Baryatinski ve Milyutin’in kampında olan General Evdokimov’u rahatsız etmişti. Tabi bir sürü itiraz da Rus sansürüne maruz kaldı. Bunlardan bazıları, Yakub Abramov’un Çerkeslerin kaderine sempati gösteren yazısı gibi unutulmadı, bir çoğu ise sonsuza dek kaybolmuş olabilir.
 
7. Uygulanan soykırım ne kadar merkezi bir siyasetti ve bundan kimler sorumluydu?
 
Bir yandan Kırım Savaşından sonra güçlü bir siyasal pozisyon kazanan, D.A. Milyutin, A. İ. Baryatinski ve N. İ. Yevdokimov gibi ”şahinler” çeşitli olan siyasal oyun içinde radikal bir kamp oluşturuyorlardı. Kafkasya’nın, Rusya’nın emperyal idaresinde çok özel bir yerinin olduğu, dolaysız Çar’ a bağlı olduğu bir gerçektir. Bunun yanında Kafkasya’da bulunan hırslı generallerin bazen bağımsız şeklinde hareket ettikleri de doğrudur. Her halükarda Çerkesler’ in felaketinden sorumlu olan kişileri Rus devlet yapılarından ayıramayız, yani Rusya’nın kolonyal suçunu tekil şahıslara yükleyemeyiz. Burada devlet kendisi sorumlu sayılmalıdır. Milyutin’ den başlarsak: O herhangi bir general değildi, Milyutin 1861′ te Savaş Bakanı olmuştu. Bir yıl sonra Çar kendisi onun planını okuyup onay verdi. Planın yerine getirilmesini de Çar’ ın kardeşi, Mihail Nikolayeviç Kafkasya’ya gidip denetlemişti.  Daha önceki on yıllarda da Rus Çarları hep “hızlı” ve “kesin” askeri ”çözümlere” öncelik vermişti. Rus devlet kurumlarının içinde tartışmalar ve gerginlikler yaşamışsa bile, 1860′ lı yıllarda da Çerkesler’ e uygulanan terör ve soykırımsal şiddet devlet tarafından onaylanmış ve onun kontrolün altında gerçekleştirilmiştir.
 
8. ”Göç” ya da ”sürgün” demek yanlış olur mu ? 
 
Hayır… ”Göç” ve ”Sürgün” terimleri yine kullanılabilir, fakat hangi amaçla kullandığına çok dikkat edilmelidir. Bu ıki kavram tarih yazımında sık sık inkârcı anlatımlarda rastlanabilir. Rus kolonyal yönetimi Çerkesler’ in dini sebeplerle ”göç” ettiklerini iddia etmiştir. Sonraki dönemlerde ise Rus merkezi bakışını benimseyen tarihçiler ”muhacirstvo” başlığı altında bu inkar politikasına devam ettirdiler. Buna rağmen Göç ya da Sürgün kavramlarını kullanmak istersek, Çerkesler’ in göçünün ”zorunlu göç” kategorisine düştüğü vurgulanmalı ayrıca basit bir nüfus mübadelesi olmadığı, soykırımsal şiddete yol açtığı söylenmelidir. ”Göç” kavramı bazı bilimsel karşılaştırmalarda da faydalı olabilir, çünkü Rus kolonyal tarih anlatımlarını sorgulama potansiyeli vardır:nihayet ”kendi isteğiyle” memleketini terk eden Kuzey Kafkasyalıların çoğu bunu bir kapris yüzünden yapmamıştır. Mesela Çerkesler gibi Rus ordusu tarafından Osmanlı topraklarına zorla gönderilmemişse de Nogaylar, Rus devletinin askeri, siyasal ve ekonomik baskısı sonucunda “göç” kararını vermişlerdir. Ondan ”istemli” göç ve ”zorunlu” göç/ soykırım ayrıştırması bazı durumlarda yanıltıcı olabilir ve bu hareketlerin ortak noktalarını ve sebeplerini örter.
 
9. Uygulanan siyasetin bilimsel bir altyapısı var mıydı?
 
Soykırımın ana modeli Holokost olup, soykırım araştırmalarında sözde ”bilimsel” ırkçılık önemli bir yer tutuyor. Bilim Nazilerin ideolojik altyapısını hazırlamıştı ve onların ”ırk düşmanlarını” fiziksel olarak yok etmesini doğruluyordu. Acaba bilimsel ırkçılığın gelişmediği dönemlerde yani daha erken dönemlerde yer alan kolonyal soykırımlarda bu tarz bilimsel açıklama ve doğrulama yok muydu? Charles Darwin’ in ”Türlerin Kökeni” adında henüz 1859′ da yayınladığı ve Rusya’da pek tutulmamasına rağmen Rusya’da da başka kolonyal devletlerdeki gibi evrimci fikirler yaygındı. Onlara göre sözde geride kalmış halklar yavaşça ölecekti, buna karşılık gelişmiş toplumlar ise insanlığın geleceğini belirleyecekti. Bu tarz fikirler kolonyal çevrelerde yaygındı ve yok etme kampanyalarının  doğrulanması  için sıkça kullanıldı. 
 
Buna  Rusya bağlamında rastlamak da mümkündür. Bunun dışında Ruslar, Çerkesler’ in yok olması gereğini ortaya koymak ve onların kültürlerini sürdürülmez göstermek için ilginç bir teoriye daha başvurdular: Çariçe Büyük Katerina tarafından Rusya’da getirilen “iklim teorisi”ne… Aydınlanma felsefecilere göre halklar arasındaki kültürel, karakteriksel ve ruhsal farklıklar coğrafi şartlardan kaynaklanıyordu ve peyzajın karakteri insanların karakterine yansıtıyordu. Buna göre dağlarda yaşayan insanlar hep özgürlük sever, savaşçı, kaba ve inatçı olurdu. Rus etnograflar ve askerler bu teoriyi kullanarak Çerkes ”dağlıları”nın asla değişmeyeceklerini ve kolonyal düzene asla uymayacaklarını iddia ettiler. Çerkesler’ i ”insanlığın gelişimi” için dağlarından çıkartmayı ya da yok etmeyi, tarihin normal – kaçınılmaz bir seyri olarak gösterebildiler. Buradan Rus kolonyalizmi bağlamında genetik determinizm yokken de etnik özcülüğe yol açan coğrafi/çevresel determinizm vardı diyebiliriz.
 
10. Batı Kafkasya ve Çerkesler niye kurban olarak seçildi?
 
”Muhacir” başlığı altında anlatılan örtülü tarih versiyonlarının aksine Batı Kafkasya’da dinin savaşa etkisi belirleyici değildi. Tabii ki Çerkesler’ e karşı vahşice uygulamalar oryantalist bir ortamda gerçekleştirildi ve Hristiyan-Müslüman karşıtlığı çerçevesinde algılandı ancak Rus reel politiğine baktığımızda durum oldukça farklı görünüyor. Çerkesler nispeten geç ve yüzeysel şeklinde Müslümanlaştırıldı ayrıca İslam’dan daha çok etkilenmiş halklar aynı şeklinde Rus soykırımsal şiddetine maruz kalmadılar. Rus kolonyal devleti için Çerkesler’ in merkezi olmayan siyasal organizasyonu büyük bir sıkıntı yaratıyordu. Bu anlamda Çeçenlerle baş etmek daha kolaydı, onların önderi Şamil silahlarını bırakmak zorunda kaldığı anda kendilerini merkezi şekilde organize etmiş Çeçenlerin direnci de büyük ölçüde çöktü. Batı Kafkasya’ da ise Ruslar kabile kabile köy köy halkı kendilerine bağımlı kılmalıydı. Bu şekilde halkın kendisine karşı olan savaşlar genel olarak kolayca imha savaşına dönüşürler. Savaş ”gerekçeleri” ne bakmazsak çok önemli bir etken daha var ki bu da Çerkesler’ in yaşadığı bölgenin coğrafi konumu… Batı Kafkasya’ nın toprakları çok verimliydi ve iklimi ılımandı. Bölge bu özellikleriyle iskân edilerek sömürge olabilme özelliğiyle de Rus devlet adamların dikkatini çekmişti. İskanı sömürgelerin ortak karakteristiği olarak öne sürersek bu da kolonizatörlerin toprakları ”boş” olarak istemelerini gerektiri. Son olarak o günkü şartlarda başka bir konumda bütün bir bölgeyi boşaltmak olanaksızdı çünkü lojistik imkanlar hala eksikti..Karadeniz kıyısına yakın bölgelerde kolonizatörler, istenmeyen nüfustan onları gemilere bindirip nispeten kolay, hızlı ve güvenli bir şeklinde kurtulabilirdi. Söz konusu Doğu Kafkasya olduğunda, oradaki halklara da Rusya’ nın aynı siyaseti uygulama planları vardı fakat Rus yönetimi onları orada gerçekleştiremedi ya da sadece çok daha küçük ölçüde gerçekleştirebildi: Toprak yollar üzerinde o günün şartlarında bütün bir halkı sürgüne gönderecek taşıma araçları yoktu Rusya’nın. Ancak Stalin döneminde, tren yolları Kafkasya’ya ulaştığında ve büyük kamyonlar insanları tren istasyonlarına  götürebildiklerinde, Doğu Kafkasya’da da toplu sürgünler gerçekleştirildi.
 
***
 
İrma Kreiten'in makalesinin aslına aşağıdaki linkten ulaşılabilir...