Bapîroz / Mübarek Duman

06.10.2020

Senenin tam da bu vakitlerinde kışlık ihtiyaçlar hazırlanırdı bizim köyde ve civar köylerde. Bir müddet sonra yağmaya başlayacak karlarla birlikte köyün dış dünya ile bütün bağlantıları kesiliyordu çünkü. Aşağı yukarı altı aylık bir mahpusluk demekti bu da. Bu yüzden çocukluğumda en çok duyduğum söz “tevdîr” (tedbir) idi. Tedbir derken aklınıza sadece un, yağ, peynir, pekmez, tuz, şeker, çay gibi temel ihtiyaç maddeleri ya da hayvanlar için ot, saman vs gelmesin. Bizim evle birlikte başka birçok evde buna bir de kışlık tütün eklenirdi. Kaçakçı Nûriyê Licî (Liceli Nuri) tam da bu zamanlarda birkaç katır yükü kaçak tütünle çıkagelirdi. Babam ondan kış boyunca yetecek kadar tütün alır uygun bir yerde saklardı. Bir de bu tütünü sardıkları üzerinde Arapça bir şeyler yazılı sigara kağıdı. Kağıtlar bitince dedem üzerinde Arapça yazılar bulunan kapaklarını babaanneme verir, o da duvardaki bir deliğe koyardı üç kere öpüp alnına koyduktan sonra. Tütünü içen dedemdi. “Tirakî” (tiryaki) idi. Dedem sigara kağıdına “Bapîroz” derdi. Papirüsün kağıt demek olduğunu öğreninceye kadar ben onun Kürtçe bir kelime olarak “mübarek duman” anlamına geldiğini sanıyordum. Dedem tütünü bir kutsal ritüel havasında içerdi çünkü. Tütünü bittiği zaman resmen sinir küpü olurdu. Bu yüzden babam ve amcalarım onun tütününün tükenmemesi için önceden her türlü tedbiri alırlardı. Tütünü bitmişse dedemin öfkesinin karşısında durmak mümkün olmazdı. Hatta bazen beklenmedik şekilde öfkelenmişse babaannem hemen sorardı. “Çi bû, titûna te xilas bû?” (Ne oldu, tütünün mü bitti?) derdi. Çünkü sair zamanlarda son derece halim selim bir adamdı rahmetli.

 

Bir gün tütün yüzünden dedemin fena halde hışmına uğradım. Köyden epey uzakta bir tarlamız vardı. Sulak bir yerdeydi. Bu yüzden oraya şeker pancarı ekerdi babam. Bugünkü gibi modern tarım araçları olmadığı için ekimi, sökümü, çapası insan gücüyle yapılırdı. Yine tam da bu zamanlardı şeker pancarını söküyorduk. Dedem her sabah evden çıkarken tabakasını tütün doldurur ben, kardeşlerim ve halam birlikte tarlaya giderdik. Akşama kadar yetiyordu bir tabaka tütün dedeme. Benim vazifem kağnı arabasına koştuğumuz öküzleri otlatmaktı o civarlarda. Dedem kürekle pancarı söküyor, kardeşlerim ve halam da toplayıp kağnıya yüklüyorlardı. Akşam eve götürürdük. Öküzler öğlen sıcağında oldukları yerde geviş getiriyorlardı. Ben de kağnının tekerinin gölgesine sığınmıştım. Dedemin kağnının üstüne bıraktığı ceketini katlayıp yastık yapmak istedim. O sırada tütün tabakası cebinden kaydı. Havada tutmaya çalıştım. Elime çarpan tabakanın ağzı açıldı ve bütün tütün havaya savruldu. Dedem cebine koyarken ağzını tam kapatmamış olacaktı. Tabi ben hemen öküzleri oradan uzaklaştırarak tabakanın başına gelenlerden haberimin olmadığı numarasına yatmaya çalıştım. Kaçın kurası dedem, yutar mı? Uzaktan bağırdı, “Te çi kir?” (ne yaptın sen?) Ceketi kurcaladığımı görmüştü demek. Öfkesini bildiğim için öküzleri bırakıp kaçmaya başladım. Kağnının yanına gelip yerdeki boş tabakayı gören dedem, bir elinde kürek, öbür eli böğründe, ben şimdi akşama kadar ne yapacağım der gibi arkamdan bakıyordu. Nasıl akşamı etti bilmiyorum ama bir iki gün yanına yaklaşamadım.

 

Bir sene aynı tarlaya yonca ekmiştik. Babam bir yere gitmişti. Yetmiş beş yaşında olmasına rağmen gücü kuvveti yerinde olan dedem tırpanı almış yoncayı biçiyordu. Benle ablam da biçilen otları topluyorduk. Ara sıra taze biçilen otların üzerine oturur, tabakasını açar, parmaklarının arasına ustaca yerleştirdiği bapîroza tütünü zevkle yerleştirir, yine ustaca sardıktan sonra keyifle içerdi cıgarasını. Öğlene doğru eve geldik. Ben hemen köylü çocuklarla birlikte köyün arkasındaki derede yüzmeye koştum. Neden sonra eve döndüğümde evimizin önünün kalabalık olduğunu gördüm. Dedemi bir arabaya bindirip Erciş’e, doktora götürüyorlardı. Evimizin biraz ilerisindeki yolda koyunlarımızı meraya salarken acemi birinin sürdüğü traktörün altında kalmış. Ertesi gün dedemin vefat haberi geldi.

 

Taziyesi günlerce sürdü. Köyümüzün değişmez kır bekçisi Sofî Mihemed dedemle ilgili bir anısını anlattı. Bir gün, dedi, araziyi kontrole gidiyordum. Mahir amca arpaya suyu vermiş, küreğini başının yanına dikerek uyuya kalmıştı. Yanaştım yanına, bayağı yorgun olacak ki beni fark etmedi. Başının yanındaki tütün tabakasını açtım, içindeki bütün tütünü kendi tabakama boşalttım ve uzaklaştım. Birkaç saat mıntıkayı dolaşıp köye döndüm. Mahir amcanın yanından geçecektim. Bir yandan da korkuyordum. Baktım bir elinde küreği, öbür eli böğründe yolun tam ortasında beni bekliyor. Eyvah, dedim, demek ki anlamış. Tam affet beni Mahir amca, kusuruma bakma diyecektim ki o söze başladı. Sabah gelirken tabakama tütün koymayı unutmuşlar. Varsa sende bir sigara ver bana, dedi. Açtım tabakamı buyur dedim. Bir tane sardı, cebinden çıkardığı muhtar çakmağıyla yaktı. Yüzüne kan gelmişti. Ben, Mahir amca kendi malın gibi, birkaç tane daha sar, dedim.  Olmaz, dedi, sen bayır bucak dolaşacaksın, ben birazdan eve giderim. Öfkesinden korktuğum için bu hadiseyi ona hiç açamadım, helallik alamadım diye de ekledi. Sonra babama döndü, ondan helallik alamadım, ama sen oğlu olarak bana helal et dedi.

 

Sofî Mihemed aynı zamanda çîrokbêjdi (masal anlatan). Kışın akşamları bizim eve gelir, bize ve onun geldiğini haber alan komşulara gece yarısına kadar çîrok anlatırdı. Dedem, çîrokların hatırına sofî Mihemed’in önüne tabakasını koyardı. Sofî Mihemed peş peşe yakardı sigaraları. Konuşurken o güzel kelimeler o mübarek dumanın sırtına binmiş cengaverler gibi çıkardı ağzından.

 

Sofî Mihemed, yamaçtaki çayırı biçerken bir ara oturur, bir cigara yakar. Sonra tırpanını alıp otları biçmeye başlar. Bir iki adım attıktan sonra olduğu yere yığılır. Kalp krizi. Yanında olan kızı anlatmıştı.

 

Pek de mübarek/pîroz bir duman olmadığını nereden bileceklerdi.