Başmürettip Yunus Efendi’nin gözyaşları

18.08.2020

Mürettip; tertip eden, sıraya koyan demek.

 

Bu kelimenin matbuat alemindeki mânâsı ise dizgici…

 

Orta yaşlılar belki bilir ama gençler; mesela Ankara ilinin, Keçiören ilçesinin, Basınevleri Mahallesi’nde Mürettip Sokak’ta oturan bir genç, bu ismin ne demek olduğundan haberdar mıdır acaba?

 

Mürettipler, matbaalarda bu iş için ayrılan yerde, mürettiphanede yazıları kurşun harflerle dizerler. Herhangi bir yanlış dizgi yapılırsa bu mürettip hatasıdır. Düzeltme işine tashih, bu işi yapana ise musahhih denilen o yıllarda musahhihin gözünden kaçan bir harfin nelere yol açtığını gösteren bir hadise anlatılır:

 

Abdullah Cevdet yolda rastladığı Süleyman Nazif’e:  “Sorma üstad başıma geleni” demiş. “Şiirimdeki ‘ben bu milletin öksüzüyüm’ mısraı dergide ‘ben bu milletin öküzüyüm’ diye çıkmış. Hata-i mürettip.”

 

Süleyman Nazif cevap vermiş: “Ona hata-i mürettip değil, savab-ı mürettip derler.”

 

Şimdi ne mürettip kaldı, ne mürettiphane, ne de musahhih…

 

Hatalarıyla sevaplarıyla başka bir aleme göç ettiler.

 

Yusuf Ziya Ortaç, gazetecilik hatıralarını anlattığı Bizim Yokuş adlı kitabında “size bir meslek sevdalısını tanıtmak isterim” diyerek Başmürettip Yunus Efendi’den bahseder:

 

İş başına geldi mi, ceketi asar ve toprak rengi boy önlüğünü takardı. Tezgâh başında kahve içtğini, sigara tüttürdüğünü hiç görmedim. Boş durmaz, pensleri sayar, kumpasları temizler, tekneleri düzeltir, pirinç çizgi takımlarını siler, başlıkları istif eder, yapacak bir iş bulurdu mutlaka…

 

Kısaya yakın orta boylu, kırçıl saçları tıraş makinesi ile kesilmiş Başmürettip Yunus Efendi yanında çalışanlara karşı son derece sert bir adamdır. Ağzını bozmaz, küfür etmez ama tokadı da esirgemez çıraklarından.

 

Yusuf Ziya Bey, bir öğle vakti bu sert adamı tezgâhının başında, hasır iskemlesine yığılmış, hıçkıra hıçkıra ağlarken bulur.

 

Başı avuçlarının arasında kıpkırmızı idi:

 

- Öldüüü!... Öldüüü!...

 

Dizlerini dövüyor, kafasını yumrukluyordu gözyaşları içinde…

 

Herkes susuyordu. İşleyen makineler bile seslerini kısmıştı biraz…

 

Önce uzaktan korka korka baktım bu perişan insana… Sonra, ağır ağır yaklaştım, yarı kucaklayarak, sırtını yanaklarını okşamıya başladım:

 

- Yunus efendiciğim… Canım… Sus… Sâkin ol biraz… Senin gibi bir erkeğe yakışır mı bu?...

 

Maşrapasına su doldurup uzattım:

 

- İç bir yudum… İç… Ne var?... Kim öldü?… Kim?... Efendim?...

 

Yüzü kırışık içinde, alt dudağını büke büke:

 

- Bu meslek!... Bu meslek!... demez mi?..

 

Şuymuş mesele: Yardımcısı, çizgilerden bir başlık hazırlamış. Köşeler vardır bu çizgileri bağlayan, küçücük… Mini mini bir yuvarlak, ortası noktalı bir yuvarlak, ufacık bir dörtgen, ortası noktalı bir dörtgen… İşte başlık çerçevesini hazırlayan genç, üç tanesini noktalı yuvarlak, bir tanesini de noktasız koymuş… Ama bunu okuyucu görmez, bunu meslekten olanlar bile görmez… Bunu, Yunus efendi gibi işinin âşığı bir meslek sevdalısı görür ancak!

 

Unutulan bir nokta için bu meslek öldü diye ağlayan Başmürettip Yunus Efendi bugünleri görseydi neler olurdu acaba?