Başörtüsü, ilkeler, suistimaller, korkular ve mazeret

03.01.2021

Rejim kurulduğundan bu yana “sistemin açtığı yaralardan, sosyal fay hatlarından, bunların nasıl körüklendiğinden” söz ederiz ama çözüme dönük adımlar atılması teklifi bizde korkulara sebebiyet verir. Özgüvensizlik mi, -sözde- gerçekler dünyasından kopmamak mı bilinmez ama “böyle gelmiş böyle gider” nakaratı şuuraltını beslemeye devam eder.

 

İdeolojik kimliklere bölüp parçalayan iklimi sistem beslemiştir ama buradan çıkış yolları aramaktansa verili durumu kabullenen bir tercihin içine sığınırız. Sığındığımız alanın korunaklı olduğunu da düşleriz. “Bizden olmayanlar”ın günah galerileri listesini de ortaya döktük mü tamamdır işte. Haklılığın bundan ala ispatı mı olur? O yüzden karşı cenahlardan bu listeyi onaylayan çıkışlar geldiğinde keyfimize diyecek yoktur. Çünkü kimliksel endişelerimizi bu sayede güncelleriz. Tarihte falan kalmamıştır yahu; gün gibi ortadadır. Kimsenin değişeceği falan yoktur. Benim de iklimi değiştirme, ıslah etme adına sorumluluk almama gerek yoktur. Bu konuda tedric falan da gözetmeyiz: Tarihle yüzleşme isteriz, nedamet isteriz, “sahici” itiraflar bekleriz! Gerçekten bekler miyiz, aslında o da bir parça şüpheli! Zira bunu bekleyen, niyetini, üslubunu, tarzını buna göre belirler; “bu işe bir el de biz atalım” diyecek olanları susturmaya çalışmaz.

 

İşte bu yüzden hiç de ilginç olmayan, tam da beklenen gelişme Fikri Sağlar ve Recep Tayyip Erdoğan’ın sözlerinin birbirini beslemesi, saflaşmayı korumasıdır. Sağlar, Türkiye’nin sistem tarafından ayrıştırılmış “makbul olan-olmayan” kodlarının aynen korunması taraftarıdır ve aslında asıl karın ağrısı da Kılıçdaroğlu’dur. Zira diğer hedef zaten çantada kekliktir. Kendisi bu konuda yalnız olmadığını düşünmektedir.

 

Erdoğan da her ne kadar ona iki cümleyle göndermede bulunup “fosilleşmiş” muamelesi yapsa da, onun da asıl derdi Kılıçdaroğlu’dur. Kılıçdaroğlu’nun uzunca bir süredir CHP içinde tartışılan muhafazakar camiaya açılma siyasetidir. “Konu mankeni” dediği hanımın Kılıçdaroğlu ile yanyana görünmesi, meseleye inandığını söylediği dinin barışçıl şiarları ve hedefleri ekseninde baksa olumlu görülmesi gerekirken, siyaseten kayıp-kazanım düzleminde değerlendirdiği için öfkelendirmiş, endişeye sevketmiştir. Kılıçdaroğlu’nun Fikri Sağlar zihniyetine eleştiri getirmesi, kendi durduğu pozisyon açısından bir risktir. Asıl bizi endişeye sevketmesi gereken ise onun bunu böyle görmesinden öte, kendisine destek veren cenahlarda da konunun bu düzlemde değerlendirilmesidir.

 

Şimdi tablo bu minvalde iken, elin gavurunun bile hakkında “Fıkıh Medeniyeti” diye kitaplar yazdığı İslam’ın asıl derdinin toplumun tüm kesimlerini birarada barışçıl düzlemde yaşatma olduğunu söylemenin müslüman mahallesinde bile değeri nedir? Adı üstünde “Hukuk Medeniyeti”. Bu bir iddia değil, yaşanmışlıklar üzerine konmuş bir mim.

 

İslam sizden “Biz bunların cemaziyelevvelini biliriz” demenizi mi bekler, yoksa makasıdüşşeria’yı medeni gelişmeler eşliğinde kavileştirmenizi sağlayacak gayretleri sizin ortaya koymanızı mı? Sistemin “makbul olan-olmayan” ayrımında oluşturduğu ve kitleselleştirdiği büyüyü bozup ilkeler düzleminde gayretkeş olmanızı mı?

 

Fe Eyne Tezhebun?     

 

Diğer bir husus da şudur: Kılıçdaroğlu’nun samimiyetsizliğini ispat mıdır aslolan, yoksa Erdoğan’ın ve kendimizin “Fe eyne tezhebun?” (Nereye bu gidiş?) sorusuna muhatap olmamızı sağlamak mıdır?

 

Bugün, “sizden olmayan” insanlara “28 Şubat’ta, yüksek endişelere kapılanlar hiç de haksız çıkmamışlardır. Bakın işte, Erdoğan eliyle otoriter bir din devletine doğru ilerlemekteyiz! Bunca hukuksuzluk ve yolsuzluk, bunları örtmek için kullanılan dini simgeler bize başka ne söylemektedir ki.” dedirten; dindar insanlar eliyle yaygınlaşan haksızlıklara ve bunları dini umdelerle meşrulaştırma gayretlerine (ya da olan bitene dindar kesimlerin lal kesilmelerine) bakıp, gri alana doğru kayan AK Parti tabanında bile “Cumhuriyet döneminde yapılanlar çok da yanlış değilmiş!” zihniyetine sürükleyen icraat ve dönüşümlerin neler olduğunu sorgulamak değil midir aslolan?

 

Fikri Sağlar zihniyetinde olanlarla mücadelede ahlaki pozisyonu koruyabilmek için önce kendi cephemizde olan bitene odaklanmak gerekmez mi? Keşke Fikri Sağlar gibilere “Faşist”, “insan hakları bilmez, tanımaz” dediğimizde meselemiz kolayca hallolabilse. Onun köhnemiş “başörtü-türban” ayrımına giderek insanların varoluş sebebine saldırmasının, “türbanlı”nın adaleti dağıtamayacağına inanmasının, ona güvenmediğini izhar etmesinin şuuraltı elbette adalet arayışı falan değil. Dindar olanın ideolojik-tarafgir olacağını ima eden şuuraltının bir hayat görüşü/ideolojiye sahip olan herkesin zaten tarafgir olacağı/olduğu, dolayısıyla önerme ve çıkarsamasındaki endişenin tüm kesimler için geçerli olduğunu bilmemesi imkansızdır. Bu açıdan derdinin evrensel ilkelerin ikamesi, adalet-ahlak ilişkisi olmadığı çok açıktır. Cumhuriyet tarihi de bu tarafgirlik ve “hukuki pozitivizm”in bolca örnekleriyle doludur. Tersi örnekler tamamen kişisel ve tarihin tozlu raflarında unutulup gitmiştir. Ama ona olan öfkemiz başörtülü ya da değil bugün iktidar konumunda olanların, Meclis’te hak ihlalleri konusunda kategorik retçi tutum almış olanların, (konumuz madem ki başörtüsü) binlerce başörtülü dindar insana reva gördükleri muamelenin de yine başörtülü-dindar insanlar tarafından onaylandığı, savunulduğu bir atmosferin nasıl oluştuğunu sorgulamamızı engellememeli.

 

Hukuksuzluğa yol verenin dindar olan-olmayan, mağdur olanın da dindar olan-olmayan diye ayrılmadığını/ayrılmayacağını belirtmek bile abestir ama bugünün Türkiye’sinden yüzdesi yüksek olan da budur. Lakin zımnen “makbul başörtülü-makbul olmayan başörtülü” ayrımının da demonize etmekle başladığını not düşmek gerek. Kılıçdaroğlu’nun yanındakiler “konu mankeni”, cezaevlerindekiler “Fetö üyeleri” ama bunların karşısında Perinçekgillerle birlikte ulusalcı ittifakı oluşturmuş olanlar “makbul olanlar” ayrımı da bir vakıa. Demek ki burada meselemiz dindarlık da değil. Bizden olan-olmayan; bize kazandırıp-kaybettiren meselesi.

 

Bu tablonun en kötü tarafı da aynı zamanda “bizden olanlar”ın kurallarla oynayarak ya da saydam olmayan, hesap vermeyen denetimsiz ilişkilerle gerçekleştirdikleri yolsuzlukları “ganimet” gibi gören zihin yapısında. Ganimet gibi görmese de, boynunu büküp, dilini büzüştürüp, kimliksel kayıpların yaşanmaması, “düşmanın güçlenmemesi” adına buna göz yuman bir dindarlığın İslam çerçevesinde kendisine yer bulabildiği zannının körüklenmesi. Ve bu kötü örnekliğin faturasını yanlış biçimde “din”e kesen yönelim karşısında verilebilecek onca cevabın, başlarını kuma gömenler yüzünden kadük kalması.

 

Acaba bugün gönül rahatlığıyla “Tek Parti döneminde de, 28 Şubat ikliminde de değiliz” diyebiliyor muyuz! Her ikisi de birileri için geçerli. Hem de öyle böyle azınlık falan değil, bir hayli geniş kesimlere göre. Eğer görmek istersek bize göre de öyle. Görüp de konuşmak, ses vermek istersek malzeme de çok.

 

Affınıza sığınarak, terkibi çirkin bulmakla birlikte bir empati gayreti adına kullanmak zorunda kaldığımızı baştan ifade ederek şununla bitireyim: Eğer meselemiz konu mankenleri ve gerçek kişiler ayrımı ise, bu ayrıma bir de Perinçekgiller’in gözünden bakalım öyleyse. Perinçekgiller’in meyvelerini devşirdikleri, baharını yaşadıkları bu dönemde, adalet nezdinde ‘başörtülü dindar’ milletvekilleri “konu mankeni”; gerçekler ise ters kelepçelerle evlerinden alınıp götürülen, çıplak aramalara maruz kalan, saçma sapan siyasi kriterlerle örgüt üyeliğinden mahkumiyetler alan, işlerinden hukuksuzca ihraç edilip açlığa mahkum edilmiş insanlardır!

 

Eğer ‘başörtülü ve dindar’ vekiller başta olmak üzere, yardım faaliyetleri konusunda dünyada birinci sırada yer alan İslami STK’lar İslam’ın hakiki şiarları ve evrensel hukuk normlarını ikame etme adına doğru yerde konumlansalar, gereken tepkileri verseler, “iyiliği emredip kötülüğü nehyetme” misyonunu bihakkın yerine getirebilselerdi, hiç de yalnız olmayan Fikri Sağlar gibiler bu derece pervasız, fütursuz, hakkaniyetsiz biçimde başlarını çıkarıp örgütlü kötülük yıllarının faşizan zihniyetini dillerine dolayabilirler miydi?

 

Sağlar’ın faşizan dejavusü bir yana, ama “bizden olmayanlar”ın çerçevesi haklı zeminlere dayanan çıkışlarıyla ilgili, ne zaman aklımızı başımıza devişirip söyleyene değil de söyletene bakma cesaretini kuşanabileceğiz acaba? Bunu anlamak için daha kaç defa başımızı duvarlara toslamak gerekecek? “Biz”in biz olmaktan çıktığını ne zaman kavrayabileceğiz! Eğer “o ‘biz’ biz değiliz” diyorsak, bunun ispatına dönük bir adil şahitliği ne zaman kuşanmayı düşünüyoruz? Değerlerimizin o “biz olmaktan çıkanlar” tarafından gözlerimizin önünde çer çöp edilmesine ne zamana kadar tahammül göstereceğiz?

 

“Bizim giderilip yerimize başka toplulukların getirilmesi” yasasına iman etmiş olanlar, boşuna “korkularını” sürece mazeret kılmasınlar. “Mazeret” olabilecek hususlar, sırtını Hakka ve ilkelerine dayayıp kendini ortaya koyduğun şahitliklerdir.

 

“Umulur ki öğüt alırlar” diye seslenemeyenlerin, ‘hesap günü’ bahane edecekleri “korkular” mazeret olur mu acaba?