Bazen…

14.10.2020

Alıp başını “çok uzaklar” denilen yere gidesi gelir bazen insanın. Yeni ufuklara yelken açmak, hiç bilmediği coğrafyalarda hiç tanımadığı insanlara dokunup hikayelerini dinlemek ister. O yerlerde güneşin daha farklı ve parlak doğduğunu, gökyüzü mavisinin daha sarmalayıcı ve denizlerinin açık ara engin, toprağının kıyaslanmaz derecede cömert, yeşilinin ise çok ileri ölçüde kuşatıcı olduğu hayalini kurar.

 

Bazen ne varsa sırtında insan, heybesinde ne biriktirmişse acıdan, sancıdan, hüzün ve yorgunluktan, ya da tüm sanrısal mutluluklardan bir hamlede devirip sıyrılmak ister. Yeniden başlayabilmek, bir fırsat daha yakalayabilmek, yanlış ve boşa yaşanmışlıkların veya özlenip de yaşanamamışlıkların üstünü bir kalemde çizip, hiç ansıtmayacak bir unutkanlığın girdabında varsaydığı biteviye mutluluklar diyarına firar etmek ister…

 

Nereye varacağı belirsiz mücadeleler; rutin, sıkıcı ve huzursuzluk pınarı günlük ajandalar, canhıraş tepişmeler, sınırsız güç sevicilikleri, yoğun gerilimler, ömür törpüsü didişmeler ve bir damla huzura duyulan acil yardım çağrılarıyla yuvarlanılıp gidilen, adına da hayat denilen bir döngü ve kıpkızıl ölümler…

 

Neden burada olduğu problemini çözememişliğinin üstüne çöreklendirdiği ağırlıklar altında bir yandan ezilirken, diğer yandan otobüse yetişmeye ve edindiği yeni evin veya mobilyaların taksitlerini gününde ödemeye uğraşan insan, bazen tüm bu karmaşadan sıyrılmak ve  ”medeniyetin” her yanını kuşatmış devasa kollarından kurtulup, kendisini ilkelin pür temizliğine koyuvermek ister.

 

Bazen varoluşsal gerçekliği yeniden tanımlamak ister insan, ya da bunu yapamayacak derecede kopup, kontrolsüz aklın ruhunu sürüklediği başka mecralarda kurtuluşu aramaya yönelir.  Her dönüp geri geldiğinde ise bulduğu dünyanın, giderken bıraktığı aynı rezil dünya olduğunu görünce, hiçbir zaman aidiyet hissedemediği bu boyuttan elinden geldiğince kaçmayı yeğler.

 

”Tanrım neden böyle?” sorusuna bulamadığı cevaplar karşısında zamanlı tutsaklığına rıza göstermek zorunda kalan insan, bir fırsatını kollamaktan asla vazgeçmez. Her ne kadar bu esaretin sınırlı olduğunu biliyor olsa da, kaçınılmaz finalden önce son bir çıkış yakalayıp, hayalindeki cennet ülkeye yaşam gözüyle hicret edebilmeyi ister.

 

Esasen tüm kavgası ait olmadığı bu yeryüzüyledir de, bazen farkına varamaz insan. Egemenin dayattığı, ruhlarını ve akıllarını tahakküm altına aldığı biçimiyle adaletsiz bir yaşamın dayanılmaz ağırlığı karşısında aslına rücu etmenin yollarını arar ve çözümsüzlük uzadıkça, kendini savurarak gerçekte ait olduğu yeri bulmaya çalışır durur insan.

 

Tüm bunlar sanırım içinde yaratıldığımız ve sonra sürgün edildiğimiz cennetin ruh genetiğimizde bıraktığı özlemlerle ilişkilidir ve bir an önce oraya geri dönmeye çalışır insan. Kavuşamadıkça da huzursuzlanır, endişelenir ve biçare dünyada ona erişmeye çalışır nafile.

 

Ve bazen…  Biz bu derin felsefi anlam arayışlarıyla buralarda oyalaşırken… Bir cennet, bu düşünsel serüvenlere hiç giremeden öldürülen binlerce masum Ortadoğulu çocuğun gözlerindeki kanı silip bağrına basar ve faturasını bizlerin de üyesi bulunduğu tüm insanlığın günah defterine tek tek işler…

 

Selam ve esenlikler….