Ben ölsem o çocuğu asla unutmam!

01.02.2020

“Eşimin sadece ayağının üstüne kapı felan düşmüştü. Ama ben komple belden aşağı betonların arasındaydım. Ve o Mahmut dediğim çocuk... Hani biz Suriyelilere taş atarız ya... O çocuk tırnaklarıyla kazıya kazıya elleri paramparça beni ordan çıkardı. Yani ben ölsem o çocuğu asla unutmam. Ben burdan (hastaneden) ilk çıktığım zaman da onu arayıp bulacam. AFAD ekiplerinden değildi, sivil olarak gelmişti. Ve o, ben çıkana kadar tırnaklarıyla kazıyıp beni ordan çıkardı.”
 
 
Bu satırların kahramanı o!
 
 
Mahmut!
 
 
Türkiye onu “Suriyeli Mahmut” olarak tanıdı.
 
 
Tam adı Mahmud Abdulbâsid El-Osman.
 
 
Fırat Üniversitesi Makina Mühendisliği’nde okuyor. Ailesi Suriye savaşında darmadağın oldu. Annesi halen Suriye’de. Annesini Hama’dan Türkiye’ye getirmeye çalışıyor fakat bunu henüz başaramadı.
 
 
Elazığ’da hem çalışıp hem okuyan Mahmut, o gün işten çıkıp spor salonuna gittiği sırada deprem oluyor. Sarsıntı anında spor salonunda olan Mahmut, sarsıntı geçtiği an “belki yardıma muhtaç birileri vardır” düşüncesiyle dışarı çıkıyor.
 
 
Sürsürü Mahallesi’nde göçüğün olduğu alanda gelişigüzel etrafa seslenmeye başlıyor. Göçük altında İnsanların sesini duyuyor. O an ilk aklına gelen elleriyle kazımak oluyor. O da kazmaya başlıyor ama oldukça derin olduğunu fark edince çevreden yardım almak üzere dışarı fırlıyor. Bir kaç genç bularak enkaz başına geri geliyor ve tırnaklarıyla göçüğü eşelemeye devam ediyor.
 
 
Uzun süren uğraşlar sonrası önce Zülküf Aydın’ı, sonra da eşi Dürdane Aydın’ın çıkartıyor.
 
 
En çok da Dürdane Aydın’ı çıkartmaya çalışırken zorlanıyor.
 
 
Çünkü Dürdane Aydın’ın bacaklarının üzerinde büyük parçalar var ve bu parçaların bir kısmı cam kırıkları. Mahmut, bu parçaları kaldırırken elleri ve kolları kesiliyor. Etraf kan bere oluyor. Fakat pes etmiyor. Dürdane Aydın’ın feryadı, Mahmut’a elerindeki kesik acılarını unutturuyor.
 
 
Dürdane Aydın, bir röportajda “enkaz altındayken eşiyle birbirlerine sarıldıklarını, artık burada öleceklerini düşündüklerini ve kurtarmayı hayal bile edemezken birden Suriyeli Mahmut’un sesini duyduklarını” söylüyor.
 
 
Gerçekten bir “mucize” gerçekleşiyor.
 
 
Esed’in bombalarıyla yerle bir olan Suriye’den canını kurtarmak için önce Hatay’a ordan Elazığ’a gelerek hayatını kurtaran Mahmut, hayatını kurtardığı ülkede, bir başkasının hayatını kurtarıyor.
 
 
Ellerindeki yaraları soran bir muhabire: “Bendeki yaralar ağır değil. Zaten bir önemi de yok. Önemli olan onun kurtulması. Depremden sonra telefonum da kayboldu ama önemi yok. O insanların kurtulması benim için önemli. Telefonu olay yerindeyken ışık olarak kullanmış ve ablamızla eşi o telefonun ışığıyla kurtarılabileceğini anlamıştı. O yüzden bendeki yeri bambaşka.” cevabını veriyor.
 
 
Mahmut, aslında hepimizin gözünün içine baka baka bu cevabı veriyor.
 
 
Hepimizin vicdanına sesleniyor.
 
 
Yaptığı büyük fedakarlıkla bize “hayatın anlamını” öğretiyor.
 
 
Suriyelilere “neden buraya geldiniz?, defolun gidin ülkenize” diyen vicdansızlara “hayat kurtarmanın” ne kadar vicdani ve ne kadar insani bir görev olduğunu hatırlatıyor.
 
 
Paylaşmanın, bölüşmenin, yardımlaşma ve dayanışmanın bir “bumerang etkisi” olduğunu gösteriyor.
 
 
Hayatın aslında ne kadar “geçici ve sıradan” olduğunu kanıtlıyor.
 
 
Elazığ Depremi, etnik kimliklerin, dillerin ve renklerin önemsizliğini bir kez daha gösterdi.
 
 
Mahmut da bir Arap olarak, kurtardığı hayatlar ile depremden hemen sonra google’dan “Elazığ Kürt mü” diye arattıran ırkçılara “insanlık dersi” verdi.
 
 
Sanırım, Türk de olsak, Kürt de olsak, Arap da, Laz da, Çerkes de olsak hepimizin ardından söylenmesi gereken tek cümle şu olmalı:
 
 
“Ben ölsem o çocuğu asla unutmam