Bir fotoğraf karesinden ne güneşler batıyor

10.02.2020

Hafta sonu İstanbul’da Saadet Partisi’nin düzenlediği “Büyük Kudüs Mitingi” vardı. Aynı saatlerde Diyarbakır’da da çok büyük bir “Kudüs Mitingi” düzenlendi. Dondurucu soğuğa rağmen hem İstanbul’da hem de Diyarbakır’daki yoğun katılım “Filistin Davasına” karşı gösterdiğimiz hassasiyetin “her türlü İslami, insani ve vicdani hassasiyet erezyonuna rağmen” devam ettiğini göstermesi bakımından önemliydi.

 

İstanbul Yenikapı’daki Büyük Kudüs Mitingi’ni düzenleyen Saadet Partisi, tüm siyasi partileri mitinge davet ettiğini açıkladı. Ancak bu davete AK Parti ve MHP icabet etmedi.

 

Mitinge Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun yanısıra, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal, HüdaPar Genel Başkanı İshak Sağlam, İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Berna Sukas katıldı.

 

Mitingde yapılan konuşmaların ortak noktası, ABD’nin sözde yüzyılın planı diye gösterdiği “Filistin’i yok etme planına” karşı net duruştu.

 

Mitinge katılan tüm siyasi partiler, Kudüs için birlik ve beraberlik çağrısı yaptı.

 

Bütün bu vasatın ötesinde bu mitingin Türkiye’deki kadim siyasi paradigmasının nasıl ve neden değiştiğini göstermesi bakımından tartışılması ve irdelenmesi gereken bir çok yönü var.

 

Bunlardan ilki kuşkusuz CHP!

 

Kemalist nosyonu ve Türkiye’deki İslami çevrelerle olan kavgası nedeniyle bugüne kadar hep eleştirilegelmiş CHP, son 2 yıldır ezber bozan adımlar atıyor. Dindar çevrelerle ilişki kurmak istiyor. Bu tavır, klasik CHP tavrını aşan bir tavır ve ardında Kılıçdaroğlu ekibi var. CHP’deki bu “yeni nesil siyaset tarzı” yerel seçimlerdeki aday belirleme sürecinde de kendisini göstermişti. Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş gibi sağ siyaset ve dindar toplum kesimleri ile ilişkisi olan isimlerin belirlenmesinin ardında da yine bu akıl var.

 

Belli ki CHP, Türkiye’nin siyasi ağırlığını oluşturan ve iktidar belirlemedeki en büyük oy deposu olan sağ/dindar seçmenler ile arasındaki duvarları yıkmak ve diyalog kurmak istiyor.

 

Elbette bu yeni nesil siyaset tarzını eleştirmek mümkün. Ama bunu sanki “siyasi doğruculuk terazisinin mutlak sahibiymiş” gibi yapmak, insanları teraziye çıkartıp samimiyet testine tabi tutmak büyük bir haksızlıktır ve hadsizliktir.

 

Her şeyden önce bu haksız eleştirileri yapanlar, CHP’nin bu tavrının “riyakarlık” olduğunu söyleyenler önce aynada kendine bakıp bugün durdukları noktanın eleştirisini yapmalılar.

 

Doğu Perinçek ile yan yana fotoğraf vermeyi eleştirmeyenlerin, Kemal Kılıçdaroğlu, Ahmet Davutoğlu ve Temel Karamollaoğlu’nun Kudüs için verdiği fotoğraf karesini eleştirmesi abesle iştigaldir.

 

Eleştirinin de bir namusu olmalı.

 

Siyasi ahlak, siyasi nezaket, siyasi etik, önce çuvaldızı kendine batırmayı sonra iğneyi başkasına batırmayı gerektirir!

 

Kendi partilerinin genel başkanlığını yapmış olan Ahmet Davutoğlu’nu; Kudüs Mitingine katılıp Temel Karamollaoğlu ve Kemal Kılıçdaroğlu ile yan yana fotoğraf verdiği için eleştirenler, “bizi idam etmekle, boğazımıza ilmik geçirip asmakla, yok etmekle tehdit eden, dindarlarla, Kudüs’le, Filistin Davasıyla ilgisi alakası olamayan ulusalcılarla neden bugün kol kolayız? Bunu eleştireceğimiz yerde neden kendi genel başkanlığımızı yapmış, içimizden çıkmış birisini Filistin Mitingi’ndeki fotoğrafı nedeniyle eleştiriyoruz?” diye sorgulamıyor.

 

Düne kadar, İslami kesimle olan kavgası nedeniyle CHP’yi yerden yere vuranlar, bugün İslami kesimle barışmaya çalıştığı için yerden yere vuruyor.

 

Düne kadar “CHP neden bazı siyaset üstü meselelerde dindarlarla birlikte ortak bir tavır sergilemiyor” diye CHP’ye vuranlar bugün “CHP neden dindarlarla birlikte Kudüs’ü savunuyor, neden ortak tavır sergiliyor” diye CHP’ye vuruyor.

 

Ne gariptir ki eleştiri kabiliyeti “iğne deliğinden geçirecek” kadar gelişmiş olanların aklına “Peki AK Parti neden Kudüs Mitingi’ne katılmadı?” sorusu gelmiyor. AK Parti iktidarının Perinçek ile neden iş tuttuğunu sorgulamak gelmiyor. İktidarın ulusalcılarla neden paylaşıldığını araştırmak gelmiyor.

 

Nerden geldik? Nereye gidiyoruz?” sorusunu sormak kolay değil tabi!

 

Kimdik? Kime benzedik?” sorgulaması yapmak biraz yürek ister.

 

Çünkü yüzleşmek sarsıcıdır!

 

Çünkü yüzleşmek konfor bozucudur!

 

Bir gözünü kapatıp hiç bir şey görmeyenler ya da görse bile görmezden gelip kulağının üzerine yatanlar, diğer gözüyle gördüğü her şeyi “üsttenci ve bilirkişici” bir tavırla haksız, hadsiz ve hukuksuz bir şekilde eleştirebiliyor ne yazık ki!

 

Ama bu “kuru eleştirilerin” hiç birisi işe yaramıyor.

 

Çünkü Türkiye’de siyasi ve sosyolojik bir kırılma var.

 

Yeni siyasi arayışlar, yeni alternatifler ve yeni pozisyonlar var.

 

Herkes kendisini güncelliyor.

 

Bazıları geriye sarıyor, küçülüyor. Bazıları ise değişerek büyüyor.

 

Birileri, özgürlükçülüğü, İslamcılığı, hakkı, hukuku, adaleti, yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklarla mücadeleyi bir kenara bırakıp devletçileşiyor, ulusalcılaşıyor, statükoculaşıyor. Haliyle alan kaybediyor.

 

Başka birileri de bugüne kadar hep kan kaybetmesine sebep olan “statükoculuğu” terk edip alan kazanıyor.

 

Geriye ise yukarıdaki fotoğrafı oluşturan toplumsal dinamiği, sosyolojiyi, yeni siyasi paradigmayı ve psikolojik kırılmayı anlamak yerine kategorik muhaliflik yaparak kendisinden başka herkesi kötü gören narsist, sığ, kof ve arkaik bir siyaset tarzı kalıyor...

 

Bir fotoğraf karesinden ya Rab ne güneşler batıyor!

 

Kılıçdaroğlu ile Davutoğlu, Saadet Partisi'nin mitinginde buluştu