Bir Günde Devr-i Van

15.12.2020

Uçağımız Van denizinin üzerinden süzülerek piste indikten sonra tekerlerin etkisiyle titreyen uçakla birlikte kalbim heyecanla çarpıyordu. Bir kez daha Van’a, memleketime gelmiştim. Uçaktan çıkarken maskeli yüzümü soğuk bir rüzgar yaladı geçti önce. Yıllardır unuttuğum tanıdık bir duygu içime doğru aktı sonra. Adam akıllı üşüdüm. Adını ılımana çıkarıp sonra da insanı iliklerine kadar fark ettirmeden kemiren İstanbul’un sinsi havasına hiç benzemiyordu. Mert bir rüzgar dedim, ne diyorsa insanın yüzüne karşı diyor tıpkı insanları gibi. Nitekim Van’ın insanı da sözünü esirgemez, en çıplak, en soğuk, en yalın haliyle söyler, mertçe. Biraz irkilirsin soğuk bir rüzgara maruz kalmış gibi, ama en azından bir gadre uğramayacağını bilirsin.

 

Eşkıyası da öyleymiş vaktiyle. Vakıa Avrupalılar gibi düello bilmezlermiş ama hasımlarına da pusu kurmazlarmış mesela. Bu bakımdan Çetin Altan’ın “Avrupa’da düello, bizde ise pusu geçerlidir” şeklindeki genellemesinin dışında bir kategoriye girermiş bizim eşkıyalar anlayacağınız. Habersiz, arkadan yanaşarak hasımlarını ortadan kaldırmayı mertliklerine sığdırmazlarmış. Dengbêjlerin “bi sê dengan lê kire gazî” dedikleri gibi düşmanlarına tedbirini alsın, varsa silahına davransın diye üç kere seslenirlermiş. Evet, Van denizi havzası kültüründe pusu olmazdı ama puslu bir hava karlı dağları sarmıştı ve kara kış Erek dağına beyaz çadırını kurmuştu çoktan.

 

Van denizini solumuza alıp kıyı boyunca hatıralara değerek geride bıraktık Van’ı. Bêgirî (Muradiye) vadisine girerken batmaya yüz tutmuş güneşin ışıkları bulutların arasından utangaç bir edayla takip ediyordu bizi. Sağlı sollu bakınıp gençliğimi arıyordum vadi boyunca. Ömrümün üç senesi geçmişti Bêgirî’de. Bütün tarlalar, sıradağlar, bendêmahê, Hacı Mecnun baba… tanıdık geliyordu. Ama Muradiye’nin içinden geçerken tanıdık bir simaya ilişmedi gözlerim. Ben yaşlarda bir iki ihtiyar merkez camiinden çıkıyordu. Allah’ım! Gençlik günlerimin yoldaşları olabilirler miydi?... Bakmadım, bakamadım. Belki de kendi halimi görmekten korktum. Ya da yoldaşlarım hatıramda genç kalsınlar istedim.

 

Gençliğimi Muradiye’de bırakıp yaşlı Ebexe (Çaldıran) ovasına doğru yola devam ettik. Sol yanımızda Bendêmahê şelalesi üşüyordu, havada titreyen nefesim gibi. Sağımızda başı dumanlı sıra dağlar. Bir süre sonra bir levhaya ilişti gözüm. “Gönderme deresi”. Durdurun arabayı dedim. İndim arabadan. Levhaya doğru bakarken bizim “Geliyê Gondirme” olmuş “Gönderme Deresi” dedim. İki yanında dağların dizildiği daracık ve dolambaçlı bir koridordur bu dere. Muradiye ile Çaldıran’ın tam ortasında yer alır. Tam bir rüzgarlı geçit. Dolambaçlı olduğu için de rüzgarın hangi yönden geldiği belli olmaz. Şakiro’nun “bayê şerq û bayê xerb. Çep û rast tê gure gure” dediği gibi. Doğudan, batıdan, sağdan, soldan aynı anda uğuldayarak eser. Bu yüzden Muradiye’de veya Çaldıran’da ağır ağır, lapa lapa yağan kar mutlaka burada göz gözü görmez bir fırtınaya dönüşür. O yüzden kışın sık sık kapanır derenin yolu. Muhtemelen Kürtler bu derenin rüzgar gönderdiğini düşünerek Türkçeden mülhem bu ismi vermişler. Sonra bölgedeki köylere, vadilere, dağlara Türkçe isimler vermeye başlayınca devlet, Kürtlerin dilinde “Gondirme”ye dönüşmüş “gönderme”yi özüne döndürmeyi düşünmüş olmalı. Ama “gönderme deresi” hiçbir zaman “geliyê gondirme”deki espriyi ifade edemez. Kışın karlı havalarda dışarıda kalanların telaşını, koşuşturmasını görenlerin “çi bû, tu ji geliyê gondirme derbaz bûyî?” dediklerini çok duymuştum. Nedir bu telaşın “gönderme deresi”nden mi geçtin? yani. Gördüğünüz gibi aynı tadı vermiyor. “Gondirme”nin karizması nerde “gönderme”nin resmiyeti nerde…!

 

Nihayet Çaldıran’a vardık. Burası meşhur savaşın yaşandığı yer değil tabi. Savaşın geçtiği Çaldıran sınırın karşı tarafında, İran’ın Hoy bölgesinde yer alıyor. Çaldıran kelimesi Kürtçe “Çildêran” (Kırk kilise) kelimesinin Türkçe telaffuzudur. Anlayacağınız Türkçe “gönderme”nin yaşadığı dönüşümün bir benzerini Kürtçe “Çildêran” yaşamış. Olur böyle şeyler. Neticede kardeşin kelimesi kardeşe helaldir. Çaldıran’da oyalanmadan Ebexe ovasına doğru yola revan olduk.

 

Karanlık çökmek üzereydi. Koca ovanın ortasında bir iki köyden başka yerleşim yeri yok. Ovanın geri kalanı kıyısında oya gibi dizilmiş köylerin tarım arazisidir. Akşam ışıklar yandığında bu köyler bir gölün ya da denizin kıyısındaki yerleşim yerlerini andırıyorlar. Bu yüzden bölge halkı “Gola Ebexê” der, Ebexe gölü. Bu şekilde dizilmiş köylere de “Rêze gund” diyorlar. Sıralı köyler yani. Sıralı köylerin çoğunluğunda, özellikle Çaldıran’ın batısından başlayıp Qelqelî (Özalp) tarafına kadar sıralanan köylerde Şêxhesenan, Etmanekan, Elikan, Ademan, Asiyan gibi büyük Heyderan aşiretinin kolları yaşar. Anlayacağınız akrabalarımız.

 

Bu sıralı köylerden birinde bir akrabamıza misafir olacağız. Köye vardığımızda akşam ezanı okunmak üzereydi. Haber vermiştik geleceğimizi. Kapıda çoluk çocuk bekliyorlardı bizi. Arabadan indim. Ayaklarım pamuk gibi yumuşak bir şeye bastı. Eğildim baktım. Çamur. İstanbul kadar kurumlu ayakkabım ne düşündü bilmem ama çocukluğumun sahici zeminine bastığımı hissetmenin verdiği hazla yürüdüm. Ev sahibi bizi bir odaya buyur etti. Cayır cayır yanan sobanın arkasına oturdum tıpkı eski yıllardaki gibi. Soba ısındıkça, etrafını ısıttıkça minder minder uzaklaştım ondan, en sonunda kendimi odanın bir diğer ucunda buldum. Şark tarzı döşenmiş minder ve yastıklarla özlem gideriyordum ki zaten en uzak şarktaydım. Sonra komşular gelmeye başladı. Divan doldu taştı. Siyasetten, soğuktan, pandemiden…konuşmaya başladılar. Ben daha çok onları dinliyordum. Kaç zamandır bu kadar kesintisiz Kürtçe konuşmalar dinlememişim acaba? diye düşündüm. Konuşulan mevzulardan çok insanların konuşma tarzına odaklandığımı fark ettim bir ara. Nitekim “sen ne düşünüyorsun, dediklerinde zor durumda kaldığım da oluyordu. Bizi dinlemiyor, demelerinden endişe ettim. Önce yüksek bir yerden sesleniyorlarmış gibi söze başlıyorlardı. Sonra sözlerde ve ifade tarzında belli bir yumuşama hissediliyordu. Göğe doğru dikilmiş bir oku andıran Ağrı dağından Ebexe ovasına inmiş gibi. Vaktiyle bakanlık da yapmış bir siyasetçi bir keresinde bana “yıllardır Kürtçe konuşmalara şahit oluyorum. Hatta bazen anlar mıyım acaba diye kulak da kabartıyorum. Bana çok sert bir dil gibi geliyor” demişti. Konuşulanları dinleyince siyasetçiye hak verdim. Sert bir dil Kürtçe. Kürt coğrafyasını andırıyor Kürtçe, diye düşündüm. Çünkü Kürtçe dağlarda doğmuş. Bu yüzden Kürtçe konuşanların dilinden dağların sert ve keskin rüzgarlarının esintisini dinler gibi olursunuz. İnişli çıkışlı coğrafyanın dili Kürtçe de inişli ve çıkışlıdır, hem de en sertinden.

 

Dil, özellikle dilin “ben” zamiri o dili konuşanların karakterini yansıtır. Dağlı, ovalı bir coğrafyanın dili olması hasebiyle Kürtçenin diğer Hint-Avrupa dillerinin çoğunda olduğu gibi iki tane “ben” zamiri var. “Ez” ve “Min”. “Ez” Kurdî karakteri, “Min” ise başkalarıyla ortaklaştığı Aryanik karakteri temsil eder. Bu yüzden “Ez” Kürtlerin coğrafyası ve Kürtlerin karakteri kadar göğe yükselen dağ misali dik ve sarp bir harf olan (A) ile başlar ve yine coğrafya ve Kürtler gibi keskin bir kılıcı andıran (Z) ile biter. Buna karşılık “Min” başkalarıyla paylaşmayı, ortaklaşmayı çağrıştıran bir genişliği, enginliği hatırlatan harflerden meydana geliyor. Mesela İngiliz’in “l” derken çağrıştırdığı müstağniliğini, üstenciliğini, tekil kibrini, buna karşılık “me” derken hissettirdiği yayılmacılığını görmemek mümkün değil.  Kürtlerin “Ez” (ben)i sarp ve keskin bir savunmacılığı, “min” (ben)i ise paylaşmacılığı ifade eder. “Min” sofrasında Kürtler kadar cömerdini, “Ez” platosunda onlar kadar dirençlisini bulamazsınız bu yüzden.

 

Neler düşünüyorum böyle? Hay Allah! Çayım da soğumuş. Bu arada mevzu çoktan köy hayatının sorunlarına dönmüş. Ağırlıklı olarak “debar” (geçim)den söz ediliyor. Laf lafı sürükleyip aşiret çatışmalarına getirdi nihayet. Geçenlerde barışla sonuçlanmış bir kan davası gündemdeydi. Birinin oğlu öldürülmüş, o da uzun süre barışa yanaşmamış ama bir şey de yapamamış diye kınıyor gibiydiler. İyi yapmış dedim, intikam almamakla. Hepsi birden bana döndü. İçlerinden biri, “bir şey yapamayacağı zaten belliydi, onda bu yiğitlik yok. Millet de bunu bildiği için kan parasını alarak barış yapmasını istiyordu. O ise sanki bir şey yapacakmış gibi diretiyordu. Ne oldu? Sonunda milletin dediğine geldi”…Anladığım, bu işte esas olan intikam almaktır. Elinden gelmiyorsa barış yapacaksın…Birbirimizi ikna etmemiz zordu. Fazla üstelemedim. Hoş benim için onların konuştuğu konudan çok konuştukları dil önemliydi. Kulaklarımın pası siliniyordu.

 

Bizim için bir koyun kesmişlerdi. Uzun muşamba bir sofra serildi odanın ortasına. Bizim için Kürtlerin protokol yemeği sayılan “goşt û birinc” (et-pirinç) hazırlamışlardı. Yemekten sonra komşular birer birer kalkıp yatsı namazını kıldılar. Biri kıldıktan sonra seccadeyi toplamaya kalkınca bir başkası “bavo, raneke, ezê nimêj kim” (kaldırma ben de kılacağım) diyordu. Hemen hemen hepsi namaz kıldı. Kürtler ferdi namazı daha çok tercih ederler. Haftada bir cumayı cemaatle kılarlar o kadar. Ferdi namaz, Kürtlerin “Ez” (ben)ini, Cuma namazı da “min” (ben)ini yansıtıyor gibi.

 

Kürtlerin oluşturduğu bir cemaatte dağılmanın vaktinin geldiğini insanların namaz kılmaya başlamalarıyla anlarsın. Bu sefer de öyle oldu. Köylüler evlerine dağıldılar, biz de misafir olduğumuz evde yorgun argın ve yoğun bir sigara dumanına maruz kalmış olarak derin bir uykuya daldık.

 

Sabahleyin biraz erkence bir vakitte köyden ayrıldık. Uçağa yetişmemiz gerekiyordu.

 

Uçağımız Sabiha Gökçen havaalanının apronuna yanaşırken hayırlı bir iş için gittiğimiz köyde gerçek dertleriyle gerçek insanların arasında geçirdiğim bir geceyi düşünüyordum. Apronun sert beton zeminine ayak basarken sıcak mı soğuk mu olduğu pek belli olmayan ılıman İstanbul rüzgarı yalıyordu yüzümü.