Bir zamanlar İnsan Hakları Komisyonu ve işkence

21.12.2020

“Kötü muameleyi yapanlar (askerlikte), bunlara göz yumanlar ve bunları teşvik eden rütbeliler varsa, bunlar bir an önce bu işten vazgeçmeliler. Çünkü, bu işleri yapanlar ağır cezalara çarptırılabilecekleri gibi mesleklerinden de tard edilirler”

 

2011 yılında sarfedilmiş bu sözler, Gelecek Partisi Seçim ve Hukuk İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve dönemin (2011) TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstüne ait. (“Askerde İşkence İddiası” https://www.haberler.com/askerde-iskence-iddiasini-meclise-tasidi-3022332-haberi/)

 

Konu, KKTC'de askerliğini yaparken, kamuoyunda "disco" olarak nitelenen askeri disiplin koğuşunda kötü muamele gördüğü iddia edilen ve kaldırıldığı GATA'da tedavi altına alınan, bu sözlerden bir müddet sonra da vefat edecek olan er Uğur Kantar ile ilgili.

 

Bu haykırış, “Nereden nereye geldik!” dedirten cinsten. Üstelik Kıbrıs gibi Türkiye sınırları dışında bir bölgede, bir erin öldürülesiye işkence gördüğüne dair iddiaların basına yansıması üzerine mağdurun babası Aydın Kantar’ın, kendisini ziyaret edip inceleme yapılması amacıyla dilekçeyle komisyona başvurmasının ardından sarfediliyor.

 

O günlerde ilk olarak devlete ait Anadolu Ajansı’nın detaylarıyla paylaştığı haber vesilesiyle kamuoyunun haberdar olduğu olayda, mağdur bir baba, komisyona gidiyor, dilekçesini veriyor ve ardından komisyon başkanı bu sözleri sarfediyor. Bugün, bırakın mağdur yakınını, Meclis’te her Allah’ın günü açıklamalar yapan bir milletvekilinin hak ihlalleriyle ilgili üç bin kadar sorusu cevapsız kalırken, kendisine ilişkin iktidar vekilleri ve bağlı medya tarafından “FETÖ kontenjanından meclise girdiğine dair” tezviratlar öne çıkartılıp 28 Şubat mağduru AK Parti Grup başkanvekili Av.Özlem Zengin gibilerce de “Meclis’i terörize etmek” ile suçlanıp iddiaları kategorik olarak yalanlanmaya çalışılırken, dönemin Meclis İnsan Hakları Komisyon başkanı Üstün -yukarıdaki sözlerle de yetinmeyip- "oğlunun 3 gün boyunca 'disko'da dayak yediğini, işkence gördüğünü ve sıcakta güneşin altında tutulduğunu, hatta su talep eden oğlunun üzerine 'su vereceğiz' denilerek sıcak su döküldüğünü" dahi kamuoyuyla paylaşıyor!

 

Dahası da var. İddialarla ilgili tüm detayları eksiksiz paylaşıyor Üstün: “Bölük komutanının emir eri olan askerin, içtimaya 5 dakika geç kalması nedeniyle ‘disko’ya atıldığını ve ‘Alın size stres topu getirdik’ denilerek adeta kötü muamelenin önünün açıldığını” kaydediyor. Ve askeri savcının yetersiz bir soruşturma açtığını da izhar ederek ekliyor:

 

"Askeri savcı konuyla ilgili soruşturma açmış, olayı yapan 2 eri tutuklamış. Ancak babanın, işkencenin sadece gardiyan denilen 2 er tarafından yapılamayacağı, rütbelilerin de en azından olayı bildikleri, buna yol verdikleri, teşvik ettikleri konusunda iddiası var.”

 

“İşkencenin sürekli olduğu ve ölüm tehlikesine kadar geldiği bir ortamda, sadece 2 erin bundan sorumlu olamayacağı, rütbelilerin de bilgisi dahilinde yapıldığı konusunda şüpheler olduğu ve baba Kantar’ın da soruşturmanın derinleştirilmesini talep ederek kendilerinden yardım istediğinin” de altını çizerek, mağdur aileyle dayanışmasını sürdürüyor; emri veren üstlerin de yargılanmalarını talep ederek:

 

“Uğur Kantar, inşallah geri dönülemez noktada değildir. İşkenceyi yapan gardiyanların bağlı olduğu disiplin koğuşunun rütbeli sorumlusunun bilgisi dışında böyle bir şey yapılamaz."

 

Dönem öyle süt liman, iktidarın her alana hakim olduğu, bilgisi dahilinde yaprağın bile kıpırdamadığı bir dönem değil. Aksine, bakın Komisyon Başkanı Üstün ne diyor: “Maalesef bu tür olaylara sıkça rastlanıyor ve son dönemde komisyonumuza buna benzer yapılan başvurular arttı.”

 

Dönemin İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün Milli Savunma Bakanlığı’ndan konuyla ilgili bilgi istemişti. Milli Savunma Bakanlığı’nın, Üstün’e gönderdiği askeri savcılığın hazırladığı iddianamede, Kantar’a işkence yaparak ölümüne sebep olan gardiyanlar Fırat Keser ile Ayhan Arslan’ın başka er mahkûmlara da kötü muamele ve işkence yaptıkları belirlendi. Soruşturma sırasında iki gardiyana ek olarak piyade er Recep Tekin’in de beş defa nüfuzunu kötüye kullanma suçunu işlediği tespitine yer verildi. Uğur Kantar dışında 19 mahkûm er de davaya müdahil oldu.

 

Kantar ailesinin avukatı Bülent Teoman Özkan da Uğur Kantar'ın hayatını kaybetmesi nedeniyle ek iddianame hazırlanması gerekeceğini belirtiyordu. Olayın bir işkence ve insanlık suçu olduğunu düşündükleri için yargılamanın sivil mahkemelerde yapılmasını, askeri mahkemenin görevsizlik kararı vermesini talep edeceklerini ifade ederken, ''Bu gerçekleşmezse, daha sonraki süreçte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gideceğiz. Şu anda mahkemenin iddianameyi kabul etmesini bekliyoruz'' dedikten başka, baba Aydın Kantar'ın, TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün ile görüştüğünün hatırlatılması üzerine de, ''İktidarın bu konuya duyarlılık gösterip, bunun aslında münferit bir olay olmadığı, sistematik olarak bu tür olayların yaşandığının bir şekilde gösterilmesi gerekiyor. Meclis çalışmasının, ancak böyle bir katkısı olabilir'' diye konuşuyor ki avukatın endişe ve talepleriyle Üstün’ün ifadeleri de örtüşüyor.

 

Konuya tekrar dönmezden evvel, burada dikkat edilmesi gereken hususun altını kalınca çizmekte fayda mülahaza ediyoruz: Devlette her alana mukayyet olamayan ama bu başarıldığında Türkiye’nin önündeki bütün engellerin aşılabileceğini düşünen, adeta muhalif bir vekil, hatta bir insan hakları aktivisti gibi davranan komisyon başkanı Üstün’ün motivasyonu, hukukun herkes için işlemesi kadar, aynı zamanda elde edilecek imkanlar sayesinde o gelecek güzel günlerin hatırına sabredip direnmekti. Bugün ise iktidarın önünde hiçbir engel söz konusu değil. O gün karşısındaki güç/güçlere rağmen insan hakları mücadelesinde ülke çıtasını yükseltmek, işkence yüzünden oğlu ölmüş bir babanın acılarını dindirmek, daha fazla gözyaşı dökülmesin için gayret gösteren iktidar partisinin önünde artık ona engel olabilecek hiçbir güç yok! Peki değişen ne? Güçsüz iken ortaya konan çabanın daha fazlasının bugün ortaya konması gerekmez mi? Mesela Ayhan Sefer Üstün bugün aynı noktada duruyor ve bu yazının yazılmasına vesile olan bilgileri bizimle paylaşıp bıraktığı yerden devam edilmesini arzuluyor. Herhalde en önemli farkların başında o gün kendisine mücadelesinde destek veren AK Parti’nin bugün o gücün yerini almış olması var! “Mutlak gücün yozlaştırması” tespiti bir yanda dursun ama bir de şu var: Artık Ayhan Sefer Üstün’ler de yok! Üstün’leri münbit kılacak, sayılarını artıracak habitat tarumar edilirken, hakkın hukukun adaletin ikamesi için gayret gösteren Üstün’lerle gücün üstünlüğüne ram olanlar yer değiştirmiş durumda. Yani aslında birbirini besleyen karşılıklı bir durum da söz konusu. O günkü gücün hukuksuzluklar konusundaki sebep ve bahanelerini de bugün muktedir olanlar üstlenmiş durumda. Yani, bugünkü habitat tarlası da ancak bugünkü kadroların kumaşında ürün verebiliyor.

 

Belçika’da Cezaevi Teftişi’nden Bugünün Kategorik İnkarcılığına

 

Ayhan bey, “Çıplak Arama” iddialarına ilişkin kendisiyle yaptığımız hukuki ve siyasi değerlendirmeler esnasında kendi dönemine ait bir hayli bilgi ve dokümanı paylaştı. Görüşmelerimiz esnasında ortaya çıkan tablo şu oldu:

 

Ne oldu da Türkiye’dekiler bir yana, Kıbrıs’taki Askeri Cezaevi’nde bile gerçekleşen hak ihlalleri, kötü muamele, işkence ve ölümle sonuçlanan iddia ve hadiselere ilişkin o dönemde yoğun çalışmalar içine girmiş bir hükümet, meclis ve o meclisin içindeki İnsan Hakları Komisyonu’ndan alt komisyonlara kadar büyük bir özveriyle çalıştırılan mekanizmalar bugün işlemez hale gelmiş, Ombudsmanlığın da içine dahil edilebileceği komisyonlar ağızlarına ve kapılarına kilit vurulmuş bir hale dönüşmüştü?

 

Elbette her mekanizma belli bir habitat içerisinde çalışma ve faydalı olma imkanı bulur. Zemin ne kadar sağlam ve sağlıklı ise, mekanizmaların içinde yer alan ehliyet ve liyakat sahipleri de buradan güç alarak önlerine çıkan hiçbir engeli umursamaksızın hukuksuzluk ve ihmallerin üzerine o derece rahat giderler.

 

Geçmişi çabuk unutuyoruz. O yüzden kavuştuğumuz nimetlerin elimizden nasıl uçup gittiğini hatırlamakta ve anlamlandırmakta zorlanıyoruz. O dönemler büyük bir mutluluk ve övünç vesilesi olan gelişmelerden bugün elimizde hiçbir şeyin kalmamış olmasına hayıflanmakta bile güçlük çekiyoruz. Bugün gelinen noktanın ne derece kötü olduğu yüzümüze vurulsa bile bunlara bahaneler bulmakta da güçlük çekmiyoruz. Oysa Ayhan Sefer Üstün ve arkadaşlarının o günkü çabalarını da baltalamak isteyenler, bunların askeriyeye, güvenlik güçlerine, cezaevi personeline zarar verdiğini/verebileceğini iddia eden kesimler olmamış mıydı? Elbette olmuştu. Ama zamanın ruhu onlar lehine işlemiyordu ve iddialarının aksine insan hakları konusundaki gayretler ülkeyi zayıflatmaktan ziyade güçlendirmekteydi.

 

Ayhan beyle bu konuya ilişkin gerçekleştirdiğimiz hasbihalde, bizatihi sürecin merkezinde olan bir şahsiyet olarak bugün unutageldiğimiz ama “Bunları biz mi yapmıştık? Biz böyle bir ülke miydik” diye hayretler içinde kaldığımız bireysel şahitliklerinden de bahsetti:

 

“Kendi sokağımızı öylesine temizlemiş ve kendimize olan güvenimiz öylesine artmıştı ki; bunu farkeden ve gözlemleyen Batılı ülkelerden bile brifing vermek üzere davetler almaktaydık. İtalya, Fransa, Hollanda, Belçika gibi ülkelerin cezaevlerini bizzat inceledik. Hatta oralardaki sorunları tespit ettik. Mesela Almanya’da Türklerin bulunduğu cezaevlerini kontrole gidiyorduk. Bir Türk çocuğunun cezaevinde intiharını duyduğumuzda koşar adım incelemeye gitmiştik. Onlar da bize geliyorlardı ve kapıları ardına kadar göğsümüzü gere gere kendilerine açıyorduk. Belçika cezaevlerinin durumu çok kötüydü ve biz oraları inceleyip davet üzerine Belçika Meclisi’nin İnsan Hakları ve Adalet Komisyonu’nda konuşma yapmış, rapor sunmuştuk. Benim dönemimde Cezaevi, Göçmenler, Romanlar, İslamofobya alt komisyonları hep açıktı ve nerede bir sıkıntı duysak arkadaşlarımız atlayıp incelemeye gidiyordu.”

 

3-4 aylık bir zaman sürecinde onlarca cezaevini nasıl büyük bir hassasiyet içerisinde inceleyip bizatihi somut çözümlere dönüşen adımlar attıklarından da bahsetti.

 

Sadece “TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu 24. DÖNEM TEMMUZ-EKİM DÖNEMİ FAALİYET RAPORU”nun içindekiler bölümünün bir kısmına göz atmak bile bu konuda yeter derecede bilgi vermektedir:

 

-ANKARA 1 NOLU L TİPİ VE ANKARA KADIN KAPALI CEZA İNFAZ KURUMLARINI İNCELEME RAPORU

-KONYA E TİPİ KAPALI CEZA İNFAZ KURUMU İNCELEME RAPORU

-GAZİANTEP E TİPİ VE H TİPİ KAPALI CEZA İNFAZ KURUMU İNCELEME RAPORU

-GAZİANTEP 5. ZIRHLI TUGAY 3. SINIF ASKERİ CEZA TUTUKEVLERİ RAPORU

-KIBRIS TÜRK BARIŞ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI 2’NCİ SINIF ASKERİ CEZA VE TUTUKEVLERİ İNCELEME RAPORU

-OSMANİYE C TİPİ VE T TİPİ KAPALI CEZA İNFAZ KURUMLARI İNCELEME RAPORU

-ANKARA ÇOCUK VE GENÇLİK CEZA İNFAZ KURUMU İNCELEME RAPORU

 

Askeri cezaevleri de dahil olmak üzere, gardiyanlık eğitimi ve kadroların profesyonelliği zorunluluğundan, insan onuruyla bağdaşmayan tek tip elbisenin kaldırılmasına, hak ihlali ve kötü muamelenin engellenmesine ilişkin anında ve etkili araştırma yollarının etkin biçimde çalıştırılmasına, yetkililerin açığa alınıp görevden el çektirme ve yargılamaların yapılmasının sağlanmasına kadar bir dizi iyileştirme. 

 

İşte bunlardan biri de sonu maalesef ölümle sonuçlanan Uğur Kantar davasıydı. Şu pasajlar, Alt Komisyon Başkanı Çorum Milletvekili Murat Yıldırım ve arladaşlarının raporundan:

 

“İnceleme esnasında, Uğur KANTAR’ın ölüm olayına karıştığı iddiasıyla yargılanan tutuklu sanık P. Çvş Fırat KESER’in de aralarında bulunduğu, kurumdaki tüm tutuklu ve hükümlülerle tek tek görüşülmüştür. Görüşülen tutuklu ve hükümlülerin şikâyetleri yargısal sürece ilişkin sorunlardan ibaret olup, Ceza İnfaz Kurumu idaresine yönelik herhangi bir şikâyet dile getirilmemiştir. Bununla birlikte, görüşülen er/erbaşın tek tip siyah kıyafet giydiği kaydedilmiştir.”

 

“Kuzey Kıbrıs Barış Kuvvetleri Komutanlığına bağlı 28’inci Tümen’de askerlik görevini yerine getiren P. Er Uğur KANTAR Paşaköy’deki disiplin cezaevinde kaldığı esnada iddialara göre gardiyanların işkencesi sonucu hayatını kaybetmiş olup, konuyla ilgili yargı süreci halen devam etmektedir.”

 

(Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı 2’nci Sınıf Askeri Ceza ve Tutukevi İnceleme Raporu

 

https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/docs/2012/raporlar/20_04_2012_2.pdf)

 

Yukarıda değindiğimiz, medyada “disco” olarak nam salan, pekçok er ve erbaşın işkence başta olmak üzere çokça mağduriyetine sebebiyet veren, raporda da “disiplin cezaevi” olarak geçen uygulama da bu çabalar sayesinde kaldırılmıştı (https://www.haber7.com/guncel/haber/1422537-askerlikte-disko-tarih-oldu) Hatta bu gelişmeler AİHM’den 9 bin euro tazminat kararı çıkmasına vesile olan E.P. gibi bazı askerlerin geriye dönük tazminat almalarının da önünü açmıştı. (https://www.milliyet.com.tr/gundem/disko-ya-atilan-askere-tazminat-1424393)

 

Şimdi bugünkü İnsan Hakları Komisyonu’nun külahı önüne koyup düşünme zamanıdır. Bugüne dek kaç cezaevi ziyareti yaptıkları ve şikayetleri dikkate alıp ne tür hak ihlalleri tespitinde bulundukarı (!) bilinmez ama kamuoyuna yansıyan bunca şikayetin ardından atlayıp ilgili cezaevlerine gitmeleri gerekmez mi? 

 

Bir babanın feryatlarına tercüman olan, daha iddialar yeni ortaya atılmışken babanın beyanı üzerinden ona dert ortaklığı yapan ve oğlunun vefatı üzerine eşini de yanına alıp gittiği taziye evinde devlet adına özür dileyen bir İnsan Hakları Komisyon Başkanı’nın olduğu; alt komisyonların arı kovanı gibi, sivil toplum örgütleri gibi çalıştığı günlerden bugün ağzını bıçak açmayan, ne iş yaptığı bilinmez, sorulan soruları cevapsız bırakan, konu medyatikleşmişse “terör ve beşinci kol” ithamlarıyla iddia sahiplerini suçlayanlara lal kesilen, google’dan arama yapsanız ya da sosyal medya hesaplarını inceleseniz incir çekirdeğini doldurmayacak duyurularıyla muhatap olduğunuz Meclis komisyonlarına ulaşmış bulunmaktayız. Oysa gücün karşısında hiçbir engelin kalmadığı günler bugünler. Tabii o “güç” bir ateş koru gibi artık hükümetin elinde. Belki de o yüzdendir ki bu güce halel gelmemesi için torba yasalarla dernek yöneticilerinin fişleme bilgilerinin yasallaştırıldığı, sivil toplumun nefes alanı olan kurumlara tek bir emirle kayyım atanabileceği günlere eriştik. Gücü eline geçirenin kendi mağdurlarını, o mağdurların haykırışlarına karşı da dünün mağdurlarını propagandist kıldığı günlere evrildik.

 

Şunu iyi bellemeliler ki, FETÖ’yle mücadele bahanesi ile mağdurların beyanlarına aslan kesilmenin tarihteki tek örneği kendileri değiller! Unutmuş oldukları besbelli olan husus, bir kısmı halen cezaevlerinde yatmaya devam eden dünün 28 Şubat mağdurları da “birilerinin arka bahçesi”, “dış mihrakların uzantısı” olmakla itham ediliyorlardı. Onlar da kurumlar eliyle anayasa ve yasaların üzerine yerleştirilen, birileri eliyle üretilmiş yönetmeliklerin kurbanları idiler. Yani bugünün vahamet tablosunun kaynağını başka yerlerde aramaya gerek yok! Ne yaptıysak kendi ellerimizle yaptık ve ne yaptıysak kendimize/bize yaptık!

 

Belki güç sarhoşluğundan, belki tekel olmuş bir medya sayesinde zihinlerini kirlettikleri kitlelerin kendilerine sundukları görece desteğe güvenerek ve yarınları hiç düşünmeyerek, yetkinin bir emanet olduğu, yetkiyi adlarına kullandıkları insanların da kendilerine emanet olduğunu unuttular. Onlar unutmuş ve değişmiş olabilir ama tüm korku ve tehdit senaryoları yavaş yavaş hakikat karşısındaki konumunu yitirmekte. Duyarlı insanların gayretleri ve günleri evirip çevirenin sayesinde…