Bu sistemin kaderi hukuksuzluklar zinciri

22.09.2020

İstanbul Mazlumder’in son yayınladığı basın bildirisi şöyle başlıyor:

 

“Son dönemlerde Türkiye; güvenlik güçleri kaynaklı şiddet ve kötü muamelenin arttığı, şiddetin hiçbir dönemde olmadığı kadar alenileştiği ve başta siyasiler olmak üzere devletin her kademesinde şiddete başvuran kolluğun sahiplenilip cesaretlendirildiği bir dönemden geçmektedir. Bu kişilerin cezalandırılmak bir yana, hukukun tüm normlarını çiğneyerek alenen işledikleri suçlar dolayısıyla her defasında kollanılması, bu tür olayların giderek yaygınlaşmasına sebebiyet vermektedir.”

 

Bu bildiri dernek avukatlarından Ayşe Akpınar ve müvekkili E.G.’nin Gayrettepe Asayiş Şube Müdürlüğü Dolandırıcılık Büro Amirliği’nde maruz kaldığı muamele sonrası bırakın hukuku, kanun devleti olmaktan bile nasıl çıkmakta olduğumuzu gösteren gelişmeler üzerine yazıldı.

 

İşkence görmüş olan müvekkili E.G.’ye yönelik kendisi de oradayken devam ettirilen işkencenin geldiği nokta ve işkencecilere gösterilen tolerans kan dondurucuydu. İşkence izleri belirgin olan E.G., kendisini döven polis memurunun A.K. olduğunu ifade edip avukat hanım tarafından da tutanak tutturulduğu halde, aynı ortamda mağdur E.G.’yi darp etmeye çalışmıştır.

 

Avukat görüşme odasında avukat hanımın üzerine yürüyerek "bana nasıl ‘müvekkilimi sen mi dövdün’ diye sorarsın; sen bana böyle bir şey soramazsın; sen kimsin" diye bağırmıştır.

 

İşkence ve Kötü Muameleye “Koruma” ve “Kollama”

 

Bir İnsan hakları örgütü avukatının önünde bile bu derece pervasızlaşan görevlilerin olması tüyler ürpertici. Dağ başında değil, metropolün ortasında. “Bu gücü kimden, nereden alıyor?” sorularının zihinlerde yankılanması doğal, lakin cevabı çok uzakta değil. Avukat hanım bir gün sonra sorgu için gittiğinde tablo daha da vahimleşiyor:

 

Avukat Ayşe Akpınar bir sonraki gün sorgu için gittiğinde E.G.’nin yüzünün tanınmaz halde olduğunu ve yüzünde morluklar olduğunu görüyor. E.G., aynı kişinin avukatının ayrılmasından sonra şiddet uygulamaya devam ettiğini beyan ediyor. İşkence yapan polis memuru adliyeye geldiğinde, E.G.’ye; "hakimi hallettim siz avukatları gözünüzde çok büyütüyorsunuz" diyor.

 

Nitekim Anadolu Nöbetçi Sulh Ceza Hakimine sorgu esnasında E.G.’nin orada bulunan polis memuru tarafından darp edildiği, Adli Tıp’a sevk edilmesi gerektiği belirtildiği halde sorgu hakimi tarafından bu iddia hiçbir surette dikkate alınmayarak E.G.’nin tutuklanmasına karar veriliyor.

 

E.G., Bakırköy Ceza İnfaz Kurumuna getirildiğinde yüzündeki darp izlerinden dolayı hemen Adli Tıp Kurumuna sevk edilip darp olayına ilişkin rapor alınıyor. Avukat hanım da polis memuru hakkında işkence suçundan dolayı cezalandırma isteğiyle İstanbul Cumhuriyet Savcılığına raporlarıyla birlikte suç duyurusunda bulunuyor. Lakin, açık işkence emarelerine ve delillere rağmen savcılık basit yaralama ve tehdit suçları yönünden soruşturmaya devam ediyor.

 

İlgili polis memuru hakkında CİMER üzerinden disiplin yönünden yapılan şikâyet hakkında ise “DİSİPLİN CEZASI VERİLMESİNE YER OLMADIĞI”na karar veriliyor. “İşkence yapmak” memuriyetten çıkarma cezası gerektiren bir suç iken korumacı ve kollayıcı bir yaklaşımla bu kişi hakkında disiplin cezası dahi verilmiyor.

 

Şöyle bitiyor Mazlumder’in kamuoyuna yaptığı açıklama:

 

“Bir avukatın gözleri önünde müvekkiline işkence edebilme cesareti gösterenlerin, avukatları dahi tehdit edecek kadar pervasızlaşanların 'cezasızlık’ zırhı ile korunması asla kabul edilemez. Hâkimin ‘ayarlanabildiği’, hâkimlerin açık işkence izlerini dahi görmezden geldiği bir düzenin, hukuk düzeni olmadığı/olamayacağı aşikârdır.

 

MAZLUMDER olarak; Dernek avukatımızın bizzat yaşadığı bu olay özelinde yaşanan bütün hukuksuzlukların takipçisi olacağımızı, konum sıfat ve unvanlarına bakılmaksızın kötü muamele ve işkenceye başvuranlarla, bu eylemlere göz yumanların cezalandırılması için tüm hukuki süreçlerin takipçisi olacağımızı kamuoyuna bildiririz.”

 

“Eyvahlar olsun” dediğinizi duyar gibiyim. Avukatın ve müvekkilinin uğradığı hukuksuzluğun ve pervasızca ortaya konan haksızlığın ardından bildiri yayınlayabilen bir ‘insan kakları örgütü’nün gözlemi altındaki insanların başına bu gelebiliyorsa, medyatikleşme imkanı bulamayan, sosyal medya aracılığıyla sesini duyurabilme imkanından mahrum olan niceleri ne yapsın!

 

Peki hukuk ve yargı alanındaki bu adaletsizliklerin sorumlusu kim? Zaaflı kadrolar mı, her alanda SOS veren sistem mi? Yoksa bu bir tavuk-yumurta hikayesi mi?

 

Hukukun Üstünlüğü, Yargı Bağımsızlığı Falan Filan

 

Hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin pekçok süslü söz söylenir teoride. Hatta ABD’den başlanarak fiyakalı örnekler de konur önümüze. Lakin siyasal iktidarların yukarıdan aşağı yarattığı habitat’tan yayılan olumsuzluklar her tarafa yansır. Bazıları “şuyuu vukuundan beterdir”, bazıları hakkında hiç konuşulmak istenmez, bazırlarıyla ilgili ise henüz iki satır bilgiye sahip değilizdir. Ama mızrak çuvala sığmaz ve kendini bize çeşitli örnekler üzerinden gösterir. “FETÖ Borsası” mesela bunlardan biridir. 12 gün önce avukatlara dönük gözaltı işlemlerinde sorulan sorular ve çiğnenen anayasal haklar meselesinde olduğu gibi “savunma hakkı”na çullanmak bir diğeri!

 

Ya da Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman’ın eşiyle birlikte Külliye’ye gidip Cumhurbaşkanı Erdoğan ile çek(tir)ilen bir fotoğraf olarak karşımıza çıkar! Beştepe’de Adli Yıl Açılış fotoğraf karelerine girmeye hasret kalanlara nispet yapar gibi. Öyle ya, kişi açısından bakıldığında bu bir güç gösterisi değil midir aynı zamanda. “Sırtımı dayadığım yeri görün” mesajı değil midir? Gücü hukuktan değil de makamlardan, sistemlerden alanların bu ülkeye yaşattıkları acılar tarihimizde hala canlıdır. Hala onların bedellerini ödemekle meşgulüz oysa.

Evet; Yargımız hiçbir dönem bağımsız ve tarafsız olmamıştır. Lakin böyledir diye bugün başımıza gelenleri de sineye çekip “böyle gelmiş böyle gider” mi diyeceğiz? Bu durumda Adalet Bakanı başta olmak üzere hiç kimseyi ciddiye almamak düşer topluma. Mesele sadece bağımsız ve tarafsız olmak değil, bu durumu zedeleyecek tüm tutum ve davranışlardan özenle kaçınmaktır. Zira geçenlerde kendisi de hakim ve savcıların bu Türk Yargı Etiği’ne titizlikle uymaları gerektiğinin altını çizmişti.

 

“Yaptıkları işler ve davranışlarla görevlerini doğru ve tarafsız yapamayacağı kanısı uyandırmak” meselesi de elbette ahlaki sağlam bir temele yaslanabilmelidir. Külliye’de çekilen fotoğrafın bunu zedelediğinden bahsettik ama bazen aynı ilke, güçlü siyasi figürlerin yargı kararlarını beğenmemelerine dönük olarak da kullanılabilmekte. Mesela Devlet Bahçeli, kendisine hakaret davasında beraat kararı veren hakimlere soruşturma talep edince, HSK Birinci Dairesi, yaptığı değerlendirme sonucunda durumun soruşturmayı gerektirir nitelikte olduğuna hükmetmiş; hakimleri, “Yaptıkları işler ve davranışlarla görevlerini doğru ve tarafsız yapamayacağı kanısı uyandırmak”la suçlayıp soruşturma izni için Adalet Bakanı’na teklifte bulunmuş, o da ‘olur’ vermişti.

 

Peki şimdi o hakimler, tepelerinde böyle bir Demokles kılıcı sallanırken, (hem de tam da uymaları gereken ilkeye dayalı) bir sonraki kararlarında nasıl olup da yukarıda iki defa italik olarak yazdığımız o ilkelere uygun olarak hareket edebilecekler?!

 

Bu da tuzun koktuğu iklimlerde o ilkelerin bile nasıl sakız gibi sağa sola çekiştirildiğinin basit örneklerinden biridir sadece.

 

Ya İç İşleri Bakanı Süleyman Soylu’nun AYM Başkanına dönük ifadeleri…

 

Daha önceleri pekçok defa Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan gelmesine alışık olduğumuzdan ötürü müdür acaba bir iki gün tartışıp yine köşelerimize çekildik. Oysa vahim, çok vahim. Hatta vahim ötesi. Her seferinde dile getirilen “Çadır devleti miyiz?” sorusuna tam da uygun cevap!

 

Anayasa, kurumlar, hiyerarşi, gelenekler bir yana (“bir yana” da ne demek yahu?) uzunca bir süredir bekamız için mücadele eden kurumların yerini şövalyeler almış durumda. Onlar çok zorlu bir mücadelenin içinden geçmekteler. Öyleyse onlara ayak bağı olacak kanun, anayasa, kurum, medya, sivil toplum falan ayağını denk almalı. ‘Savaş cephesindeki yiğitlerin ayağına taş değmesin’ diye duacı olmalı!

 

Cezaevlerinden, mahkeme salonlarından, işkencelerin, adam kaçırmaların olay mahallerinden yükselen seslere Adalet Bakanı nezdinde gereken açıklamaların yapılması beklenirken Cübbeli gibilerin “ihbarları” üzerine (!) harekete geçtiğini ivedilikle müjde kabilinden kamuoyuyla paylaşan bir güvenlik devletine dönüştük.

 

“Tez TTB kapatılmalıdır” emirlerinin en yüksek perdeden dillendirilip fiiliyata dönüştürülmeye meyledilen bir ülke açısından anormal değil.  

 

Torba yasaların içine katılarak çıkarılan Dernekler Kanunuyla fişlemenin legal hale getirildiği bir ülkede, yine de bir umutla ‘Adalet’ çağrısı yapmayı terk edecek değiliz elbette. Ama “maruz kalan” toplumun sessizliğinin de bundaki payı büyük!

 

“Sarı öküz” hikayesini bilmeyen kalmadı ama yaşamayanlar olduğu için olsa gerek hala “umuda ekmek doğramaya” devam etmekteyiz.

 

***

 

Gelecek Partisi’ne tehdit mesajları içerdiği intibaı uyandıran hukuksuzluklara da değinecektim ama yer kalmadı. Ona da şuradan erişebilirsiniz: https://gelecekpartisi.net/haberler/icisleri-ve-adalet-bakanligindan-maruz-kaldigimiz-vahim-hukuksuzluga-iliskin-aciklama-bekliyoruz/   

 

Gerçi vız gelir tırıs gider. Halep oradaysa arşın da burada. Ömrünü hukuk ve adalet mücadelesine adamış olanları yıldırma gayreti ancak yatsıya kadar tutar.

 

Memlekette bunca hukuk, adalet ve yargı sorunu varken başımıza geleni abartmaktan hicab ederiz. Bizler, bütün bir halkın temel hakları için, sosyal, ekonomik, yargısal alanlarda uğradığı adaletsizliklerle mücadele adına sahadayız.