Bu zihniyetle mi yeni anayasa yapılacak?

05.02.2021

Dün, Hazine ve Maliye Bakanı gönderilip “reform” sözcüğü terennüm edildiğinde kendi adımıza bir parça heyecanlanmadığımızı söylersek dürüst davranmış olmayız. Nitekim “Erdoğan önce kafa karışıklığından kurtulmalı” https://ankaraekspresi.com/makale-erdogan-once-kafa-karisikligindan-kurtulmali-772 ve “Erdoğan Erdoğan’a karşı daha cesur olmalı. Yoksa”  https://ankaraekspresi.com/makale-erdogan-erdogan-a-karsi-daha-cesur-olmali-yoksa-770 gibi yazılar yazdığımızda da aynı hissiyatla donanmıştık. Bu durum Erdoğan’a olan güven, bu sistemin içinden çıkabilme kabiliyeti ve cesareti gösterebileceğine dair inançtan ziyade ahlaki bir zorunluluk olarak dayatmıştı kendisini. Her ne olursa olsun “İyiliği emredip kötülükten sakındırma” ilkesi gereği, eğer metazorik olarak bazı yanlışların bu sistem tarafından zuhur ettiğine inanılmış ise, kendisini (kaybetmeme dürtüsüyle de olsa) ve ülkeyi buradan çıkarmak isteyen iktidara el vermenin gerekliliğine inanarak. Zira tersi, “sen hangi adımı atarsan at, battığın yerde debelenmeye mahkumsun. Ne halin varsa gör!” anlamına gelmekteydi ki, bu aynı zamanda ülke yanarken, “herşey daha beter olsun da bitişiniz de o oranda muhteşem olsun!” bedduası anlamı taşımaktaydı. Kötü gidişata bakıp bunu mizah konusu yapacak, milyonlarca insan asgari ücret ve işsizliğe mahkum edilmişken bunu istihza konusu edecek bir tarz bizlerin ahlakıyla bağdaşmaz. O yüzden her daim umutlu olmak, “umulur ki öğüt alırlar” hedefiyle uyarı ve ikazları sürdürmek inancımızın gereğidir. Dinimizden bunu öğrendik. Tabii Hakkın hatrının her şeyin üzerinde olduğunu da. O yüzden örtmeden ve saptırmadan ama hiçbir derde deva olmayan, sarmalın sürgit devamına hizmet eden, siyasi kültürün dönüşümünü engelleyen ‘müzmin muhaliflik’ denen kimliksel savrulmaya da prim vermeden bir duruşun sahibi olmayı yeğleriz.

 

İşte bütün bunlar bize “acaba” dedirtti. Tamam, iktidarın yanlışları gücünü törpülemekteydi. Buradan çıkış, yanlışlardan dönmekten ziyade, o yanlışlara yenilerini katmak anlamına gelen gücü, fethedilmemiş alanlara yaygınlaştırmak ve de kimliksel konsolidasyon siyasetiyle telafi edilmekteydi. Buna başvurmayı terkederse “fetih” süreci akamete uğrayacaktı.

 

Peki bu neyin fethiydi?

 

“Başkaları”nın kültürel hegemonyasında olan alanlar ‘fetih’ mi edilmeliydi yoksa haksız rekabete dayanmayan bir yarışın konusu mu olmalıydılar? Üstelik “fetih” denen şey özde mi yoksa şekilde mi gerçekleşmekteydi? “Fethedilen” alanlarda sadakat mı yoksa dürüstlük ve adalet mi neşvü nema bulmaktaydı? Bu soruların hemen hepsinin karşılığı davranış kodları ve niteliğinde yatmaktaydı. Cevaplar genel anlamda olumsuzdu. Hepsi kabul. Ama “acaba?” dedirten, umuda yolculuk yaptıran şey, bu gidişatın bir çöküşe sebebiyet vereceği ve tümüyle kaybettireceğine dair akılcı bir korkunun olabilirliği hesabıydı! O yüzden mevcut ortaklardan ve bu sistemden çıkışa dair kendilerinden beklenti naif duygulardan kaynaklanmaktan ziyade, bu metazorik halin görülmüş olmasına dair bir umudun yansımaları idi!

 

Nitekim küçük ortak da aynı dönemde ortaklığın bozulmaması gerektiğine dair gerekli kışkırtmaları yapmaya başlamış, hatta tehdit içerikli çıkışlara başvurmuştu. Bu bazen Erdoğan “AB’ye yeniden yönelmekten” bahsederken “HDP’nin kapatılması gerektiği”ne ilişkin olmuş; bazen sokakları hareketlendiren icraat ve hedef göstermelerin artacağına dair sinyallerle görünürlük kazanmış; bazen bazı oda, dernek ve kuruluşların kriminalize edilmesi; bazen de çıta yükselterek Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasının gerekliliğine dair taleplerle kendisini göstermişti. 

 

Erdoğan ve AK Parti küçük ortağının ağına tam da kendi kurduğu konsolidasyon oyunu üzerinden yakalanmıştı. Küçük ortak buralardaki konuları kaşıyarak kamuoyuna ve iki partinin de tabanlarına sürecin ivmelenerek devam etmesi gerektiğini salık veriyordu! Erdoğan’ın -eğer bir an kafasında oluştuysa bile- buradan çıkışın mümkün görünmediği kanaatleri bir kez daha zihninde pekişmiş olmalıydı. Köprüden önceki son “exit” de kaçmıştı. O “exit”e girmenin riskleri ağır basmıştı. Kısacası buradan çıkış yoktu. Bu oyun son ana kadar sürdürülmeye devam edecekti. Hangi ilkeler çiğnenirse çiğnensin, hangi sosyal çatışmalara sebebiyet verirse versin, hangi hukuksuzlukları artırırsa artırsın konsolidasyon oyunundan vazgeçmek mümkün değildi! Hele ki anketler kitlesel erime rakamlarını önüne getirirken, aksine bu sarmalı büyütmek en ehveni olarak görülmekteydi!  

 

MHP liderinin retoriklerini ivmelendirmek en kolay olandı. Kaldığı yerden hız kesmeden devam etti. O da “teröristler”, “vatan hainleri” “Geziciler” “Fetö’yle işbirliği” ithamlarını sürdürdü. Prim yapan buydu. Hatalardan dönmektense, onları görünür olmaktan çıkarmak, gündemleri değiştirmek, bildik dosyaları raftan indirip oyunu sürdürmek varken, dengeleri bozmamalıydı.

 

Hazırda Millet İttifakının dengesini bozacak argümanlar vardı ve oradan yürüdü. Partilerle yaptığı görüşmeler, Cumhur İttifakına davetler, bazılarını yalnızlaştırıp diğerlerini yanına çekmeyi beraberinde getirecek ne kadar koz varsa masaya sürmeye başladı.

 

Yeni Anayasa ve bir taşla birkaç kuş

 

Bir tarafta fethin devamını içeren, Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör atama meselesi ve eylemliliklere katılan gençleri marjinal yapılarla özdeşleştirip bir genelleştirmenin kurbanı kılan “Başları ezilmelidir”, “Bizim çocuklarımız değil” şeklindeki tehlikeli retorikler ortaya konarken, diğer tarafta yeni anayasadan bahsetmek; bir tarafta toplantı gösteri hakkını kullanmaya çalışan gençleri kriminalize ederek “Devletin gücünü sınamayın” şeklindeki 12 Eylülcü ya da 28 Şubatçı vahim söylemi hafızalarda canlandırıp diğer tarafta Adalet reformundan bahsetmek; bir tarafta Anayasa Mahkemesi kararlarının “bağlayıcı değil yönlendirici” olduğuna dair hukukçular eliyle norm koymaya cüret ederken diğer taraftan 12 Eylül tortularını temizleyecek yepyeni bir anayasa yapmaktan bahsetmenin mantığı ve koşulları size de makul gelmekte midir?

 

12 Eylül anayasasının zaten neredeyse yüzde altmış yetmişi değişmemiş miydi? Cumhurbaşkanlığı sistemi zaten Erdoğan’ın eline her şeyi tek başına belirleyebilme, denetlenememe, kanunların etrafından dolanabilme imkanını yeter derecede sunmamış mıydı? İktidarın hangi ihtiyacına binaen şimdi yeni bir anayasadan söz edilir oldu? Demokratikleşmede geriye düşüş oldu da, Erdoğan bunu -yeterli yetkiye sahip olmadığı için- engelleyemedi falan mı? Nedir gerçekten ihtiyaç?

 

Mesela Adalet Reformunu düşünelim. Henüz maddelerinden haberdar olmadığımız reform paketinde yargı bağımsızlığına ilişkin (örneğin hakim teminatı/coğrafi teminat) bazı maddeler içerdiğini düşünelim. İyi de bunlar zaten hukukta var. Siyaseten “kanunlarda ne yazıyorsa, evrensel normlar neyi buyuruyorsa onu uygulayın” deseniz zaten sorun ortadan kalkacak. Fiilen “Kuvvetler Birliğini” temin etmiş olan bir sistem kurmuşsunuz, bunu sağlayan bir anayasa yapmışsınız, “yeni” olarak neyi değiştirip de “Kuvvetler Ayrılığını” temin edeceksiniz? Bunu yapmak gücü paylaşmak ve geri adım atmak değil de nedir?

 

Mesela partileri kapatmayı kolaylaştırıcı ve icraatlarınızı anayasal kılıf altına sokucu değişiklik yapmak desek belki ama bu da matematiksel olarak anayasayı değiştirmeye zaten gücünüzün yetmediği bir ortamda muhalefetle takışmak anlamına gelmektedir ki yoksa hedefiniz bu mudur? Yani zaten yoksulluktan, işsizlikten kırılan halkın karşısına bu defa da “bakın memleketin hayrına, terörü de cezalandırmaya matuf yepyeni, yerli-milli bir anayasa yapmak istiyoruz ama yaptırmıyorlar” mı diyeceksiniz? Ekonomik sıkıntıları unutturup(!) halkın önüne bu konsolidasyon malzemesini mi koyacaksınız? Tutmaz ki! Bir defa halkın bir bölümü (özellikle MHP-AK Parti tabanı) eğer gerçekten bu anayasa meselesine rağbet gösterirse, bilin ki bu, yaşadıkları sorunlarla-sistem arasında korelatif bir ilişki kurabilmiş olmalarını izhar eder ki bu da sistemden çıkma amaçlı merak uyandırır, değilse öfkelendirir.

 

Eğer amaç, OHAL rejimini kavileştirme amacına dönük tüm engelleri kaldırma hedefine matuf ise o da hem içte hem de dışta her açıdan kaybettirir. Kutuplaşmış kitleler dışında da alıcı bulmaz. “Birilerini” cezalandırma, elini kolunu bağlama, hareket edemez hale getirme; buna matuf olmak kaydıyla bazı kurumları bypass etmeyi, kapatmayı anayasal kılıfa sokma amacını taşıyorsa ki Bahçeli’nin -kendi yakın geleceğiyle ilgili- talepleri açısından baktığımızda bunun emareleri görülmektedir, bunun demokratikleşmeyle falan değil, gitgide otokratlaşan yapının önündeki tüm engelleri Anayasal açıdan ortadan kaldırmaktan başka bir anlam ihtiva etmez. Yani hem anayasa hem de anayasa mahkemesi gibi kurumların ortadan kaldırılması anlamına gelir. Bu zaten Cumhurbaşkanlığı sistemiyle fiiliyata geçmişti ama henüz üzerine mum dikilmemişti!

 

Ana amaçlardan biri seçim sistemini değiştirmek

 

Bahçeli’nin Erdoğan’a yazdığı ve başkanlık sistemini “Milli Güvenlik Konsepti” olarak resmettiği “açık mektup”taki ana maçlardan biri de kendi geleceğini garanti altına almayı hedefleyen ayrıntılar da içeren “barajın düşürülmesi” “dar bölge” sistemi vb. konuların risklerine değiniyi içinde barındıran uzun metindi. Belli ki bu konuları aralarında uzun uzun istişare de ettiler.

 

Resmi olarak seçimden bir yıl evveline kadar bu seçim sistemini, siyasi partiler yasasını falan değiştirmeyi hedefleyen maddeler içermesinin ötesinde, dikkatleri ekonomik sıkıntılarla ilgili tartışmalardan buraya çekmek anlamına da gelmekte.

 

Tabii olarak dahası da var ki bunların başında da muhalefet bloğunun üzerinde yegane ittifak ettiği Güçlendirilmiş Parlementer Sistem tartışmalarını da sulandırıp o blokta bir çatlak oluşturmak. O kozu muhalefetin elinden alıp onları “yaptırmayız” bloğuna mahkum etmek.

 

Amaçlar içinde varsa eğer, ABD-AB gibi yapıların gözünü boyama amaçlı demokratikleşme hamlesi olarak nitelemek zor, zira gerçek bir demokrasi hamlesi zaten bu sistemde kalarak olmaz ve yukarıda değindiğimiz gibi sistemi kavileştirmeyi amaçlarsa eleştirilerin dozu daha da artar.

 

Kısacası hem gücü pekiştirme amaçlı devlette kalıcı değişikliklere gitmek, hem iktidarın elini daha da rahatlatıcı uygulamaları meclisten geçirmek, hem de anayasadan arta kalan alanlarda daha demokratik bir alan oluşturmanın hepsini aynı sepete atmak zaten imkansız! Hele ki halihazırda mesela anayasa mahkemesinin kararlarının uygulanmasına direnen yerel mahkemeler gerçeği, o kararların “bağlayıcı değil yönlendirici olduğu”nu söyleyen hukukçu başdanışmanların söylemleri ayyuka çıkmışken, hangi reel ihtiyaçlara binaen uyulması garanti edilecek düzenlemeler yapacaksınız ki?! Bu işin Türkçesi şu: Ya yaptığınız o düzenlemelere de uymayacaksınız ya da halihazırdaki fiili durumu kurumlar ve kurallar nezdinde yasalaştıracaksınız. Tıpkı başkanlık sistemi öncesi Bahçeli’nin bilahare gerçekleşen vurgularında olduğu gibi.

 

Nereden nereye geldik görüyor musunuz?

 

Dün, 60-70’lerde, 12 Eylül’lerde, hassaten 28 Şubatlarda devletin toplum karşısındaki koruyucusu olmaları hasebiyle sorunlu gördüğümüz, kararlarına itiraz ettiğimiz, taraflı davranmalarından ötürü şikayet ettiğimiz kurumlar, şimdi hakları korumada paçasına tutunduğumuz, buharlaşmaması için neredeyse niyazda bulunduğumuz kurtarıcılar gibi görünmeye başladı. Fiiliyatta da durum bu! Kim derdi ki; binlerce insanı 10’ar dakika aralıklarla “terör örgütü üyesi” olarak yargılayan adliyelerin mahkeme listesi fotoğraflarının sosyal medyada “10 dakikada falınıza bakılır, neyse halin çıksın falin” ironisiyle paylaşıldığı bugünlerde, gözünün içine bakılan, içtihadlarına sihirli tılsım muamelesi yapılan yüksek yargının tırpanlanmasını mağdurların yaşlı gözlerle izlediği zamanlara ulaşacağımızı. Bunu da gördük. Hem de Kabe’nin örtüsünün temsil ettiği değerler adına yeri göğü inletebilen, bu uğurda “teröristlere göz açtırmamak” için her fedakarlığa göğüs geren ama bazen de aynı Kabe örtüsünü Hz.Adem’den bu yana korunması emredilen ismetlerin/dokunulmazların çiğnenmesinin üzerini örtmede kullanan bir muhafazakar dindar iktidar sayesinde.

 

Kendimize acilen sorulması gereken sorular

 

Yozlaşma iklimi hepimizi bu girdabın içine katmadan, kendimize bir iyilik yapıp şu soruları bir an evvel sorup cevaplamamız lazım:

 

Değerler hiyerarşimiz nedir? Hangisi hangisi adına feda edilebilir? Hangisi önceliklidir? Kimliğin değerler hiyerarşisindeki yeri nedir? O değerler ortak kimlik sahipleri tarafından çiğneniyorsa, “düşman” ile aynı hatta görünmeme endişesinin merkezileşmesi her şeyin üstünde mi yer alır?

 

Mihenk taşımız var mıdır? Varsa nedir? Hukuk mudur? Evrensel ilkeler midir? Kültür müdür? Etnik yapı mıdır? Vahiy midir? Meri hukuku beğenmiyor eleştiriyorsak daha iyisi nedir, elimizde mevcut mudur, mevcutsa onu halihazırdaki gelişmeler için işlevsel kılıyor muyuz? Böyle bir çabamız var mıdır yoksa el yordamı, ezberler, kimliksel dürtüler, mevzileri kaybetmeme korkusu adalet ölçülerimizi belirlemede yeterli ölçütler midir?

 

Tek Parti dönemi devlet uygulamalarını eleştirirken bunu çiğnenen ismetler üzerinden yaptıysak eğer, bugünkü uygulamaları hangi ölçüler üzerinden eleştiriyor ya da sahipleniyoruz? Sahiplenmiyor eleştiriyorsak bunu neden daha görünür kılmaya çalışmıyoruz? Neden Kabe resmine hakaret edilmesi kadar bu konular gündem olmuyor, yer gök bunun için de çalkalanmıyor? Neden “adalet yerine gelsin de isterse kıyamet kopsun, gökkubbe başımıza yıkılsın” şiarıyla hareket edilmiyor? Dinimizde mi bir eksiklik var yoksa bizde mi sorun?

 

Bunları tartışıp cevaplarını bulalım ki hepimiz mütmain olalım! Dürüst olanlarımız dürüstlüğünü korusun, olmayanlarımızı ahlaken de hukuken de yargılayabilecek elimizde mihenk taşları bulunsun.

 

Ortak aklın, emanet bilincinin, şeffaflığın, denetimin yanındaysak ona göre tavrımızı kuşanalım. Yoksullaştırmanın, keyfe keder aşırı güvenlikçiliğin, tektipleştirmenin, niteliksiz “fetih” çabalarının karşısında, yarışmacı bir rekabetin yanındaysak buna göre saf belirleyelim.

 

Bu toplumda bizim gibi düşünmeyenlerle belli bir olgunluk içinde yaşayacaksak empati ve merhameti bizden olmayanlardan mı bekleyeceğiz yoksa cesaret gösterip kendimiz mi adım atacağız? Bunlara cevap bulalım ki muktedirlerin oyunlarına da beğenmediğimiz muhaliflerin tutumlarına da ram olmadan kendimize bir hat belirleyebilelim. Adil şahitlerden olabilelim.

 

Anayasa tartışmalarından bakın nereye vardık. Öyle oldu çünkü hepsi zincirleme birbirine bağlı ve esas meselemizin zihniyet odaklı bireysel, toplumsal ve siyasal kültürel bir değişimden geçme zorunluluğu olduğunu ortaya koymakta.