Çorak Ülke

30.05.2020

Yaşadığımız dünyaya baktığımda aklıma, Eliot’un şiirine verdiği isimden başka bir şey gelmiyor.

 

İletişim için kullanılan uydular çevrimdışı kalsa ne olur? Bence pek ala mümkün. Yaşadığımız salgın benzeri bir durum makineler için de geçerli olabilir. Bununla ilgili çok film seyrettik. Gerçi filmin sonunda NASA, meseleleri halledip işleri yoluna koyuyordu ama salgında gördüklerimiz bunun bir filmden ibaret olduğu düşüncesine getirdi beni. (iki aydan beridir ABD’de yayınlanan Ellen ve J. Fallon programlarına katılan istisnasız bütün konuklar salgın döneminde hangi vakfa ne için yardım ettiklerini belirttiler. Bunların neredeyse tamamı açlık çeken insanlara yemek ve hastane çalışanları için maske temin etmekle alakalıydı.) Yani NASA’dan fayda ummak beyhude olabilir. Teknoloji tedarik zincirinde uydunun merkezde bir yerinin olduğunu zannediyorum. Çevrimdışı olma durumunun neleri etkileyebileceğini düşünmek bile istemiyorum. Aslında istiyorum. Ters psikoloji yaptım, ben ne anlarım teknolojiden uydudan. Ama bu salgın sürecinin ardından bir de teknoloji aletleri çevrimdışı kalsa taşlar tam olarak yerine oturacak gibi. Bu kaosu yazmaya bile elim varmıyor. Ancak biyoloji dersinden aklımda kalan bir husus var ki ona biraz itimat ediyorum işte; insanın soyunun devam etmesi onun uyum kabiliyeti ile alakalıdır, gücüyle değil. Kıyamet kopuncaya kadar üstesinden gelinmeyecek bir durum yok. Hallederiz.

 

İnsan evladı kısıtlamalı günlere intibak etmekten yana pek sıkıntı çekmedi gibi geliyor bana. Seçeneklerden biri (yüzde olarak düşük olsa da) ölüm olduğunda otomatik frenler devreye giriyor. Yeni normalimizi; meşguliyetler, arayışlar, çözümler bulmaktan yana sıkıntı çeksek de (biraz içselleştirmek biraz da mecburiyetten olsa gerek) çok da abartılı bulmadık. Öncesinde tahayyül bile edilemeyecek bir durumdayız. Bunu nereye bağlayabilirim bilmiyorum ama buradan bir yazı çıkartmak niyetindeyim.

 

Hayatın bütün şubelerine tesir eden kısıtlamaların sadece merkezi otoritenin kararlarıyla yürütülmesi sürdürülemez. Biraz da iç kontrol sisteminin (aile içi iç kontrol dahil) devreye girmesiyle mümkün olabilecek bir şey bu. Buradan bir iyilik durumu sadır olabilir işte. Bunun üzerine düşünmek gerekir. Ulaşım, ev/mahalle/şehir mekan ve fikri ile maişet temini meselesinde yeni yollar bulmak için kafa yormanın bize yeni imkanlar sunması umut edilir. Devletlilerin yol açıcılığıyla hayata geçebilecek bir husus. Siyaset anlayışlarını iktidar muhalefet sarkacından kurtarıp memleket sathına yaymak mümkün olamaz mı? O da siyasi partilerin yönetici, vekil ve takipçilerinin meselesi. O halde bize kalan ne? Gündemi bir kaç saat sonrasından takip edebilen, tamim ve emirnameler üzere yol tutan, bulunca yiyen bulamayınca bir yol açılmasını bekleyen bizler dertlenmekten başka ne yapabiliriz ki.

 

Kısıtlama sürecinde eksikliğini en fazla hissettiğimiz şey evlerimizin bahçeye açılan bir kapısının olmamasıydı. Şöyle bir kaç yüz metre kare bahçesi olan belki sebze ve çiçek yetiştirebileceğimiz evlerde kalsaydık her şey daha kolay olabilirdi. Dikkat çekmek istediğim şey sadece bu değil ama. Toprak sahipliğinden kat mülkiyetine geçme işi bizi üst üste istif edip belediye hizmetlerini kolaylaştırmış olsa da, sonucunda halimizi zora sokan bir netice çıktı. Yatay büyümenin ötesinde bir şehirleşme fikrine geçmeyi mecbur eden sürece girdik aslında, sadece bunun fark edilmesini bekliyoruz. Köyde küçük bahçe ve bostan yapmak için gerekli olan malzemelerin satışında önemli bir artış olduğunu söylüyor ilgili esnaf. Hemen her vilayetten böyle haberler geliyor. Şimdilik evler elden geçti, tamirat ve bakımı yapıldı. Tarımda kullanılan bazı alet edevatın isimleri hatırlandı. Çalışan eller nasır bağladı. Ez azından köyün yeniden ikamet edilebilecek bir yer olduğunun kabul edilmesi bile önemli. Başlangıç noktası olarak işe yarar. Açlık ve dolayısıyla tarım ve tarım ürünlerini tedarik meselesi bütün işlerin gelip dayanacağı son noktadır. Oradan geriye düşmeyi planlayamazsınız.

 

Mevcut yerleşimleri, kentsel dönüşüm planları ile içinde yaşanılır hale getirmek öyle kolayca yapılabilecek bir iş değildir. İmar planları, insanların iştahlarını açan fazladan gelir elde etme çağrışımları ile birlikte düşünülür. Nasıl bir hayat fikri hiçbir şekilde gündeme gelmeden maliyet, satış ve yüzde kaç hesapları devreye girer. O halde öncelikle memleketi kalkındırmakla (mamur etme manasında) ilgili nasıl bir şehir olmalı fikrine ihtiyaç vardır. Güvenlik, istihdam ve salih bir topluluk için yeni şehirler kurmayı düşünmek gerekir. İdeolojik olarak karşı çıkıp yaşama biçimi olarak hayat verdiğimiz kapitalizmin mekanları, modern şehirlerin içerisinde yer almaktadır. Sermaye kaynağı olarak para babalığını yaptığımız kapitalizmi; gelenekten, ideolojiden veya dinden neşet eden fikirleri güzel ve etkili konuşma üslubu ile dillendirmekle yerinden edemeyiz. Konuştuğunuz şeyler ‘laf ola beri gele’ deyiminin bir adım uzağına bile düşmez. Ne söylediğimizin değil hayatı iyilikle yaşamak için ortaya koyabileceğimiz cehdin ve işlerin bir önemi vardır. Bir marketin varlığı ile kaç tane mahalle bakkalı kapandı. Mesele sadece bakkalın kapısına kilit vurması değildi; buradan beslenen bir arada yaşamaya dair bilginin de yitip gittiğini görmek gerekir. AVM’lerin şehir dışına taşınması ve çalışma saatleriyle ilgili hükumet yetkililerince söylenen sözler ve esnafın bu yöndeki talepleri geliyor aklıma. Kalem oynatılamadı. Bu sadece para, AVM ve iş yeri meselesi değildi çünkü; hayatı başka türlü düzenlemenin tek yönlü yolculuklarına çıkılan istasyonlardı. Bir Müslüman için hayatın başka türlü yaşanmasının kendi anlayışında neye denk düştüğünü de varın siz hesap ediniz. Aileden başlayarak insanı bir topluluk halinde iyilik üzere olmaya sevk edecek yeni bir yapılanma ihtiyacı hasıl olmuştur. Mimari ve tasarım insan davranışlarını en hızlı ve kalıcı şekilde değiştirme imkanına sahiptir. Bir huzur evi binasının varlığı yaşlılarımızı oraya terk etme fikrini ayartıp önümüze koyar. Bununla ilgili ayrıca retorik geliştirmek gerekmez. Gerisini Lütfi Bergen’in Şehir Sünnettir (Hitapevi Yayınları) kitabından devam edelim.

 

Batı dışı toplumların geleneksel “üretim / meslek / pazar / tüketim” biçimlerine “kentsel düzen” uygulamalarıyla müdahale edilmektedir. Bu müdahale, Batı’da geliştirilmiş kent tasavvurunun Batı dışında reddedilememesi nedeniyle “müdahale” şeklinde algılanmamaktadır. Batı kent biçimleri, Batı dışı iktisadî-içtimaî-kültürel dokular üzerinde egemenlik tesis edecek küresel ağ sistemleri ile gelmektedir. Bu durum esnaf, zanaatkâr, çiftçi, işçilerin “yeni ekonomi politik”lere uyum sağlamak için karmaşık ağlar içinde hareket etmelerini zorunlu kılar.

 

“Batı kenti” kendisini konut sistemi-otomobilleşme-Yüksek Hızlı Tren-enerji kullanımı-gıda zinciri-iletişim gibi bir dizi denetleyici teknolojiyle vazgeçilmez kılar. Kent sistemi küreselleşen doğası ile gelir. Bu doğanın dışında yaşamayı da imkânsızlaştırır. Örneğin iki katlı gecekonduyu yıkarak içindekileri konuta taşır. Gecekondunun inşa edildiği ve tamamen mülk sahibine ait bahçedeki dut ve erik ağaçlarını, odunluğu, kümesi, kuyu suyunu, duvar dibindeki küçük bostanı, yaprakları reçel yapılan gülleri ortadan kaldırır. Yıkılan gecekondu ile bireyler çapı büyüyen kent yapılarına ve ilişkilerine uğratılır. Eski ekonomi biçimde “mesken”de “sakin” kişiler bu yıkımla sürekli masraf-haraç isteyen “uzun mesafeler arasında gidip gelen” yolculara-seyyara dönüştürülür. Mahalleden ve evinden çıkmadan yaşayabilen fertler şimdiye kadar görmedikleri şekilde “harekete geçirilir.” Böylece eskiden sebilleri olan fertler susuz bırakıldıkları, tuvalet ihtiyaçlarını dahi

ücretle karşılayabilecekleri bir haraç düzenine itilir. En tabii ihtiyaçlar parasal karşılıklara muhatap edilir. Simmel, Batı’da yaşanmış metropol olgusunu çok önceden tasvir etmiştir. Yeni haraç düzeni, “parasal zihnin” mekân belirlemesi, insanlar arasındaki ilişkilerin bozulmasından kaynaklanan güvenlik meselesini de kendiliğinden probleme dönüştürür.

 

Müslüman toplumlarda “geçimlik ekonomi”nin zihniyeti de pratiği de yukarıda bahsettiğim “harekete geçirilmenin etkisi” nedeniyle hayat bulamaz hale gelir. Su, barınma, meyve,

yakacak gibi pek çok temel nimet eski hayat biçiminde doğal şekilde karşılanırken küresel kent sistemi temel ihtiyaçlara doğrudan ulaşmayı imkânsızlaştırır. Aile fertleri ihtiyaçlarını

karşılamakta sorumlu kişiler olarak yeniden kodlanır. İş, okul, hastane, alış-veriş mekânları on dakikalık yürüyüş mesafesinden çıkarılır. Gündelik hayatın alt yapısı da onlara erişim de metalaştırılır. Okul, hastane, iş, alış-veriş yapılan merkezler, otobüs ve demir yolu kullanımıyla erişilen ve kullanıcıları bir anlamda yoksullaştıran ya da kentsel iktidarın araçlarına muhtaç bırakan masraf alanlarına dönüştürülür.

 

Kent sistemi üç organizasyonu sağlayarak kendisini Batı dışına dayatır:1) mal üretimi, 2) lojistik (mal ve hizmetlerin tüketiciye ulaştırılması), 3) pazar. Bu üç organizasyon Batı dışı toplumlara ait mülkiyet / sermaye / servet stoklarının kapitalizmin inhisarına geçmesine sebebiyet verir. Bundan sonra evlerin inşası, emtiaların tedariki, pazarın kontrolü, ulaşımın örgütlenmesi, kentlerin yönetimini ele geçiren bölgesel ve çok-uluslu sermaye tarafından belirlenir.

 

Kent sistemi Batı dışını yönetmeyi mümkün kılan “iktidar biçimlenmesi” olarak gelir. Ayartılmış yerel yöneticiler, mimarlar, planlamacılar “millî” aidiyetlerini yitirdiklerinin farkına varamayacakları bir küresel sermaye zihnine bağlanır. Küresel sisteme entegrasyonu sağlayan şebekeler (örneğin, internet üzerinden taksi çağırmayı mümkün kılan teknoloji) ahlâkî bağlılıkları aşındıran ekonomik üstünlükler sağlayarak yeni bir “iktidar coğrafyası” sunar. Mahalle esnafı küresel sisteme entegre olmadıkça pazarın dışında kalmaya mahkum olur.

 

Nasip olursa bu meseleye devam etmek niyetindeyim.