Çorak ülkenin inşası

03.06.2020

Kent birbirlerinden farklı insanları bir araya getirir, toplumsal hayatın karmaşıklığını yoğunlaştırır, insanları birbirlerine yabancı olarak sunar. Kent deneyiminin bütün bu yönleri -farklılık, karmaşıklık, yabancılık- tahakküme direnme imkanı verirler. Bu sarp ve çetin kent coğrafyası belli bir ahlaki vaatte bulunur. Kendilerini Cennet Bahçesi'nden sürülmüş kişiler olarak kabul edenlere bir yuva olabilir. R. Sennett

 

İçinde yaşadığımız kentin sadece mimarlık veya inşaat işiyle gelişmediğini görmek gerekir. O; bir fikrin, ihtiyacın, biçim ve dönüştürmenin aracı olarak kuruldu. Kentle ilgili fikirler önceki yüzyılın ortalarına kadar ilahiyat ve felsefe alanıyla ilişkili olarak ele alınırdı. İslam şehirleriyle ilgili yazılar okurken bunun batıdaki serüvenini bilmek istifade etmemi kolaylaştırmıştı. Aksi taktirde meselenin önemini kavramak mümkün olmayabilecekti. Aşağıdaki yazı Lewis Mumford-Tarih Boyunca Kent Kökenleri, Geçirdiği Dönüşümler ve Geleceği (Ayrıntı Yayınları/İngilizceden çevirenler Gürol Koca-Tamer Tosun); Richard Sennett-Gözün Vicdanı Kentin Tasarımı ve Toplumsal Yaşam (Ayrıntı Yayınları/İngilizceden çeviren Süha Sertabiboğlu-Can Kurultay) adlı kitaplardan yaptığım okumalardan bana kalanlardır. Amacım, oldukça ana hatlarıyla modern kenti inşa eden fikrin geriye doğru takibini yapmaktır. Ne mimari, ne de kentteki ahali veya yönetim; sadece  mekanların ve kenti inşa eden fikrin insanın hayatına tesir edişinin en kısa tarihine dair notlardan müteşekkil bu yazı. Aldığım notları elimden geldiğince bütünlük oluşturacak şekilde sıralamaya ve sınırlamaya çalıştım. Umarım başarabilmişimdir. İslam dünyasında şehrin gelişimine dair okumalarımdan bana kalanları ise başka bir yazıda ele alarak mukayese imkanı sunmak niyetindeyim nasip olursa.

 

Mumford, Tarih Boyunca Kent kitabına şu cümlelerle başlar: Kent nedir? Nasıl ortaya çıktı? Hangi süreçleri daha da ileriye taşır, hangi işlevleri yerine getirir, hangi amaçları karşılar? Görünümlerinin hepsine uyan tek bir tanım yoktur ve tek bir betimleme onun embriyonik toplumsal çekirdek halinden olgunluk evresindeki karmaşık biçimlerine, oradan da son dönemlerindeki fiziksel çözülmeye kadar geçirdiği bütün dönüşümleri karşılayamaz. Kentin kökenleri karanlıktadır, geçmişinin büyük bir kısmı yeniden ortaya çıkarılamayacak şekilde gömülü veya silik durumdadır ve gelecekte nasıl bir hâl alacağını kestirmek son derece zordur. Kent ileride yok mu olacak, yoksa dünya tamamen devasa bir kentsel arı kovanına mı -ki bu da başka bir yok olma biçimidir- dönüşecek? İnsanları kentlerde yaşamaya iten ihtiyaç ve arzular, yani bir zamanlar Kudüs, Atina ve Floransa’nın vaat eder göründüğü şeyler daha üst bir düzeyde yeniden hayata döndürebilir mi?  İçsel çelişkilerden uzak, insanın gelişimini olumlu yönde etkileyip daha da ileriye taşıyacak yeni türden bir kent kurma imkânı hâlâ mevcut mu? (“İnsanın kent tarafından biçimlenen ve belirlenen tarihsel gelişimine bir daha göz atmak yararlı olacaktır” diyerek, kitapta takip edeceği yolu çizer.)

 

İnsanları parçalı mekanlara taşıyan büyük coğrafi kaymanın, elle tutulur gerçeklik hissini zayıflatma ve bedeni pasifleştirmesi söz konusudur. Bunun böyle olmasının nedeni en başta, hız deneyimidir. İnsanlar bugün atalarımızın hayal bile edemeyeceği hızlarda seyahat ederler. Otoyollara kadar uzanan hareket teknolojileri insan yerleşimlerinin sıkışık merkezlerden çevreye genişlemesini mümkün kılmıştır. Böylece mekan hareket amacının aracı haline gelmiştir. Kent mekanlarını onların içinde araba kullanmanın, onlardan çıkmanın ne kadar kolay olduğuna bakarak değerlendiriyoruz. Bu hareket güçlerine esir olmuş kent mekanının görünüşü zorunlu olarak nötrdür. Kent mekanı  hareketin bir işlevi haline geldikçe, kendi içindeki uyarım kapasitesini de yitirir; sürücü mekanın içinden geçip gitmeyi ister, onun tarafından uyarılmayı değil. Gezen bedenin fiziksel ortamı bu mekandan kopukluk hissini pekiştirir.

 

Yahudi-Hıristiyan kültürü ta kökünden beri, manevi bir "yerinden ayrılmışlık" ve vatansızlık yaşantısı üzerinedir. Başından beri, yerleşikliğe küskündür. Augustinus (354 ile 430 yılları arasında yaşamış, ortaçağ felsefesi içinde önemli bir düşünür) zamanından itibaren kent iki ayrı bağlılık piramidinin tezahürü olarak ortaya çıkmıştır; “tanrının ve dünyanın kenti”. Augustinus zamanındaki Hıristiyanlar manevi yaşamla dünyasal yaşantı arasındaki çelişkiyi genelde, her insanda ortaya çıkan bir çelişki olarak görmüşlerdi. Augustinus'un kitabı (Tanrının Kenti), mimarisiyle ve kentsel biçimleriyle evlere huzursuz bir manevi hayatı dayatan modern kentlerin teolojik temelini oluşturacaktır.

 

Sevilla’lı Saint Isidore’nin (560-636) aklına ise, taşların içinde bir Hıristiyan kenti tasarlamak gelmişti. Sözcüklerin kökenini açıklayan, Etimolojiler adlı bir kitap yazdı. Kitabında, "city" sözcüğünün izini değişik kaynaklara dek sürmüştü. Bu kaynaklardan biri urbs, yani kentin taş yapısıdır. Kentin taş yapısı korunma, ticaret ve savaş gibi pratik nedenlerle kurulmuştu. "City"nin diğer kökü civitas’tır ve bu sözcüğün anlamı, kentte biçim bulan duygular, ritüeller ve inançlardır. Isidore, Hıristiyanların manevi yaşamlarındaki zor mücadeleler için urbs’ın özel bir dizaynına gerek olduğuna inanıyordu. Isidore zamanında Kilise, bir inşaatçılar cemaati haline geldi. Altıncı yüzyıldan onuncu yüzyıla dek, barınak sağlama yükümlülüğü yerine getirildi ve bir kentler ağı oluştu. Ortaçağ inşaatçıları filozoflar değil, duvarcılar ve dülgerlerdi. Sadece dünyevi mekânların kutsal mekânlardan farklı görünmesi gerektiğini biliyorlardı. Bunun sonucunda bu kentlerin dünyevi binaları karmakarışık yığınlar halinde bitişir, sokaklar eğilip bükülüp yetersiz hale gelirken; kiliseler dikkatli bir şekilde konumlanır, inşaatları hassas bir şekilde, tasarımları özenle tasarlanarak yapılır hale geldi. İlk Hıristiyan kentleri, kutsal ile dünyevinin zıtlığını urbs’taki, netlikle çeşitlilik arasındaki zıtlığa dayanarak oluşturdular. Bu, Augustinus’un, kent tasarımında dile gelen dinsel bakışıydı.

 

Büyüyen kutsal kentle büyüyen dünyevi kent birbirini ittirdi. Kilise binalarının devasa boyutunun  güneşe karşı gölge ve rüzgâra karşı siper sağladığı görüldü. Kilisenin çevresindeki bu gölgelik ve siperlik aralığa, dokunulmazlık bölgesi denildi. Dilenciler gelip burada yerleştiler, ölmek üzere olan veba kurbanları evlerinden getirilip burada toprağın üzerine yatırıldı. Burası aynı zamanda bebeklerin bırakıldığı yerdi. Gerçi kırsal alandaki manastırların da benzer şekilde "sığınılan yer" özelliği varsa da insanların sıkıştırılıp kentte yoğunlaştırılması kutsal bilinçlilik ile dünyevi kayıtsızlık arasında böylesi bir kontrast yaratmıştı. Dokunulmazlık bölgesi insanları kentten korudu, ama dünyevi yaşamın civitas’ını biçimsiz, vahşi, belirsiz, ahlaksal hafıza kaybının yarattığı bir boşluk olarak bıraktı.

 

Uzun yıllar sonra bölünmüş rollere çıkacak olan yolun evveliyatında, Rönesans çağında insanlara kentlerde zamanı parçalama olanağını veren iki makine geliştirilmişti: Saat ve sahra topu. Birincisi zamanı ölü bir rutinin anlamsız parçalarına böldü, diğeriyse bölünmüş kör şiddet anları yarattı. On dokuzuncu yüzyılda, kentler mekanik ızgaranın amansız genişlemesine uygun tarzda yapılmaya başlandığında, zaman çok daha önceden buna benzer bir işleme maruz kalmıştı zaten; saat, zamanı bir ızgaraya tabi kılmıştı. (Burada Ahmet Haşim’in Müslüman Saati isimli yazısını hatırlamamak olmaz.) Kentin ortasında, bir binanın yüksekte bir yerine yerleştirilen kamusal saat, farklı bir disiplin düzeni yaratır. Bu saatler ilk önceleri, manevi ritmin değil de bedensel fonksiyonların düzenlenmesinde kullanıldı; insanlara ne zaman yatacaklarını, ne zaman kalkacaklarını, ne zaman yemek yiyeceklerini ve ne zaman dinleneceklerini bildiriyordu. Bu, sonuç olarak, insan bedeninin ekonomik ızgaraya tabi tutulmasıydı. Saat zamanı bu nedenle, kentteki bir egemenliğin zamanı, "toplumu yöneten tüccarların uyguladığı ekonomik, sosyal ve siyasi tahakkümün bir aracı" haline geldi.

 

Kent surlarının biçimini, özellikle de yüksekliğini ortaçağdaki savaş pratiği belirlemişti. Oklar, arbaletlerle fırlatılsa bile, hendekle çevrili bir surun ardındakiler için nispeten zararsız silahlardı; taş atan mancınık da güvenli bir yerin altına saklanmış insanlara pek zarar vermeyen, etkisiz bir araçtı. Ortaçağ savaşlarında kentlerin kuşatılması sırasında asıl savaş alanı surların kendisiydi. Kuşatmanın mantığı, iradenin zamanla yarışmasıydı. Düşman ordusu bir kenti çepeçevre sarar; kentteki ve yakın çevredeki halk içeriye çekilirdi. Okların ve tırmanma çabalarının pek bir işe yaramadığı ortaçağ kuşatmalarında asıl mücadele hangi tarafın daha uzun süre dayanabileceğiydi. Topun gelişmesi bunu değiştirmişti. Her şeyden önce, eski surları koruyucu olarak işe yaramaz hale getirdi. Top, surların dibinde dikey savaş yerine "kent çevresinde gittikçe genişleyen bir yatay mesafenin" savunulmasını gerektirdi. Toplar, kent surlarında gedikler açıyor, işgalci askerler bu gediklerden kente girerek savaşmaya başlıyorlardı; kent halkının yavaş yavaş açlıktan ölmesini beklemek gerekmiyordu. Top, kutsal sığmak düşüncesini de bozdu. Top, nüfus yoğunlaşması ve kalabalığın önemini değiştirdi, ortaçağ toplumunun adam çokluğuyla güvenlik sağlama fikri ağılda katliam deneyimiyle karşılaştı. Kendini savunabilir bir kentin büyüklüğü, içindeki insanların top mermilerinin gücünden kaçabilmesi için de radikal bir şekilde arttırılmalıydı.

 

Bütünlüğe inanmış birisi birbiriyle bağlantısız şeylerle ne yapabilir? Bu mesele, kent üzerinde düşünen Aydınlanma dönemi kent plancısının peşini bırakmamıştı. Ortaya kahvehanelerde oluşan açık iletişimin değerli olduğu inancı çıktı. Ancak kent yalnızca bir civitas - yani bir iletişim yeri - değildi. St. Isidore'nin keşfettiği gibi bir urbs’dur da; fiziksel parçaları, birleşmiş bir bütünlüğe açılamıyorsa da, bunların yine de birbirleriyle bağlantılı kılınması gerekir. Bu bağlantılar nasıl dizayn edilecekti? Bütünlük yaratmada kullanılacak akılcı kentsel biçim meydandı; yani kentteki kalabalıkları iş ve zevk için bir araya toplayacak olan yerdi. Aydınlanma plancıları insanların karmaşıklığı ve süreksizliğine iki şekilde hitap etmeye çalışıyordu: Önce kenti kendine özgü bir alan olarak görmek, sonra da kentteki toplumsal olarak bütünleşmiş meydanı daha büyük bütünlüklere, yani kentle kırın, insanla doğanın bütünlükleriyle birleştirmek. Londra'nın Bedford Alanı (1775) ve Russell Alanı (1801) gibi meydanları yeni kentsel yerleşimin ortasında bir doğa adası olarak yapılmıştı ve asıl önem doğanın "inşasına" verilmişti. Büyük ağaçların derin kök kütlelerini kırsal bölgeden alınıp yeni yerlerine dikildi. Sonuçta, ağaçlar sanki eskiden beri hep oradaymışlar gibi görünüyordu.

 

Isidore’den beridir mimaride kullanılmakta olan ızgara biçimi, hiçbir şeyin değişmediği, tekrarlayan ögeler düzenlemesidir. Modern kentsel ızgara ise, bir sanayi makinesinin çalışmasına çok benzeyen, sırf tekrarlardan oluşan, merkezsiz ve sınırsız bir biçimdir. İlk dönemlerden beridir en belirgin mimari anlayış olan ızgara mekânın, çeşitli biçimlerde yaygınlaştığı görülür; en çok kullanılanı ise yatay olanın yanında dikey (gökdelen) olarak karşımıza çıkacaktır. Bu yeni biçim, mimarisinde oluşturduğu nötr alanla o mekânda yaşamak zorunda olanlara boyun eğdirir; onların ilişkileri görme ve değerlendirme yeteneklerini körelterek yapar bunu. Bu anlamda, nötr mekânların tasarlanması başkalarına hükmetme ve boyun eğdirme eylemidir. Ailelerin, oturacağı evlerin dikey ızgaraya göre yapıldığı dönemlerde bunu yapanlar bir şeylerin yanlış olduğunun farkına varırlar. Üstelik apartman tarzı ev garip bir geçmişten yankılar uyandırır; on dokuzuncu yüzyılda ailelerin, otelleri, yarı sürekli ikametgâhlar olarak kullanıldığı bir dönem olmuştu New York'ta. Bu aileler otelden otele gezerdi; çocukların bazen koridorda koşmasına izin verilir; aileler yemeklerini iş gezisine çıkmış adamlarla, yabancılarla ve ne olduğu belirsiz kadınlarla aynı salonlarda yerdi. Plancılar daha genel olarak, dikey yapıların sadece barınak sağlayan, yapısı itibariyle nötr ve dolayısıyla "insanlık dışı" biçimler olduğu kanısına vardılar. 1902 yılında New York Independent gazetesinde çıkan bir başyazıda, Avrupa’daki yüz yüze toplum idealinin etkisi altındaki sosyalist plancıların vardığı kanılar açıklanarak büyük apartman tarzı evlerin "komşuluk duygusunu, yardımsever dostlukları, kilise ilişkilerini ve uygarlık onurunun ve görevinin temelleri olan mütevazı-ortak ilgileri" yok ettiği dile getiriliyordu.

 

Modem kent, insanları içe değil dışa döndürebilirdi; kent onlara bütünlüğün değil, başkalığın deneyimlerini yaşatabilirdi. Kentin gücü onun çeşitliliğindeydi; insanlar farklılıkla karşılaşınca, en azından kendilerinin dışına adım atma olanağını bulabilirdi.

 

"Yeni" Amerikalılar ızgara kentleri yaparken, sömürgeleştirerek değil de, yerli Amerikalılarla karşılaşmalarındaki gibi, diğer yabancı şeylerin varlığını ortadan kaldırarak ilerlediler. Denetim, mekânı önemli kılmak yerine, nötr olarak algılamaya yol açan mekân anlayışıyla sağlandı.

 

Tocqueville, Amerika gezi notlarında kentlerin birbirine ne kadar çok benzediğini, bir kasabanın inşasında önemli olan yerelliğin; ekonomi, iklim ve hatta topografya farklarının ne kadar az olduğunu yazar. Kentlerin inşasındaki bu homojenliği Tocqueville ilk önce gem vurulmamış ticari sömürünün sonucu olarak açıklamıştı. Sonraki yıllarda ise bir açıklama daha ekledi. Ünlü Amerikan "birey”i, bir maceracı değildi, aslında gerçekliğinin çemberi büyük çoğunlukla ailesinden ve arkadaşlarından daha geniş çizilmemiş biriydi. Bireyin o çemberin dışıyla pek ilgisi, daha doğrusu buna harcayacak enerjisi yoktur. Amerikan bireyi pasif bir kişidir ve pasif bireylerden oluşmuş bir toplumun kendine inşa edeceği şey, monoton bir mekândır. Kişiliksiz bir çevre, insanlan "dışarıda" rahatsız edici ya da dikkat gerektirici hiçbir şeyin olmadığına inandırır. Nötrlüğü, geri çekilmeyi meşrulaştırmak için oluşturursunuz. Şöyle söyler Tocqueville, “Eşitlik ilkesine yönelteceğim kınama, insanları yasak zevkleri takip etmekten alıkoyması değil de, sadece izin verilmiş şeylerin arayışına çekmesidir. Bu araçlarla sonunda, ruhu ahlaken bozan, pasifize eden ve onun eylem yaylarını sessizce düzleyen bir tür namuslu kapitalizm kurulabilir dünyada.”

 

Modern anlamda ilk şehircilik ekolü yaklaşık Birinci Dünya Savaşı döneminde Birleşik Devletlerin Chicago Üniversitesinde kurulur. Chicagolu bu kentbilimcileri içinde en tanınmışları olan Robert Park "haritada bir yer" olan kentle "ahlâksal düzen" olan kent arasındaki, yani urbs ve civitas versiyonları arasındaki ilişkiyi bulmaya çalıştı.

 

Chicago kentbilimcilerinden sosyolog Simmel 1909'da verdiği, dışarıya karşı kendilerini nasıl savunacakları hakkındaki Büyük Kent ve Ruhsal Yaşam adlı ünlü konferansıyla kentbilimcileri etkilemeye başlar. Çoğunluğun dışında kalanlar, diye düşündü önce Chicagolu kentbilimciler, büyük olasılıkla, kentsel yaşamın dışsal koşullarından yararlanıyorlar; "Ne suçlu, kusurlu kişi ne de dâhi bir kişi, kendi doğuştan gelen eğilimlerini geliştirmek için kentte bulduğu fırsatı küçük bir kasabada bulamaz." Aykırılık, ancak birbirine bağlılığı az olan insanların kalabalık kentlerinde mümkün kılınan bir özgürlüktür. Ama bekâr, orta yaşlı kadınlardan oluşan bir topluluk da aileyle toplum arasındaki "normal" ilişkiden sapmıştır; ülkedekilerin dilini zorlukla konuşan göçmenler de böyledir; siyasi radikaller de, Asyalılar ve Hispanikler de. Çoğu büyük kentteki "normalden sapmış’ları toplarsanız bu kişilerin çoğunluğu oluşturduğu görülür. Bundan ötürü, Robert Park da kenti farklılıklara izin veren bir yer olarak görmekten uzaklaşıp, farklılıkların bir arada toplanmasını teşvik eden bir yer olarak görmeye yönelir.

 

1914 yılında Paul Scheerbart, camın içeriyle dışarı arasındaki yaşantı bariyerini ortadan kaldırabileceğini söylemiştir: “Çoğunlukla kapalı mekânlarda yaşarız. Bizim kültürümüzün geliştiği ortam budur. Kültürümüzü daha yüksek bir düzeye çıkarmak istiyorsak mimarimizi ister istemez değiştirmemiz gerekir. Ve bu da ancak, yaşadığımız yerleri kapanma duygusundan arındırmakla mümkündür. Ve bu da ancak, cam mimarisini kullanmakla başarılabilir.”  Dışarıdaki biçimi içeriden tam anlamıyla kavramak, ama yine de ne soğuğu ne rüzgârı ne de rutubeti hissetmemek modem bir duygudur, çok büyük binalardaki modern, muhafazalı açıklık duygusudur. İşitemeyeceğiniz, dokunamayacağınız ya da hissedemeyeceğiniz bir şeyi görmek, içeridekinin erişilmez olduğu duygusunu arttırır.

 

Kentin "ahlaksal düzeni", kent üzerinde tümüyle egemen olan tek bir ahlâk düzeninin olmayışıydı. Ve gerçekte bu parçalar her kentlinin yaşamına girerek, "parçalan birbirinden farklı, bir sürü rol" oynamasına neden oluyordu. Kent sakini bir yerden diğer bir yere, bir etkinlikten diğer bir etkinliğe geçerken, bukalemun gibi, her bir sahnenin rengini alıyordu.

 

Chicago sosyologları, bölünmüş bir kişiliğe destek olan kentler konusunda yazan ilk yazarlardı. Erkek gibi/dişi gibi düşünen bir kadın, zengin gibi/yoksul gibi düşünen bir iş adamı, zenci gibi/beyaz gibi düşünen bir Jamaikalı dışarının düşük düzeyli uyaranlarını bile hisseder, diye düşünülüyordu. Bölünmüş bir kişilik daha duyarlıydı. Yani bu kent görüşüne göre kişinin kendini geliştirmesinin yolu Aydınlanmanın bütünlüğü ve tutarlılığı değildi; bu yol daha karmaşık ve parçalı bir deneyim gerektiriyordu.

 

Chicagolu kentbilimciler kentin uyarma gücündeki sırrın yoğunluk olduğunu sezdiler. İnsan farklılıklarını karmakarışık bir şekilde bir araya toplayan kent yaşantısının kalın boyası, sırf çokluğun baskısıyla, kişiliğin sınır çizgilerini yok ederdi. Bu farklılıklar daha basit, daha kontrollü çevrelerde oluşan net algılardan ziyade, karmakarışık tepkilere yol açmıştı. Eğer uyarı, bireyler bir topluluktan diğer topluluğa ve bir sahneden diğer sahneye geçtikçe oluşuyorsa insanlar içsel yaşamlarını yavaş yavaş yitirir, kabuklarından, "bölünmüş rollerinden" ibaret hale gelirler. Chicagolu kentbilimcilerin dışarıyı, yani insanların birbirlerine açılmalarını yüceltmesi işte böyle olmuştu.

 

Yazıyı, başladığımız gibi Mumford’dan birebir alıntıyla bitireyim:

 

Daha önce de gördüğümüz gibi, kent son beş bin yıl içinde birçok değişim geçirmiştir; daha başka değişiklikler de mutlaka gelecektir. Ama zorunluluğunu acilen hissettiren yenilikler fiziksel donanımın yayılmasına ve mükemmelleştirilmesine bağlı değildir. Kültürün kalan organlarını biçimsiz banliyö tozu içine dağıtan otomatik elektronik aygıtların sürekli çoğaltılmasınaysa hiç mi hiç bağlı değildir. Tam tersine, önemli ilerlemeler sadece, sanat ve düşüncenin kentin merkezi insani kaygılarına uygulanmasıyla ve bütün varlıkları kuşatan kozmik ve ekolojik süreçlere yepyeni bir bağlılık duyulmasıyla gerçekleşecektir. Kentte, uzun zamandır görmezden gelinen veya bastırılan anaç özellikleri, hayatı besleyen işlevleri, özerk faaliyetleri, ortak yaşamsal birlikleri yeniden ortaya çıkarmalıyız. Zira kent sevginin bir organı olmalıdır; kentler için en iyi ekonomi insanın özeni ve kültürüdür.

 

Kent ilk olarak bir tanrının evi biçiminde ortaya çıktı. Ebedi değerlerin temsil edildiği ve kutsal olasılıkların açığa çıkarıldığı bir yerdi kent. Simgeler değiştiyse de, onların ardındaki gerçeklikler değişmedi. Bugün, hayatın açığa vurulmamış potansiyellerinin günümüz biliminin o azametli cebirinin ötesine geçtiğini, daha önce hiç olmadığı kadar iyi biliyoruz; bu potansiyellerin insanın sonraki dönüşümleri konusundaki vaatleri, tükenmez olduğu kadar büyüleyicidir de. Kentin beslediği dinsel perspektifler olmadan insanın yaşama ve öğrenme kapasitesinin küçük bir kısmı bile muhtemelen gelişemezdi. Antik kentin ortaya çıkışını sağlamış olan kutsallık, güç ve kişilik karışımı günümüzün ideolojisi ve kültürüne uygun olarak yeniden ele alınıp yeni kentsel, bölgesel ve gezegensel kalıplara dökülmelidir. Şimdi uygarlığı içten tehdit eden çılgın güçleri alt etmek için, kenti tarihi boyunca izlemiş olan hayal kırıklıklarını ve olumsuzlukları aşmak zorundayız.