Darabe Zeydun Amran

08.12.2020

 

Bir köyde imamlık görevini yerine getiren mesleğinin ilk yıllarındaki bir genç, imamevinin bahçesinde bulunan ve her gelen görevlinin kısmeti olduğu belirtilen zeytinleri topluyor. Bir yandan da derslerine devam ettiği okulunun Arapça engelini geçebilmek için, multimedya bir cihaz eşliğinde klasik medrese derslerinden “binâ”yı dinliyor. Bilenler bilir, bu derslerin içinde meşhur olmuş bir ibare vardır: “Darabe Zeydun Amran.” Türkçesiyle, Zeyd Amr’ı dövdü. Bu imam bir yandan zeytinleri toplama uğraşında, diğer yandan dersi dinleyip sindirme gayretinde, bahçenin kenarında dizlerini kırmış kendisini izleyen bir çocuğu fark ediyor. Çocukla selâmlaştıktan sonra, dersi dinleme işi devam ediyor. Tabi köy çocuğuna bu “soyut” ders bayağı bir ilginç geliyor ve o da kulak kabartmaya başlıyor. Ders ilerledikçe, “Darabe Zeydun Amran.”, “Katele fulânin fulân.” ibareleri Türkçe manalarıyla birlikte ortaya çıkıyor.

 

Bu basit cümleler, muhatabına Arap dilini basit bir yöntemle öğretme gayreti taşırken, aslında içerdiği mananın zihinde herhangi bir tesir bırakabileceğini fark edemiyor. Bunu kim fark edebilir ki? Elbette, zihni berrak, dimağı tertemiz, gönlü merhametle dolu olan bir çocuk... Ne zeytinle, ne dersle, ne imamla alâkası olan o çocuk, utana sıkıla açıyor ağzını:

 

-Hocam... Bir şey sorabilir miyim?

 

-Elbette yavrum, sor bakalım.

 

-Neden bu adam sürekli, “dövdü”, “vurdu”, “öldürdü” diyor? Başka bir şey diyemez mi?

 

-...

 

-Hocam?

 

-...

 

Yazıda görünen ama genç imamın o an büyüyen gözbebeğinde, beyninde, yükselen ateşinde, hızlanan kalbinde görünmeyen bu üç noktalar, çoğaldıkça çoğalıyor...

 

Çocuk cevabını alamıyor.

 

Ama imam çok güzel bir ders alıyor. O günden sonra, karıştırdığı klasik eğitim kaynaklarını kendince metodolojik bir süzgeçten geçiriyor. Kuru kuruya ezberden ve çağın şartlarını kaçırmak gafletinden uzak duruyor. Gelenekten asla kopmuyor; ama geleceğin getirdiği soruları o çocukta görüyor ve hem Kelâmî tartışmalara, hem de hikemî literatüre hâkim olmanın önemini fark ediyor. Yaşadığı bölgede, bu sistemin neden çok ağır ilerleyebildiğinin (hatta belki ilerlemediğinin) cevaplarına ulaşıyor.

 

Böylece akademinin en erken şekilde ilmî çalışmaların merkezine koyulmasının gereğini kavrıyor. Fakat akademinin dayattığı geleneğin reddi kampanyalarına da karşı çıkıyor. İlmin, tasvirî/betimleyici yönüne ağırlık veriyor ve eleştirilecek fikirlerin, “darabe” ile “katele” ile yok edilmeye çalışılmasının, kaostan başka bir şey üretmediğine üzülerek şahitlik ediyor. İlimde derinleşenlerin, aslında varlık sebebi olan ayetlerin bile sorgulamasını, insanın “Firavunlaşması” olarak sayıyor. (Bu Firavunlaşma temayülünün milattan önce başlayan “yüksek binalar inşa etme fetişizmi” ile bağlantısı için başka bir yazı hazırlanmaktadır.)

 

Ülkemizde çok uzun zamandır, ilmî çalışmaların iki kutup görüş arasında birer “rövanşizm”e dönüştüğünü görebiliyoruz. Yakın zamanda çok ses getiren bir tartışma, Ebubekir Sifil ve Caner Taslaman arasında yaşandı. Karşıt görüşlerin ilmî tartışması, “Sen namaz kılıyor musun?”, “Bu deve idrarını içer misin?” gibi bazı gereksiz polemiklerle şahsî ihtiraslara dönüştürüldü. Ve kimsenin de fikri falan değişmedi, ya da sonraki nesillere gururla izletebileceğimiz bir ilmî tartışma elde etmedik.

 

Bu tartışma çabuk küllendi ama bir sonraki durakta Mustafa Öztürk’ün (yanılmıyorsam 2019’da) görüşleri tartışma konusu oldu. “Darabe’ler, katele’ler” yine havada uçuştu; ölüm gibi bir şey de oldu; ama kimse ölmedi. Geçtiğimiz günlerde Öztürk’ün birkaç dakikalık videosu üzerinden yine bir tartışma başladı. Bu kez tartışma daha büyük bir ses getirdi ve Öztürk (nedense) emekliliğini istedi. Konu nerede düğümlenecek, onu da merak ediyoruz. Çünkü bu tartışmaların devamında karşı bir hizipten, “yanmaz kefen” gibi tenkitlerle başlayan rövanşist bir dil gelişiyor.

 

Taha Akyol, yıllardır Türkiye’de akademik dünyanın eksikliğinden, ilim üretememekten söz ediyor. Türkiye’nin son 20 yıldır akademik bir düşüşün (ya da durağanlaşmanın) içinde olduğunu her fırsatta dile getiren Akyol, bu sorunu şu veriyle izah ediyor: “2002 yılında, bilimsel yayın sıralamasında Türkiye 22. sırada, İran 41. sırada idi. Fakat İran 2011 yılında bize yetişti. 2018 yılında Türkiye 19. sıraya çıkmıştı fakat İran 16. sıraya çıkarak üç basamak önümüze geçti.” Bunun en büyük sebebi olarak da, “ulemanın devlet memuru hâline getirilmesi” sorunsalı gösteriliyor.

 

Şu hikâyeyle toparlayayım:

 

Zamanın birinde, okumayla, ilimle ilgisi bulunmayan, yaşı da biraz ilerlemiş bir adam medreseye varır. Oradaki çalışmayı, ilmî çabayı görünce, bir anda kuvve-i maneviye ile ilim adamı olmaya karar verir ve hemen ilk dersini okur. Ertesi gün müderris ders verilen odaya geldiğinde, çiçeği burnunda talebeyi pencereden uzaklara bakarken görür ve ne düşündüğünü sorar. Adam dertlidir. İç çeker ve şöyle der: “Ne olacak biz âlimlerin hâli!”