Değer miydi? (Ya da “Rubbe darratin nafia!”)

24.01.2021

ABD başkanlık seçimlerini Joe Biden’in kazandığı anlaşıldıktan iki gün gibi kısa bir süre sonra Türkiye, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın sosyal medya üzerinden müphem imalarda bulunarak açıkladığı istifa haberiyle çalkalandı. Bu istifanın okyanus ötesindeki gelişmelerle bir ilgisi var mıydı bilinmez, ancak istifanın kabul edildiğine dair ilk resmi açıklamanın yapılmasına değin geçen 25 saat boyunca hakim basın yayın organlarının bu “büyük haber”i görmezden gelip sütun ve yayınlarında yer vermemeleri hakikaten trajikomikti.

 

O günlerde ağabeyimin Covid 19 nedeniyle geçirdiği zorlu süreç ve ardından vefatı bu konulara yeterince eğilmemi engellediyse de, beni yazmaktan alıkoyan asıl neden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ülkesinin çıkarları -ya da kendi ikbali- söz konusu olduğunda zaman zaman hatalardan dönebilme kararlılığını gösterebildiğini bilmem ve halen zat-ı devletlilerine karşı içten içe beslemeye devam ettiğim iyi niyetti. Üstelik bu istifanın hemen ardından -Merkez Bankası dahil- yaptığı atamaların yerindeliği, AB ülkeleriyle iyi ilişkilerin geliştirilmesine yönelik istekliliği ortaya koyan açıklamalar, hukuk ve demokrasi alanında kendisinin ve bazı bakanların verdiği reform ve normalleşme sözleri Erdoğan rejiminin -tarih bilimi dönemleri tanımlarken o süreçlere damgasını vuran güçlü liderlerin isimlerini kullanır; Bismarck rejimi vs. gibi, bu ifadeden başka bir niyet aranmasın lütfen- Türkiye için rasyonel ve vizyonel yeni bir sayfa açmaya niyetlendiği hissine kapılıp neredeyse sevinmeme vesile oldu ve bir kanaat oluşturmak için biraz daha beklemeliyim diye düşündüm.

 

Tabi insan düşünmeye başlayınca hafıza adlı sihirli kutu birbiri ardına yaşanmış ve nerdeyse unutulmaya yüz tutmuş birçok hakikati de tazeleyip canlandırıyor. Hüzne bulanıyor tüm dimağ ve dudaklarından belli belirsiz şu sözler dökülüyor;

 

“Değer miydi?”

 

Hakikaten değer miydi? Çok büyük umutlarla ve içten duygularla kurulup milletin takdirine mazhar olmayı başarmış vizyoner bir partinin en vasıflı kadrolarını, sırf birilerinin hırs ve tamahları tatmin olup mutlak egemenliklerini kurabilsinler diye böylesi hoyrat bir şekilde hırpalayıp kapı dışına koymak erdemli siyasetin olmazsa olmazlarından mıydı?

 

Hatta tarihi oy oranıyla Başbakan seçilen partinin Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nu dahi henüz seçimler üzerinden 6 ay geçmişken parti içi bir darbeyle istifa ettirecek denli bir hunharlığa girişmek hangi demokratik ve ahlaki ölçütlerle açıklanabilirdi?

 

Kurumsal hafızayı ve devlet mimarisini tarumar edip neredeyse keyfiliğe amade bir sistemi ‘’başkanlık’’ adı altında devreye sokabilmek adına ve gerekli oy oranını sağlayabilmek üzere demokrasi anlayışı sıkıntılı kesimlerle girişilen ittifakların ülkeye ve partiye vereceği zararları umursamamak  ne zamandır feraset ve basiret dolu işler cümlesinden sayılır oldu?

 

İşten anlamadığı ve sonuçta batırıp hüsrana uğratacağına ilişkin onca iyi niyetli tavsiye ve uyarıya rağmen ülkenin hazine ve ekonomisini ısrarla aile üyelerinden birinin elinde oyuncak olmasına izin vermek, millete sadakat yemininin bir parça mı sayılıyordu? Vazgeçtim, bu eleştirileri dile getirmeye teşebbüs etmek dahi bir zamanlar partiden aforoz edilme nedeni değil miydi?

 

Dedim ya, insan düşündükçe bir sürü şeyler geliyor aklına. Herhalde bu nedenle düşünmemek daha iyi. Zaten merhum Demirel “dün dündür, bugün bugündür” dememiş miydi?

 

Biraz zaman tanıyıp yeni dönem gidişatını izlemeyi düşünmüştüm dedim ya, işte ben bunu yaparken gözüme, Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ ağabeyimize Ankara’nın göbeğinde güpegündüz 5 kişi tarafından gerçekleştirilen alçakça saldırıların görüntüleri ilişti. Ardından sosyal medyada bu saldırıyı soruşturacağı öne sürülen bir Cumhuriyet savcısına karşı başlatılan organize olduğu apaçık sindirme, tehdit ve karalama kampanyasına şahit oldum. Bu saldırıya ilişkin tüm muhalefetle birlikte AK Parti kanadından da üst düzey çeşitli ve kayda değer kınama açıklamaları oldu, ancak söz konusu savcıya yönelik ve tamamen suç teşkil eden eylemlerle ilgili hiç kimsenin ağzını bıçak açmamasının sadece bizim gibi düşünenleri rahatsız etmesi garip değil mi? “Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak kendisini tanımlayan Türkiye Cumhuriyeti’nin yetkili organları aslında toplumsal infiale yol açması gereken bu organize suçla ilgili acilen harekete geçtiler de ben mi duymadım? Olabilir…

 

Bir de İçişleri Bakanı bu saldırıyı sanırım bireysel-tepkisel bağlamda ele almış ve ayrıca attığı bir tweetle kendisine karşı işlenen bir ağır hakaret suçu karşısında mahkemenin sanığın denetimli olarak serbest bırakmasından hayıflanarak yoğun memleket işleriyle uğraşırken bu gibi adamlara karşı gerekli muamelede bulunamamaktan dert yanmış. Adalet Bakanı da yaptığı açıklamada reform vurgusunda bulunarak AYM karalarından bağlayıcılığı hatırlatmış. Yargı kararlarından memnun olmayanlar için itiraz müessesini işaret etmiş ve ‘’bana cüppe giydiremezsiniz’’ şeklinde veciz bir ifade kullanmış.

 

Eski solculardan ve son zamanlarda CHP’ye yakın -ilk dönemlerinde AK Partiye oy vermişliği de vardı sanırım-  yaşça benden büyük ve Davutoğlu hocaya yakınlığımı bilen bir kuzenim aradı dün. Selçuk Özdağ ağabeye yapılan saldırıyla ilgili TV’lerde yayınlanan gelişme ve tartışmaları yenge hanımla birlikte yakından izlemişler ve birilerine çok kızmışlar.  “İki oy daha kazandınız” dedi direkt, telefonu açar açmaz ve ardından bir dünya saydı sıraladı ülkenin içine girdiği tahammülsüz ve onun deyimiyle “faşizan renkli” siyasi atmosfere. Ben “düzelecek inşallah” dedim, o da “ümit ediyorum” dedi ve telefonu kapattık.

 

Sonra benim dudaklarımdan yine belli belirsiz bazı sözler döküldü; ‘’rubbe darratin nafia!’’ Bir arap darb-ı meselidir bu; ‘’belki de zararlı görülen -işler, gelişmeler- faydalı sonuçlar doğurabilir’’ gibisinden.  Selçuk Özdağ’ın şahsında Gelecek Partisi camiasını sindirmeye matuf saldırı, bizim uzak kuzenin üzerinde o maksadın tam tersi bir tesir yaptı. Böyle daha nice kuzenler vardır Allah bilir.

 

Ben bu arada yine gözlemleyip düşünmeye ve gerektiğinde de yazmaya devam edeceğim nasipse. Olur ya, bir fayda sağlar belki de.

 

Selam ve esenlikler.