Demokrat, vatandaş ve toplum olamama sorunumuz!

06.09.2020

Geçenlerde internette gezinirken Murat Bardakçı’nın bir videosuna denk geldim. Bardakçı, programda tam olarak şunları söylüyordu:

 

“Atatürk’ün ‘gökten indiği söylenen kitaplar’ ifadesiyle kastettiği kitaplar Kur-an’ı Kerim’dir ve diğer kitaplardır belki de. Ya bunu niye saklıyoruz Allah aşkına, kıvırmayalım.”

 

Programda bulunan diğer konuk Prof. Dr. Vahdettin Engin, Bardakçı’nın bir metinden okuduğu Atatürk’ün bu sözlerine hemen itiraz ediyor ve Bardakçı ile aralarında tartışma başlıyor.

 

Tartışmayı dinleyelim:

 

Engin: “Ama ‘zannedenler’ diyor bakın orda, zannedenleri kastediyor.”

 

Bardakçı: “Hurafe diyor Kur’an’a.”

 

Engin: “Kur’an’a demiyor.”

 

Bardakçı: “Nasıl demiyor! Bu laiklik mi? Tevrat için mi diyor? Hocam bu materyalist bir konuşmadır. Ya Allah aşkına yani yapmayın, sen de biliyorsun gayet iyi. O metnin aynı mealde Afet Hanımın çıkardığı Medeni Bilgiler kitabında da bir kaç metin daha vardır, çok daha ağırları vardır.”

 

Murat Bardakçı, devamında ise şu çok önemli sözleri sarfediyor:

 

“Ya bunları saklamaya ne gerek var artık, 80 sene geçmiş ya neyi saklıyoruz? Birileri bunları istismar edecek diye, kullanacaklar diye, sözleri çarpıtacak diye, ‘hayır öyle demek istemiyor, hayır böyle demek istiyor, aslında bu beyazdır da yok pek beyaz değildir, bunda bütün farkların bilmem nesi vardır, bu eflatundur’ gibi saçma bir şeye getirmeye gerek yok. Bilimsellikten uzaklaşmayalım. Bunlar dine de reddiyedir efendim. Bunu saklamaya gerek yok. Açık açık söyleyelim”

 

Programda geçen bu tartışmaları ve devamını merak edenler bu linkten izleyebilir. (https://youtu.be/2or3LlsoS7c)

 

Gerçeği eğip bükmek, üzerini kapatmaya çalışmak, gizlemek, yokmuş gibi, söylenmemiş, yapılmamış gibi göstermek ve inkâr etmek bu toprakların en yaygın hastalıklarının başında geliyor maalesef!

 

Diğer bir hastalık ise (belki de ata sporu) tarihsel metinleri, vakıaları, katliamları, insan hakları ihlallerini, haksızlıkları ve mağduriyetleri kendi meşrep, etnik kimlik ve ideolojisi nazarında değerlendirmek ve bu doğrultuda tepki göstermek veya göstermemek, suskun kalmak ya da ses çıkartmak, kulağının üzerine yatmak ya da avazı çıktığı kadar bağırmaktır.

 

Fail ‘bizdense’ onu korumaya almak için gerçeği eğip bükmek, Murat Bardakçı’nın dediği gibi beyaza eflatun demek.

 

Ya da mağdur ‘bizdense’ ona yapılan haksızlığa karşı ses çıkartmak ama ‘bizden değilse’ sessiz kalmak, üzerini örtmek ya da kıvırtmak!

 

Yıllardır toplumsal olarak bu hastalıkla yaşıyoruz maalesef!

 

Geçen günlerde Sakarya’da yaşanan ırkçı saldırı sonrası yine bu hastalığı taşıyanların davranışları nüksetti sosyal medyaya!

 

Kimisi, “böyle bir olay oldu ama bir soralım niye oldu” diyerek hedef şaşırtmaya ve bu arada kendisini ‘demokrat’ göstermeye çalıştı.

 

Kimisi, “bunu yapanlar cezalandırılsın ama bunu istismar edenlere prim vermeyelim, belki de olay başka bir nedenle cereyan etti, peşin hükümlü olmayalım” diye tavır koydu.

 

Bu gibi olaylarda Kürt gibi tepki verirse ya da Kürt olarak duruş sergilerse işinden, maaşından, koltuğundan ve makamından olacağını düşünen “Kürt Kökenli” Kürtler ise resmi kaynakların yayınladığı açıklamaları paylaşarak, “resmi” bir pozisyon aldılar ve tribünlere “bakın biz makul Kürdüzetliye sütlüye karışmıyoruz” mesajı ilettiler ve makamlarını bir kez daha “garantiye” aldılar. Onlar da biliyor ki, “Kürt” oldukları an ellerindeki imkanlar alınacak. Ama Kürt olmadıklarında sorun yok!

 

Milliyetçi demokrat” pozu veren ama Nihal Atsız mesajları paylaşmaktan bir an olsun vazgeçmeyenlerin demokratlığını göstermesi ise bir başka bahara kaldı. Olaya sessiz kaldılar. Tek bir tepki bile göstermediler. Olay sanki Sakarya’da değil de Somali’de olmuş gibi davrandılar. Böyle yaparak içlerindeki “Türk ırkçılığı”nın baskınlığını gölgelemek için “demokratlık” gömleği giydiklerini fark etmemizi istemediler!

 

Kimisi ise her zamanki o meşhur pelesenki tekrarladı: “Bu olayı Sakarya’daki Kürt işçilere saldırı” diye paylaşmayın. “Kürtler bu ülkede doktor, mühendis, avukat, bakan olabiliyor. Kimse ayrımcılık yaparak ‘Kürtlere saldırı’ demesin

 

Gerçekleri eğip bükmeye gerek yok?

 

Saklamaya da!

 

PKK, yıllarca Kürt halkının mağduriyetleri üzerinden kendisine alan açtı. Kürt gençlerinin işsiz kalmasının önündeki en büyük engellerden birisi oldu. HDP, kazandığı belediyelerin hiç birisinde Kürt gençlerine iş alanı açmadı. İdeolojik belediyecilikten hizmet belediyeciliğine fırsat kalmadı.

 

Sanayileşme, fabrika ve yatırımlar hususunda Doğu ile Batı arasındaki fark hiç kapanmadı. Türkiye işsizlik haritasına, bölgeler arası gelir dağılımına, sanayileşmelere baktığınızda Doğu ile Batı arasında büyük bir uçurum olduğunu görürsünüz.

 

Sakarya’daki mevsimlik işçilere saldırının altındaki temel nedenlerden birisi Doğu/Güneydoğu’daki işsizlik sorunudur.

 

Ama diğer temel sorun ise şu:

 

Bu ülkede herkes her şey olabiliyor.

 

Evet doğru!

 

Ama herkesin her şey olabilmesi için “kendisi olamaması” gerekiyor!

 

Ermeni, eğer Ermeni olmazsa her şey olabiliyor.

 

Alevi, eğer Alevi olmazsa her şey olabiliyor.

 

Kürt, Kürt olmazsa, sözgelimi “Kürt Kökenli” olursa, Kürtlüğünü ifade etmezse, bir başkası gibi yaşar ya da bir başkana benzerse her şey olabiliyor.

 

Sorunun kaynağı bu!

 

Bir tür herkesin kendisini inkar etmesi, bir başkasıymış gibi davranmak zorunda kalması sorunu bu!

 

Demokratik rejimler tam da bu yüzden var zaten!

 

Herkesin kendisi olduğu, kendisi olarak yaşadığı, değişmeye, kendisini inkar etmeye zorlanmadığı rejimin adıdır demokrasi.

 

Farklılıkları yaşatma rejimidir!

 

Herkesin “tek tip” olduğu bir yerde demokrasiye ihtiyaç yoktur!

 

Demokrasi, farklı renklerin, farklı kimliklerin, farklı dil ve denklerin olduğu yerde çoğunluğun azınlığa tahakküm etmemesi için geliştirilmiş bir rejimdir.

 

Demokratlık ise kendinizden olmayan birisine karşı gösterdiğiniz refleksle doğru orantılıdır!

 

Size benzeyen, sizin gibi düşünen, sizin partinize oy veren, sizin ideolojinizi savunan, sizin ten renginizden olan, sizin etnik kimlik, mezhep ve dininizden olanların hakları ihlal edildiğinde buna itiraz ettiğinizde ‘demokrat” olmuyorsunuz bayım! Üzgünüm. Sadece “taraftar” oluyorsunuz. Taraftarlığın bir sonraki leveli ise “holiganlık” ya da “faşizm”dir!

 

Sizin demokratlığınız, sizden olmayan bireylerin ya da toplumların uğradığı haksızlığa karşı “failin kimliğine bakmadan” ortaya koyduğunuz tavırdır. Mağduru savunma biçiminiz ve gayretinizdir.

 

Başa dönüp Murat Bardakçı’nın sözlerinden ilham alarak bitirelim!

 

Bunları saklamaya ne gerek var artık. Birileri bunları istismar edecek diye, kullanacaklar diye, sözleri çarpıtacak diye, ‘hayır öyle demek istemiyor, hayır böyle demek istiyor, aslında bu beyazdır da yok pek beyaz değildir, bunda bütün farkların bilmem nesi vardır, bu eflatundur’ gibi saçma bir şeye getirmeye gerek yok. Bilimsellikten uzaklaşmayalım. Bu ülkede Kürt Sorunu, Alevi Sorunu, Ermeni Sorunu vs yoktur! Laiklerin laik olamama, İslamcıların İslamcı olamama, Kürtlerin Kürt olamama, Atatürkçülerin Atatürkçü olamama, Ermenilerin Ermeni olamama sorunu vardır.

 

Bu ülkede dört başı mamur bir “demokrasi sorunu, vatandaş ve toplum olamama” sorunu vardır!

 

Bu ülkede “ataerkillik, cemaatçilik, hizipçilik, kadroculuk sorunu” vardır!

 

Kendisi gibi olanları koruma kollama, kendisi gibi olmayanları dışlama, sahip çıkmama, kendi kaderine terk etme sorunu” vardır.

 

Bu sorun ve hastalıklardan ancak “vatandaş ve toplum” olmayı başarabilirsek kurtulabiliriz.

 

Yoksa üstünlerin ve çoğunluğun yapay seleksiyonu ve hastalık ilelebet devam eder!