Dernekleri kriminalize eden kanun teklifi Genel Kurul’dan çekilmeli

25.12.2020

Torba yasaların tüm handikaplarını içinde barındıran “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun Teklifi” geçtiğimiz hafta Adalet Komisyonu’nda kabul edildi. Hemen ardından tüm muhalefet partileri ve ilgili sivil toplum örgütleri tarafından şiddetli eleştirilere tabi tutularak, Genel Kurul’da kabul edilmeyip geri çekilmesi talep edildi.

 

Gerçekten de anlaşılır gibi değil. Bir yandan 11. Kalkınma Planı’nda “STK’ların …devletin karar alma süreçlerine etkin katılımının sağlanması…” kararı alıp daha geçen ay Ankara’da STK’larla toplanıp bir strateji ve eylem planı belirliyorsunuz ama akabinde tüm STK’ları bypass eden bir süreci işletip zaten zayıflamış olan sivil toplumun damarlarını daha da budayıcı bir yasalaştırma eylemini hiçbir kesimle görüşmeden, istişare etmeden, yangından mal kaçırma operasyonuna alet ediyorsunuz.

 

Özellikle ilk altı madde 5253 Sayılı Dernekler Kanunu ve 2860 Sayılı Yardım Toplama Kanunu’nda çeşitli değişiklikler öngörmekte. Hele bir 15.madde var ki ne uluslararası hukuk ne anayasa ne de mevcut yasalarla bağdaşır bir yönü yok! Dernekler Kanunu’na eklenen 30/A m.1-3.fıkralarından söz ediyoruz. Sözde OHAL’i sonlandırdık ama bu madde tam bir olağanüstü dönem uygulaması talep etmekte.

 

 

Değişikliklerin genel gerekçesinde, Uluslararası Kara Para Aklama ve Terörizmin Finansmanı ile Mücadele Kuruluşu FATF/Mali Eylem Görev Gücü’nün Türkiye’ye yaptığı tavsiyelerin yerine getirilmesinin hedeflendiği ileri sürülmektedir.

 

İlk olarak şunu tespit edilmelidir ki gerekçe ve içeriklere bakıldığında genel amaçlarla örtüşmeyen, kapsamı suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin aklanması ve terörizmin finansmanını aşan ve herhangi bir meşru amaçla ilişkilendirilmeyen düzenlemelerin yasalaştırılmaya çalışıldığı görülmektedir. Böylelikle, para aklama ve terörizmin finansmanı bahane edilerek dernekler kanunuyla ilgili genel düzenlemeler getirilmektedir.

 

Sözde “gri liste”ye alınmama adına FATF’ın baskısıyla, uluslararası hukuka uygun düzenlemeler yapıp bunu iç hukuk haline getirdiğiniz görüntüsü veriyorsunuz ama aslında yaptığınız şey anayasanın 90. Maddesine aykırı. Zira bu maddeye göre “uluslararası sözleşmelerdeki standartlara aykırı kanunların Türk hukukunda uygulanması mümkün değildir.”

 

Örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan düzenlemeler yapmanız da uluslararası hukuka aykırıdır.

 

“Dünya 5’ten İbarettir”in Altına İmza

 

Burada yeri gelmişken bir parantez açıp şu hususa da bir açıklık getirmek gerekmektedir: Mesela FATF’ın tavsiye raporunda Türkiye’ye 7. ve 12. maddelerle ilgili düzenleme önerdiği görülmekte ve kanun teklifinin gerekçesinde de buna yaslanıldığı ifade edilmektedir. Oysa Türkiye “siyasi nüfuz sahibi kişiler”le ilgili düzenlemeyi içeren 12. maddeyi es geçmekte; bundaki muhtemel amacı da yarın ABD’nin ya da herhangi bir AB ülkesinin siyaseten zıt düştüğü bir kişi üzerinden, onun Türkiye’ye yatırım yapmış olması ya da mesela ülke içindeki bir fona destek vermesi yüzünden baş ağrısını engellemektir. Lakin Türkiye zaten BMGK listelerinin resmi gazetede yayınlanıp Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle ivedilikle icraya konması gerekliliğinin de altına imza atmaktadır. (m.36) Dolayısıyla bu durumda çalıyı nasıl dolaşabileceği soru konusudur. Özellikle bu 36.maddede de, BMGK kararlarını bir iç hukuk yolu haline getirdikten sonra bunları cumhurbaşkanlığı kararnamesi yoluyla uygulamaya koyma yükümlülüğü, kendisini ciddi anlamda taahhüt altına sokan bir basiretsizliğe işaret etmektedir! İç hukuk konularındaki zaafları Türkiye’nin içine girdiği cenderenin ve elini zayıflattığı alanın başat unsurudur. Yoksa mesela birileri PKK’ya siyaseten ya da tırlar dolusu silahlarla açık destek verirken bir BMGK uyarısının konusu olmaz, olsa bile bu konuda bir yaptırım söz konusu olmayacak iken, Türkiye’nin ABD ve AB’nin bugün beğenmediği -ama yarın dost da olabileceği- örgüt (ör: Taliban) ya da kişiler üzerinden köşeye sıkıştırılabilecektir. Bugün iktidarın, yarın başka birilerinin ABD Hamas’ı terör listesine koydu diye, şehit ailelerine yaptıkları yardımlar üzerinden yargılanmayacaklarının hiçbir garantisi yoktur! Suriye’ye, Yemen’e, Afrika ülkelerine yapılacak sivil yardımların kontrol altına alınıp, şüpheli addedilip, önünün kesilmeyeceğinin de! Siz yapmak istemeseniz, birileri altına imza attığınız anlaşma gereği BMGK üzerinden size bunu dayatabilecektir! Siz uygulamaz iseniz bu defa uluslararası yaptırımlara muhatap olursunuz.

 

Ne İsa’ya ne Musa’ya …

 

Bu gerçekler orta yerde dururken, iktidar bir de ne uluslararası sözleşmeler, ne FATF, ne AB’nin kendisinden talep etmediği, hatta yasalaştığı takdirde Türkiye’nin hukuk karnesini daha da aşağı çekeceği, hepsinden önemlisi sivil toplumun bugün ve gelecekte cendere altına alınması, nefes borularının tıkanması, iç yönetimi ve yardım faaliyetlerinin rahatlıkla şüpheli addedilip kriminalize edilmesinin önünü açacak, dernekler yasasının 12 Eylül döneminin de gerisine düşecek işlemlere kapı aralamaktadır!

 

Derhal geri çekilmesi gereken bu teklif;

 

Anayasa’nın 5., 10., 13. ve 15. maddelerine aykırıdır. Orantılılık, ölçülülük, öngörülebilirlik ilkelerine de. “Hak yoksunluklarının süreli olması”na aykırılıktan tutun her türlü keyfiliğin önünü açan belirsiz ifadelere kadar tam bir hukuk katliamı içermektedir bu yasalaştırma denemesi. Unutmayınız ki bir şeyi kanunileştirdiğinizde, onu hukukileştirmiş olmazsınız!       

 

Şu soruların bu müphem düzenlemelerde cevabı yoktur: Derneklerle ilgili “keyfi”, sınırları belirsiz kararları hangi “tecrübeli” kamu görevlileri alacaktır? Bir mülkiye müfettişinin eline bu yetkileri vermek sorunu ne boyutlara taşıyacaktır?

 

Örgütlenme özgürlüğüne ya da bir hakka sınırlama getiren kanunun öngörülebilirlik ve belirlilik ilkelerine uygun olmayan bu yasalaştırma her yönden tel tel dökülmektedir.

 

“Belirlilik” ilkesi şudur: “Yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olması, kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir” Teklifte yer alan “risk değerlendirmesi” neye, nasıl, hangi ölçütler çerçevesinde ve hangi kurum tarafından yapılacaktır? Düzenlemede bu da “belirsiz” bırakılmıştır. İdareye bırakılan takdir yetkisinin kapsamının da “sınırları” belirtilmemiştir. (Ana.13.m aykırılık)

 

En sorunlu düzenleme olan “Dernekler Kanunu’na 30/A şeklinde yeni bir madde eklenmesi” ise; “uyuşturucu vs.ile ilgili olarak” dernek görevlilerinin “geçici” bir şekilde görevden alınabileceği belirtilmekle birlikte, bunun süresi belirsiz bırakılmış ve İçişleri Bakanlığı tarafından alınacak karar yargı organlarına bağlı tutulmamıştır. Karara atıfla, tek bir emirle derneklere kayyım atanması mümkün hale gelmektedir. İçişleri Bakanı’na tanınan, herhangi bir soruşturma ve yargı kararına dayanmaksızın derneği geçici olarak faaliyetten alıkoyabilme yetkisi de cabası. Üstelik itiraz süreleri, mahkemeye başvurma süreçlerinin sınırlılığına bakıldığında “geçici” denen durumun “süreklileşmesi” riski de mevcuttur ki, bütün bunların bir sivil toplum örgütü ve onların gönüllüleri üzerinde yaratacağı tahribatlar açıktır. Bunlardan bir kısmının bile uygulanması, hatta uygulanma tehdidi, açıktır ki iktidara yeteri kadar yakın olmadığı düşünülen dernekler için yeter derecede hırpalayıcıdır.

 

Dernekler Kanunu ile ilgili bir diğer düzenleme olan 32. maddedeki yaptırımlar da (hapis ve para cezalarının artırılması)  genel gerekçedeki suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerinin aklanması ve terörizmin finansmanının ötesinde her durum için geçerli olabilecektir. Yani öngörülen amacı aşan bir düzenleme niteliğini haizdir. Ayrıca 5000-100.000 arası gibi bir takdir yetkisi hem ölçülülük ilkesine hem de cezada kanuniliğe aykırıdır.

 

Bütün bu düzenlemelerin “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Önlenmesi”yle hiçbir bağlantısı bulunmamaktadır. Düşünün ki; FAFT’a üye 37 ülke ve 2 kuruluş arasında yer alan AB üyesi ve ABD gibi ülkelerin sivil toplum mevzuatlarında, buradaki düzenlemelerin ikinci bölümünde yer alan kısıtlayıcı ve yasaklayıcı tedbirlere rastlanmamaktadır. Tam tersine, sivil toplum örgütlerinin “kaynak arama ve kaynaklarını güvence altına alma hakkı” hem uluslararası hukuk hem de anayasa tarafından güvence altına almıştır. Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 22. Maddesine de aykırıdır.

 

Üstelik ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamama halinde olduğu gibi; Avrupa Komisyonu’nun 2019 Türkiye Raporu mevcut düzenlemenin “sivil toplum örgütlerini bağış toplama faaliyetlerinden caydıran ağır şartlar taşıdığını” tespit etmiştir. Mevcut teklifteki hükümlerle bu koşullar daha da ağırlaştırılmış olmaktadır.

 

İnadı Bırakıp Yanlıştan Dönün

 

Ne ülke insanına ne de bizden bu düzenlemeyi yapmayı talep ettiğini iddia ettiğimiz FAFT’a yaranamama durumu; aslında bugünkü hal-i pür melalimizi ortaya koymaktadır. Yağmurdan kaçayım (gri alana gireyeyim) derken doluya tutulmak böyle bir şey işte. Hem otoriter olayım hem hukuk devleti karnem düzgün olsun olmuyor. Hem hukuku alabildiğine kendi lehime törpüleyeyim hem de ‘uluslararası normlara riayet eden hukuk devleti görüntüsü’ çizeyim tutmuyor. Hem içeride sivil toplumun, özellikle bana uzak olanların çanına ot tıkayayım, hem de dış politikada etkin olayım, yürümüyor. İçeride herkese aslan, dışarıda bazılarına kedi hiç olmuyor! Sadece kendine değil, toplumun yarınına da zarar veriyor bu tablo! Hem İslam dünyası ve ümmet coğrafyalarıyla ilişkilerin kriminalize edilmesinin önünü açıyor, hem de ülkenin en enerjik alanlarında varolan sinerjiyi törpülüyor, kendi bindiği dalı kesiyor! “U” dönüşlerini de imkansız hale getiriyor. Ne İsa’yı memnun ediyor ne de Musa’yı. Belli ki, sadece gri alandan firar için değil, hazır fırsatını yakalamışken içeride kapkara bir zemin oluşturmak, güvenlikçi otoriteryanizmi güçlendirmek hedeflenmiş. Hem de OHAL kararnameleri seviyesinde düzenlemeleri pişkince torba yasanın içine atarak. Bu yol, yol değil. “Reform, meform” deyip hem meclisi hem STK’ları ayakta uyutup bildiğini okumaya devam etmek, “Benyaptımoldu”yu bu halka kader belletmek yöntem değil. O yüzden yol yakınken Genel Kurul’da bu yanlıştan dönülmeli.