Dindarlık ve eksen kayması

24.05.2020

Batı tarzı modern hayat bağlılarının gelecekte de yüz çevirmeyi aklının ucundan bile geçirmediği putları vardı. Her kesimden insanın bir kutsala tapınmak gibi olmasa da laf söyleyemediği, varlığını meşru ve hatta ulu kabul ettiği işler/şeyler idi bunlar. Bizatihi kendileri değer olarak hayatımıza kıymet katanlar sınıfından sayılırdı. Müptelalarının her türden yapıp etmeleri, olumsuz laf söylenmesi ayıplanan yüksek bir seviyeyi işaret ederdi. Bu kendinden menkul kıymetler, sokağa çıkma kısıtlamaları ve sosyal mesafe kuralları sebebiyle tatsız tuzsuz düğün yemeğine benzedi birden. Mezkurun seyircisi, kalabalığı, teşhiri olmadan icra edilmesi; zamanın moda tabiri ile sürdürülebilir olması pek mümkün gözükmüyor. İki nesil arasındaki (biz ve bizden büyüklerle bizden küçükler) arızalı son irtibat ve takas alanı da işlevini tamamlayarak yerini şimdiden kestiremediğimiz başka bir şeylere bırakmak üzere. Evlatlarımızı kendi hayatlarının akışından dışarı çıkartabildiğimizde kullanmak üzere düzenlenmiş, ortak mekan olarak elimizde kalan tek zeminden bahsettiğimi anlamışsınızdır. Batı modernliğine yaslanan insan (her yaş gurubundan), hayat içerisindeki dayanağını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya. Batı modernizmi denildiğinde, ‘bana bulaşmaz ben Müslümanım’ diyenlerin kendisini bundan tam bir nefs emniyeti içerisinde muaf tutmasına da ayrıca şaşırıyorum. Olması gerekeni ifade etmesi bakımından doğru, cari olanı anlatması bakımından ise sahtekârlık değilse aymazlık olarak ifadelendirilmeyi hak eden bir durum.

 

Biliyoruz ki; Ebu Saîd el-Hudrî’nin (radiallahu anh) aktarımına göre, Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

 

“Sizler karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yolunu izleyeceksiniz/onların inançları ve yaşayışlarını ölçü edineceksiniz. İnsanın giremeyeceği küçük bir keler/kertenkele deliğine girecek olsalar, siz de onları takip edeceksiniz.”

 

Sorduk:

 

"Ya Resulullah! Yahûdiler ve Hristiyanları mı?"

 

Şöyle buyurdu: 

 

“Ya başka kimler olacaktı?” (Buhari, Enbiya 50; Müslim, İlm 6)

 

Şimdiki meselem bu da değil.

 

Özellikle müzik, spor, müze (buna sinema ve tiyatroyu da siz ilave ediniz), AVM gibi faaliyetlerin tamamının temaşa olmaksızın kat edeceği mesafeyi merak ediyorum ben. Bir süre, tartışmadan vareste alakaların, sefilleri oynamaya başlamasını seyretmekten alacağım keyif üzerine yoğunlaşmak arzusundayım. Hem sosyolojinin hem de ideolojinin konusu olarak muhafazakarlığın -siz buna temel ibadetleri bünyesinde barındıran dindarlığı da ekleyiniz- din dışı alana savrulduğu sonucunu tespit eden araştırmalar karşısında geliştirdiğim bir haz mekanizması bu. Haz deyip geçmeyiniz lütfen, yapay zekaya karşı öne sürülen en sağlam direnç noktası kendisi. Yapay zekaya sahip makine bedenlerin haz duyumunun olamayacağı ve bu sebeple insanın yerini dolduramayacağı üzerinden geliştirilen ciddi bir literatür var. Buradan hareketle besin zincirinin en tepesinde kalmaya devam edeceğimiz söyleniyor.

 

Herkes yerinden yurdundan oluyor. Kıymet verme ve bağlanma göstergeleri içeriden hızla, görünürde ise usulca değişmekte. Otuz yaşın altındaki nesil üzerinden sevk zinciri kurulup taşımacılığı yaptırılan yaşama biçimi ve ona yön veren saikler hayata egemen olmaya başladı. O saiklerin neler olduğu veya ortada bizim aklımızın aldığı türden saikler olup olmadığı da başka mesele. Onlar, kendilerini besleyen ve aynı zamanda haz veren bir mahkumiyet çemberi içerisinden her şeye rağmen çıkış yolu bulmaya çalışıyorlar. Bu neslin sanat, müzik (eğlence veren her şey ve bunu mümkün kılan mekan) ve spora olan düşkünlüğü göz önüne alındığında içerisine itildikleri dönemsel yoksunluk, bunun bir var olma mücadelesi şeklinde yaşandığının kabul edilmesini de gerektiriyor. Burada belki başka zaman ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir hususa da işaret koymak lazım. Bu tedarik zincirinin muhafazası ve taşımacılık faaliyetinin muvaffak olabilmesi için on sekiz yaşına kadar herkesin çocuk kabul edilmesi, tamamının o yaşa kadar okula devamının sağlanması ve sonrasında üniversitede okumaya (hazırlanma süreci ve hayali de yeterli aslında) ikna edilmesi gerekiyordu. Biz buna da bir itiraz kaydı düşemedik. Peki evlatlarımız olan bir neslin yaşadığı dram, bende neden keyif alınacak bir duruma işaret ediyor olsun ki? İzah edeyim efendim.

 

Keyif aldığım şey onların durumu değil. O hali ıskalayan ve ciddi meseleler peşinde koşmakta olan kendimizin perişanlığından keyif alıyorum. Bir nevi psikoz ya da nevroz. Memleket ve ümmet kurtarmayı laf üretmekle eşleştiren dünya görüşümüzün içerisine düştüğü durum bana keyif veriyor. Ana babalarımızın okumamışlığı karşısında takındığımız ve üniversiteye gitmekle hak ettiğimizi düşündüğümüz o ukalalığın öz eleştirisini yapıyorum aslında. Bütün bunların sebebi ise, içerisinde oturabilmek için birkaç yerini tamir ettirdiğim köydeki baba ocağımızın; temeli, direkleri, tavan ve zemin döşemesi ile bağlaklarının yüz elli sene önce oraya yerleşen dedemden kalma olduğunu öğrenmem oldu. Yüz elli sene önceden kalan ev (emek, bereket ve dua), benim yolumu bu gün bile aydınlatmaya, içerisinde bulunduğum halin muhasebesini yapmaya yetiyor. Peki biz kime neyi bırakıyoruz yaslanıp soluk almaları için? Ben üzerine tuz bastığım yaranın verdiği ıstıraptan keyif alıyorum.   

 

Aynı alfabeyi kullanıyor olmak aynı dili konuşuyor olduğumuz manasına gelmiyor maalesef. Burada herkese bir günaydın çekmek istiyorum. Hayatımızı vakfettiğimizi düşünerek kendi kendimize şişirdiğimiz balonlar sönmek üzere. Ey üzerinde yürüdüğü yolun mahkumu olan ve her meselede ve her durumda kesecek bir ahkamı yanında taşıyan bizler! Böyle giderse insan evladının yetiştirdiği son nesil bizim çocuklarımız olabilir. Hayat; yazının ve buharlı makinelerin icadından sonraki en keskin viraja dalmış gibi. Üstelik her tarafta pus var.

 

Değerler, sosyal medya iletilerinin paylaşması veya beğenilmesi gibi yollarla içselleştirilemiyor. Retwitt de işe yaramıyormuş son bulgulara göre. Aklıma gelmişken bunu da sıkıştırayım araya. Gençken, puta tapanların yaptıkları putları acıkınca yemelerine bir mana vermekte zorlanırdım. Şimdi sanal aleme akıp da orada debelenip dertlenenlerin haline bakınca manalandırdım efendim. Her şeye bu kadar mı çabuk ram olunur.

 

Ebu Ümâme (radiallahu anh) anlatıyor:

 

"Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: "Kim haksız olduğu bir münakaşayı terk ederse kendisine cennetin kenarında bir ev kurulur. Haklı olduğu bir münâkaşayı terk edene de cennetin ortasında bir ev kurulur." (Tirmizi, Birr 58; Ebu Dâvud, Edeb 8; İbnu Mâce, Mukaddime 7; Nesâî, Edeb 6). Hadi şimdi basılı veya sanal medya üzerinden yapılan kapışmaları bu hadis ile ilintileyerek yeniden düşünelim. Münakaşayı terk eden var mı? Yok. Öfkenin hazzı cennetin nimetinden daha sevimli geliyor değil mi? Sonumuz hayırlı olur inşallah. Uğraştığımız çok önemli meselelerin bu ikazlardan, yani Resulullah’ın (salallahu aleyhi ve sellem) güzel örnekliğinin bağlayıcılığından vareste olduğunu düşünmek, ekseni kayıp duran dindarlığın kime ait olduğu ve asıl menhecinin nerede bulunduğuna işaret ediyor. Orada görünen şey iblisle el ele tutuşan bize ne kadar da benziyor.

 

“Elimizi attığımız her şey çürüyor. Belki de biz çürüyoruz. Gördüklerimiz kirleniyor. Baktıklarımız bizi kirletiyor. İşittiklerimizden ve bildiklerimizden dolayı acı çekmeye başlıyoruz. Bu denli yozlaşmaya, çürümeye mahkum olmak duygusu bizatihi insanın içini kemiren bir şey" demişti Akif Emre (Allah azze ve celle rahmet etsin).

 

Dindarlık denilen şey, ABD’de üretilip memleketimizin en ücra kasabasındaki ahtapot marketlerin raflarına giren ceviz içine karşı çıkmakla da alakalı bir durumdur. Çünkü pazar yeri ve düzeni, Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine şehrindeki ilk sünnetlerindendir. Bu mesele sadece ekonomi veya ucuz mal temini ile alakalı olarak düşünüldüğünde eksenimiz kayar. Muhataplarımızda hoşlanmadığımız bir durumla karşılaşmak nasıl olur da her zaman öfkeye sebebiyet verebilir? "(O takva sahipleri) bollukta ve darlıkta harcayıp yedirenler, öfkelerini tutanlar, insanların kusurlarını bağışlayanlardır. Allah da iyilik edenleri sever" (Âl-i İmran suresi 134. ayet meali) Öfkeyi tutmak, sadece bize karşı kullanıldığında beklenilen bir durum olmak zorunda mıdır? Yaşadığımız hayatı nasıl imar etmeyi düşünüyoruz?

 

İster politik ister komşuluk isterse aynı minibüste yakın mesafe yolculuk olsun; her davranışımızda İslamın veya gayrının mümessili durumundayız. Bazen bir adım geri çekilmekle bazen de birine yer vermekle bir gönül kazanırız. Bir tartışmada tam da haklıyken yüz çevirin. Yanlış bir yönde ilerlemese bile iştiyakınıza ara sıra gem vurun. Her iyilik kendinden sonraki başka bir iyiliğe kapı aralar. Bunu küçümsemeyiniz lütfen. Aramızda kendine yer bulan kötülüğün ve nifakın girdiği delikleri böyle kapatabiliriz. 

 

Bayramımız mübarek.