Dondurmam Gaymak Kürtçe nasıl söylenir?

26.06.2020

2020 haziran öğretmen atamalarına ilişkin bir habere gözüm ilişti. Hangi branşlara ne kadar öğretmen atandığı yazıyordu. Sonlara doğru Kürtçe (Kurmancî ve Zazakî lehçeleri) için toplam 1 (bir) öğretmen atandığını gördüm. Anadilim Kürtçe ile ilgili olarak yaşadığım travmalar bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti ister istemez.

 

Benim Kürtçe ile ilişkim hakikaten travmatiktir. İlkokula kadar tek kelime Türkçe bilmezdim. Türkçe konuşmaya herhalde 5. Sınıftan itibaren başladım. Yani eğitim hayatına 5-0 geriden başladım. Düşünsene, sen Türkçeyi sökmeye çalışırken elin oğlu matematik formüllerini çözmeyi öğreniyor.

 

Neticede öğrendim ama ne acılarla, ne dramlarla. Bir keresinde öğretmenim yoklama yapıyordu. Adımı söylediği zaman “buradayım” demeyi öğrenmiştim. Ama o gün boş bulundum ve sanki bir arkadaşım bana seslenmiş gibi “çi” (ne) dedim. Hay demez olaydım. Bir araba dayak yedim. O da yetmezmiş gibi tezeklik (köyde yakıt olarak kullandığımız kuru hayvan pisliği. Ne bakıyorsunuz, ben de kömürlük veya odunluk demek isterdim) olarak kullandığımız odaya kapattı. Saatlerce orada ağladım. Öğretmenin bir kelime Kürtçe konuştum diye neden beni dövdüğünü anlamaya çalıştım, nafile. Hala cevabını bulabilmiş değilim. Gerçi bu bağlamda güya çok anlamlı sürüsüne kavram dolaşıyor ama sadra şifa olmadığını kavramların üreticileri de tüketicileri de ben gibi hüzünle izleyenleri de biliyor.

 

Bir keresinde babamla ilçeye gitmiştim. Artık Türkçeyi öğrenmiştim ama pratik yapma imkanını bulmamıştım. Babam biraz bozuk para bana vermişti. Yakınlarda seyyar bir dondurmacı vardı. İlk defa görüyordum dondurmayı. Çocuklar adamın yanına gidiyor, bir külah dondurma alıp iştahlı iştahlı yalıyorlardı. Dayanılır gibi değildi. Biraz yaklaştım. Önce çocukların uzattıkları paraya baktım. Eh, benim o kadar param vardı. Sonra nasıl istediklerine kulak kabarttım. Amca veya abi bir dondurma ver… Ne var bunda, bunu ben de biliyordum. Söyleyebilirdim. Adama yaklaştım. Paramı avcumda tuttum, ama istemeye cesaret edemedim. Ya yanlış bir kelime söylesem, ya adam da öğretmenimiz gibi beni dövse. Olmuyordu. Bir türlü cesaret edip isteyemiyordum. Ama dondurmadan da vazgeçemiyordum. Adam zaman zaman göz ucuyla bana bakıyordu, fakat bir tepki de vermiyordu. Öylece gelgitler, korkular, arzular, endişeler, Kürtçe ve Türkçe arasında gidip gelmeler yaşadım. Dayanılır gibi değildi. Cesaret. Ah özgüven!

 

Birden bir çocuk geldi ve benim de duyabileceğim yüksek bir sesle “Apo tondirme bide” (Amca dondurma ver) dedi. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Hemen oradan uzaklaşmak istedim. Çocuğun Kürtçe konuştu diye yiyeceği dayağı görmek istemiyordum. Bir an için yüzümü çevirdim. Fakat hayret, sille tokat sesleri gelmiyordu. Döndüm baktım, adam elindeki özel dondurma kepçesiyle külaha dondurmayı koydu ve çocuğa uzattı ve Kürtçe “ha ji te re kurê min” (al oğlum) dedi.

 

Dehşetli bir özgüven gelmişti bana. Hiç tereddüt etmeden adama yanaştım ve ben de Kürtçe dondurma istedim. Adam anlamış olmalıydı bunca bekleyişimin sebebini. Dondurma külahını bana uzatırken “Ev hemû Kurmanc in” (Bu gördüğün herkes Kürt’tür) dedi. Bugüne kadar daha o lezzette bir dondurma yediğimi hatırlamıyorum. Dondurmanın Kürtçesi de bir başka lezzetli oluyordu.

 

Sonra tekrar öğretmen atamalarını düşündüm. Üstad Necip Fazıl’ın Türkçe kadar lezzetli şu mısraları düştü dilimin ucuna:

 

Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa
Yaşasın kefenimin kefili karaborsa