Emaneti ganimet bilince…

09.01.2021

65 yaşın üstündeki teyzem, yasağa rağmen belli ki hergün merdiven silmeye gidiyor.

 

Kendisini otobüsten indirmeye çalışan şoföre verdiği cevaptan anlaşılıyor ki başka şoförler onu bugüne dek görmezden gelmişler. Ama bu şoför, görevini bihakkın yerine getirmeye çalışıyor; yasağı çiğnetmeme gayreti gösteriyor. Sonunda o da insafa gelse de haksız değil; görevini yapıyor.

 

Teyzemiz de haklı.

 

“Versinler paramı oturayım evde” diyor; “Açım, çoluk çocuğa kim bakacak?”

 

Lafı uzatmadan söyleyeyim. Teyzemizi evde oturtabilirdik. Onun tabiri ve mütevazı beklentisiyle “300-500” verebilirdik. Daha da fazlasını yapabilirdik. Yapamamamızın sebepleri “dışarıda” falan değil, bizzat içimizde.

 

Bugünlerde bazı siyasiler ve gazetecilerin paslarıyla yine darbe tartışmalarına girdik. İktidar bunu çok seviyor. Hem darbe tartışmasını hem de abartmayı. “Hadi canım sen de; burası Türkiye. Daha dün darbe atlattık. Ne yani bunların zikri, zihniyeti tartışılmayacak mı?” diye zihninizden geçirebilirsiniz elbette. Zihinden geçirmek ne kelime, zaten ortalık kaynıyor. 81 ilde bütün AK Parti teşkilatları suç duyurularını yaptı bile.

 

Başörtüsüne düşmanlık edilen günleri tekrar hatırlatmanın, darbeleri ima bile etmenin yeter derecede kötü olduğu ortada. İster düşünce özgürlüğü kapsamında “büyütmemek lazım” deyin, ister hukukun konusu olarak görün durum bu.

 

Peki bunlara karşı çıkan iktidarın buradaki motivasyonu nedir? Demokrasi ve hukuku korumak değil mi? Demokrasi ve hukuk da sadece halktan oy alarak korunmaz değil mi? Başka ölçüler de vardır. Kuvvetler ayrılığı, yargının bağımsızlığı, kurumların ve kararların şeffaflığı, denetime açık olması; hukuki öngörülebilirlik ve bunların yarattığı sinerjinin ekonomiye olumlu etkileri. Bu arada mülkiyet haklarının garanti altında olması, kuralların birilerinin lehine değişimine izin verilmemesi, hukukun üstünlüğü ve sağladığı güvenlik iklimi sayesinde ülkenin gelişimi vs. Peki darbe potansiyelini halen taşıdığı varsayılan bir ülkede iktidarın önceliği bu saydıklarımızı bilfiil uygulamaya çaba göstermesi değil midir? Her bireysel “saçmalamanın” üzerine topyekün gidip bunu halkın korkularını da depreştirme gayretine devşirmek midir yoksa yukarıdaki tabloyu hayata geçirenler açısından yönetimsel başarı aynı zamanda çıkıp “abartmaya gerek yok, kurumlarımız sağlıklı işlemektedir, herşey kontrolümüz altındadır” deyip ortamı sakinleştirmek midir? Salgın şartlarıyla, işsizlikle, ekmek derdiyle boğuşan toplumun eski bir generalin ve artık kamuoyunun önünde o derece etkili gündemler oluşturamayan bir gazetecinin sözlerinin gerçekten umursandığını herhalde hiç kimse düşünmemektedir!

 

Peki bu satırları yazan bizler Türkiye’nin nasıl bir yakın-uzak darbeler tarlası olduğunu bilmiyor muyuz yoksa? Nedir bu tedirgin(siz)liğimiz! Kimbilir; belki de bizim gibi düşünenlerin Cumhurbaşkanı ve tüm parti teşkilatlarının gördüklerini görememe durumumuz söz konusudur. Kimbilir belki de tersidir. Belki de iktidar ve teşkilatlarının ve dahi destekleyen kitlelerin göremedikleri, görmemekte ısrar ettikleri durumları görenler vardır.

 

“Biz gidersek kimler gelir biliyor musunuz?”

 

İktidarın bu tartışmaları ‘korku ve konsolidasyon gündemi’ni pekiştirmek, diğerlerinin üzerini örtme amaçlı sevmediğini söylemek herhalde saflık olur. Tartışmanın birileri öyle gündemleştirdiği için “darbe” üzerinden yapılması kimseyi aldatmamalı. Asıl konu “Biz gidersek kimler gelir biliyor musunuz?” sorusunun şuuraltından hiç çıkmamasıdır! Zira gerçekten de arzu edilen zihniyetsel ve siyasal kültürel dönüşümü gerçekleştirmede hiç de güven vermeyen bir muhalefet durumu da söz konusudur! Bu, yabana atılası bir gerçek değildir. Yok; geçmişlerinde darbecilere verilen destekler falan olduğundan değil, iktidardan beklenen ilkesel değişimler konusunda kendilerinin hiçbir somut güvence vermemeleridir aslolan. Bu da mucidinin Erdoğan olmadığı kutuplaşma atmosferinin kendisi tarafından tepe tepe kullanımının aslında karşıtından beslendiği gerçeğini de her seferinde yüzümüze vurur.

 

Peki bu tablo günün sonunda bizi nereye sürüklemektedir? Karşılıklı birbirini besleme durumu günün sonunda, her iki taraf açısından da kimliksel motivasyonlara kurban edilen evrensel normlar ve İslami ilkelerin göz göre göre çiğnenmesini beraberinde getirmektedir. Birileri “şunlar iktidardan düşse de bir güzel hem yargılasak, hem de eski günlerimize dönsek” diye bakarken; diğerleri, çiğnenen temel ilkelerin savaş halinin zorunlulukları olarak “savaş hiledir” şuuraltının zorunlu ikamesi olarak görmekte. Çizginin onlar açısından da “biz ve onlar” dikatomisinin meşrulaştırdığı alanları çoktan aştığı vakidir; lakin o alanları işgal edenlere karşı biriken öfkenin, sorunun temel kaynağına in(e)memesi bugünün gerçeğini oluşturmaktadır.

 

“Emanet” tartışmaları kimliğe halel getirir mi?

 

Mesela bugün 5’li çete olarak adlandırılan holdinglerin iltimas-kayırmayla güçlendirilmesi, başkalarına sunulmayan muafiyetlere sahip olabilmeleri, ihalelerde öncelikli hatta tekel haline gelmeleri; kamu bankalarındaki mevduatların şahsi tasarruflara konu edilip bütün bu işlemlerin sorgulanması-denetlenmesinin engellenip doğallaştırılması başta olmak üzere, ekonominin kötüleşmesinin sebeplerinin topu her defasında taca atarak tartışılması, “bizimkiler giderse eski kötü günler gelir” kimlikçi şuuraltının iktidar tarafından beslenmesi kadar, muhalefet tarafından da “ima”lara konu olmasıyla yakından ilgilidir.

 

Bu şu anlama gelmektedir: Ekonomi, yargı, hukuk… neyi, hangi seviyede kötü hale getirirseniz getirin kimlikçi endişelerin üzerine çıkarmanız mümkün olmaz:

 

1-) Onlar gelse ekonomide daha iyisini mi yapacak?

 

2-) Yargı-hukuk alanında rövanşist mantıkla bu defa kurbanlar biz olacağız!

 

“Emanet”i 83 milyonun hakkı olarak görmeyen; bir savaşta düşmandan elde edilen “ganimet” muamelesine -zımnen- tabi tutan bir anlayış mesela KÖİ’leri (Kamu-Özel İşbirliği Projeleri) neden sorgulasın ki? Nasıl bir gayya kuyusu oluşturduğunu, bunun kim(ler)e yaradığını niçin sorgu sual etsin ki? Neden bu anlaşmaların bırakın şimdiki, gelecek nesilleri bile nasıl bir borç cenderesine soktuğunu, ülkenin kasasındaki kaç milyarı hala (salgın sürecinde bile) yabancı para cinsinden yuttuğunu, neden salgında mücbir sebep öne sürülerek bu anlaşmaların güncellenmesi için tarafları masaya oturmaya davet edilmediği konu edilsin ki? “Faiz haramdır” dini düsturuna en fazla hassasiyet gösterdiği zannedilen bir iktidarın şu an dünyada en yüksek faizle borçlanan, en fazla faiz ödemeleri olan ülkeler arasına niçin girmek zorunda kaldığını neden dert etsin ki? “Kimlik”, “varoluş”, “beka”yı(devletin değil kendisinin) tehdit altında hissederken “Emanet”i niçin ortak sorumluluk alanı olarak görsün ki?

 

Mahkeme duvarlarında asılı duran “Adalet mülkün temelidir” düsturunda düne kadar “adalet için devlet” değil, “devlet için adalet” araçsallaştırmasına kurban edilip, ona da riayet edilmediğini, “adalet”in “hukuk” markasıyla ve aslında “kanunları resmi ideolojinin hizmetine sunarak” işlediğine yaşayarak şahitlik eden bir toplumsallık, bugünkü uygulamaları da tehlikenin büyüğünü savurmak adına gerçekleştirilen mecburi icraatlar olarak neden algılamasın ve bu defa kendi uhdesinde gördüğü “devlet”i kendi “emanet/ganimet” anlayışının aparatı haline getirmesin ki!

 

Düne kadar devleti kendi tapulu malı, binbir zorlukla elde ettiği ve demokratik koşullarla bile olsa asla elden çıkışına müsaade edilmemesi gereken ganimeti olarak görenlerin adeta kendilerini klonladıklarını görmelerini elbette beklemiyoruz ama “ötekiler”in zıttına ram olma değil, aslına rücu etmesi için gece gündüz gayret göstermemiz gerçeği ve sorumluluğunu ortadan kaldırmamakta bu hal.

 

Çünkü biz “emaneti ehline verin” diye emreden; “emanete riayet etmeyenin dini de olmaz” düsturuna inananlardanız.

 

O yüzden “kimlik”i fanusta/şişede -her ne pahasına- korunması gereken değil “adil şahitlik”e doğru pozitif mutasyona evriltmeye çalışanların takipçileri olmalıyız. Dinin de, hayatın da, kimliğin de, kamuya ait olanında, 83 milyonun emeklerinin de “Emanet” olduğu bilinciyle -her ne pahasına- hareket etmekle yükümlüyüz.

 

“Emanet” bilinci gittikten sonra türlü türlü alanları “ganimet” gibi görmemek mümkün mü? “Ganimet” gibi gördükten sonra yapılan hatalar, işlenen cürümler-günahlar da normalleşmez, “her ne pahasına olursa” denerek elimizle inşa edilen (ya da göz yumduğumuz) bataklık savunulmak zorunda kalınmaz mı?

 

Esas sorun “tercihlerimiz”  

 

65 yaş üstü teyzemize “evde kal” dedikten sonra ihtiyaçlarını karşılamamız mümkündü! Dahası da. Bunun için müslüman bile olmaya gerek yoktu ki, biz elimizdeki o nimete bile şükrü eda edemedik! Gayrı müslim Merkel kadar olamayışımızın sebebi teknik sorunlar ya da “ganimet”ten halka düşen payın azlığından ötürü metazorik olarak katlanılası bir iklimin üremiş olması değil! Aksine, tercihlerimiz! 

 

“İtibardan tasarruf olmaz” dedirten; bir-iki uçağı sembolik de olsa tasarruf yaparmış görüntüsüne bile kurban vermeyen kibrimiz.

 

Kamu malının cumhuriyet tarihinde eşi benzeri az görülür tarzda çarçur edilmesini normalleştiren, meşrulaştırmaya çalışan ya da “savaş iklimi”ne kurban veren zihniyet kalıplarımız.

 

Eğer eldeki güce, yönetime, halkın haklarına, ekonomiye gerçekten “emanet” gözüyle bakabilseydik, alacağımız her kararda, atacağımız her imzada ellerimiz titrer, 65 yaş üstü teyzemiz, işsiz gençlerimiz, cezaevlerini doldurmuş risk altındaki insanlarımız, sakıncalı görerek işsiz bıraktığımız yığınlar gözlerimizin önüne gelirdi.

 

“Emanet”e gereğince sahip çıkma bilinciyle donanamamış bir iktidarın bu konuda yalnız olduğunu söylersek başka bir hataya savruluruz. Ona bu bilinci hatırlatacak sivil toplumun üzerine düşeni gereğince yapıp yapmadığını anlamak istiyorsak, sadece son beş yıl içinde, Emanet-Ahlak ilişkisini sorgulayan; “Emanet-bireysel ve toplumsal ahlak” ilişkisini masaya yatıran “Emanet” kavramıyla ilgili literatüre bakmak yeterli. İster ilahiyat fakülteleri, isterse özgür sivil alanda bu konuda yapılmış çalışmalar bir elin parmaklarını geçmezken, “emanet” bilincinin imandan geldiğine inanan ve bugüne nasıl güncelleneceğine kafa yoranların sayısı da yine bir elin parmaklarını geçmez!      

 

En temel kavramlarımız öksüz iken, geldiğimiz noktanın “tercihlerimiz”den bağımsız olduğuna inanmak ve sorunları dışa yansıtmak çözüm müdür?