Entertip’te kurşun döken işçiler

23.12.2020

Yıl 1982.Temmuz ayı. Aydın'dayım. Yazar Mustafa Miyasoğlu dostum beni İstanbul’a davet etti. O zamanlar Miyasoğlu’nun hazırlayıp yönettiği Yeni Devir Gazetesi’nin sanat sayfasında yazıyorum. Hayatımda, yazdığım sanat yazılarından ötürü ilk defa telif alıyorum. Bunda  Mustafa Miyasoğlu’nun payı büyüktür. Emeğe, sanata ve sanatçıya saygılı bir yazar dostumdu.

 

Mustafa’yla yıllarca mektuplaştık. O mektupları ve diğer sanatçı dostlarımın mektuplarını titizlikle saklıyorum. Tamamı üç klasördür. Bir gün gelir, birileri elbette sahip çıkar.

 

Mustafa Miyasoğlu, Yeni Devir Gazetesi’nde haftada iki gün olmak üzere köşe yazarlığı yapmam hususunda bana teklifte bulundu. Kalkıp İstanbul’a gittim. Mustafa’yla buluştuk.

 

O zamanlar Çorlu’da Edebiyat Öğretmenliği yapan şair A.Vahap Akbaş'a da aynı teklifi yapmıştı. Aynı gün İstanbul’da buluştuk. Hep beraber Yeni Devir Gazetesi’nin basıldığı Milsan tesislerine gittik.

 

Yeni Devir Gazetesi’nin o günkü Yazı İşleri Müdürü Hüseyin Evliyaoğlu ile buluştuk. Haftada iki gün yazı yazma konusunda anlaştık.

 

Konu, telif ödemeye gelince, Hüseyin Bey yan çizdi. Bize dedi ki; ”Ben istersem bu gazeteyi liseli öğrencilerin bize gönderdiği onlarca yazı ile de çıkarabilirim. Ama siz yazın istiyorum. Ancak yazılarınıza telif filan ödeyemem. Siz Allah rızası için yazacaksınız.”  diyerek bize ve vereceğimiz emeğimize karşı bir saygısının olmadığını esefle gördük. Ben de, “İnsan emeğine saygı duyulmayan bir yerde, bir dakika bile durmamalıyız.” deyip oradan ayrıldık. Vahap Akbaş Çorlu’ya döndü. Akşam, Mustafa Miyasoğlu beni evinde misafir etti. Kitaplarla dolu misafir odasında gece yarılarına kadar sohbet ettik.

 

Ertesi gün Mustafa bizi, Milli Gazete'nin basıldığı Milsan Matbaa Tesisleri'ne götürdü. Ben de çok merak ediyordum doğrusu bu tesisleri. Orada çalışan, sonradan ortak dostumuz olan yazar Abdurrahman Şen’le tanıştırdı bizi.

 

Abdurrahman Bey bizi, Milsan’nın dizgi tesislerinde gezdirdi. Entertip dizgi makinaları yeni çıkmıştı. Nasıl bir şey diye merak ediyordum doğrusu.

 

Dizgi makinaları bodrum katındaydı. Burada havalandırma, aspiratör, pencere filan hiçbir şey yoktu. Havasız ve karanlık bir yerdi burası. Çok düşük mumlu, sarı ışık veren elektrik ampulleriyle aydınlatılıyordu.

 

Entertip dizgi makinelerinin başında, süratle dizgi yapan gençleri gördüm. Temmuz ayı ateş püskürüyordu. Hava çok sıcaktı. Çalışırken kan-ter içinde kalan gençler, gömlek ve iç çamaşırlarını çıkarmış oldukları halde on parmakla yazıyor, makinaya kurşundan harfler dökerek dizgi yapıyorlardı. Büyük bir özveri ile çalışıyorlardı. Ben bu manzara karşısında, ”İşte gerçek emekçi, gerçek idealist gençler bunlar. Bunların aldığı para ana sütleri gibi onlara helaldir.” dedim. Merak ederek Abdurrahman Şen’e sordum. “Bu gençler aylık ne ücret alıyorlar? Herhalde patronlar en yüksek ücreti bu arkadaşlara veriyordur.” dememe kalmadan Abdurrahman Şen, acı acı güldü ve bana dönerek dedi ki; “Ne parası abi, bunlar asgari ücretle çalışıyorlar. Hiçbir güvenceleri de yok. Hiç biri sigortalı bile değil. Patronun bir işaretiyle her an kapının önüne konulup işsiz kalabilirler.”

 

Çok şaşırmıştım. Bodrumdaki bu odalardan içeriye güneş girmiyor, düşük mumlu ampulün sarı ışığı ile ortalık aydınlatılıyordu. Bu manzaradan çok etkilenmiştim. Demek ki dedim kendi kendime; “Kim olursa olsun, inancı ne olursa olsun, tatbikatta, vahşi kapitalizmin kanunları burada da işliyor.” Tesislerin sahibi Müslüman da olsa bu böyle oluyor. Emeğin karşılığı tam olarak ödenmiyor, üretilen artık değer patronun cebine gidiyor.

 

Şahidi olduğum bu manzara ve tabloyu hayatım boyunca hiç ama hiç unutamadım. Oysa Kitab-ı Mübin olan aziz Kuran'da, emeğe atıf yapılarak emeğin, insanoğluna ait en büyük değer olduğu bizlere, şu ayet-i kerime ile bildiriliyordu:

 

"Leyse lil insani illâ ma seâ". Necm suresi, ayet 39.  Meali şöyledir:

 

'İnsan için, kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.'

 

Alemlerin rabbine hamdolsun. Vesselam.