Erdoğan önce kafa karışıklığından kurtulmalı

28.11.2020

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın reform umutlarını zedeleme, inandırıcılık çıtasını aşağıya çekmeye dönük yaptığı çıkışları hayretle izlemeye devam etmekteyiz.

 

Stratejik ortak Bahçeli’nin bundaki payını, Arınç ve Arslan’ın çizgiyi aştığı düşünülen (Arınç’ın Demirtaş açıklamalarının HDP perspektifiyle örtüşmesine ve Arslan’ın BBC’ye demeç vermiş olmasına gönül koyduğunu MYK’dan sızan bilgiler üzerine öğrenmiş bulunmaktayız) açıklamalarının bundaki payını yok saymak mümkün değil ama biz hala daha ilk günlerde medyascope’da Alphan Telek ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide iddia ettiğimiz “gelişmeler son birkaç günün işi değil; buradan nasıl çıkılacağına ilişkin fırsatlar uzun süredir kollanmaktaydı” tezlerimizin arkasındayız.

 

(https://www.youtube.com/watch?v=-_0bj5f2zOE&ab_channel=Medyascope)   

 

Nitekim, yine MYK’dan sızan bilgilere göre toplantıda “İnsan Hakları Eylem Planı Sunumu” yapıldığını, planın hazırlıklarının iki yıl önceden başladığını, Erdoğan’ın toplantıda plandan sorumlu yardımcısına sitem edip, “neden hala bitirilmediğini” sorduğunu ve sunumun eksik olduğuna ilişkin eleştirilerin de bazı genel başkan yardımcıları tarafından dile getirildiğini öğrenmiş bulunmaktayız.

 

Bu gayretlerin ekonomi dahil başka alanlara da teşmil edilmiş olacağından şüphemiz yok ama yine Erdoğan’ın ağzından yapılan açıklamalarda hala “Faiz sebep enflasyon sonuç” gibi cümleler sarfedilmesini de kafa karışıklıklarının devamına hamletmeden edemiyoruz.

 

Tıpkı, Anayasanın 138. Maddesine ilişkin açıklamalarında olduğu gibi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Anayasanın 138.maddesi üzerinden muhalefetin yargı kararları üzerinde baskı kurdukları ithamlarına ilişkin cümleleri, bugünlerde hukukçular tarafından haklı olarak eleştirilere tabi tutulmakta. Öncelikle iktidardaki kurumları ve yürütmeyi muhatap alan anayasa maddesine ilişkin atıf yaparken Erdoğan’ın bir muhalefet lideri gibi konuşması dikkatlerden kaçmamaktaydı. Erdoğan adeta, AK Parti Genel Başkanı olarak hükümet olup muktedir olunamayan 2005’li yıllarda imiş gibi bir nutuk irad etmekteydi. Bu “kafa karışıklığı” ve “konumlanmadaki çarpıklık” hiç şüphesiz sadece Erdoğan’da yok. Hatta bunun örneklerini geçmişte, mesela birkaç yıl evvel Bylock ile ilgili ortaya çıkarılan (daha doğrusu çuvala sığmayan) teknik gerçeklerin ardından iktidar medyasının “pardon halt etmişiz” demek yerine pişkince “FETÖ’nün nasıl da hem hükümeti hem de yargıyı aldattığı” serenatlarında da görmüştük. O dönem, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının tespitiyle 11.480 kişinin tahliyesi gerçekleşmişti. Daha sonradan yüksek yargı bylock’un tek başına delil olamayacağına ilişkin kararlar alsa da, bylock’un can yakmaya devam etmesine de şahit olmuştuk. Nitekim Bakan Soylu, 2019’da 25 bin küsur bylock kullanıcısı daha tespit edildiğini, FETÖ ile mücadelenin nasıl da canhıraş biçimde devam ettiğinin nişanesi olarak kamuoyuyla paylaşmıştı.

 

Aşağıda yaklaşık üç yıl önce gerçekleştirdiğimiz TV programlarında Yüksek Yargının “örgüt üyeliği”, “kriterler”, “bylock”, gibi konularda aldığı kararlara ilişkin yorumlarımızı içeren linkler paylaştık. Yargıya baskı, alt mahkemelerin kararlara uymakta direnmesi, “FETÖ ile mücadele”nin akamete uğramaması bahanesine nasıl sığınıldığı, medyanın siyasetin aparatı olarak yüksek yargı ve yargıçlar üzerinde nasıl baskılama yaptığı, oysa bu kararlara uyulması halinde hukuk ve adalet konularında rahatlamaların sağlanacağı ve başka canların yanmasına sebebiyet verilmeyeceğine dair yorumlarımızı bulmak mümkün.

 

Medyanın öksüz bıraktığı, devlet hafızasının hukuku olabildiğince tırpanladığı Hizbuttahrir davası gibi yüksek yargı-alt mahkemeler ilişkisi ve Erdoğan başta olmak üzere siyasiler ve medyanın haklarında olabildiğince spekülasyonlar/yargısız infazlar gerçekleştirilen Osman Kavala, Ahmet Altan, Enis Berberoğlu, Büyük Ada, Rahip Brunson… (Youtube’a “Sözü Esirgemeden” yazıp farklı linklerden bunlara ulaşmak da mümkün) gibi davalar üzerinden yargının nasıl baskılandığını, hukukun nasıl aşındırıldığını, ihsas-ı rey sayılacak Cumhuriyet Başsavcılarının açıklamalarının neler olduğunu hatırlamak mümkün.     

 

Eğer siyasi irade bu içtihatların ve kararların ardında durabilseydi; alt mahkemeler AİHM, AYM ve Yargıtay karar ve içtihatlarına ilişkin üzerinde hukuki bir baskı hissetseydi, sonrasında devam eden gayrı hukuki kararlara imza atılabilir miydi?

 

https://www.youtube.com/watch?v=TAKOQRCBz9Q&ab_channel=sozuesirgemeden

 

https://www.youtube.com/watch?v=7qm7JA2avcA&ab_channel=sozuesirgemeden

 

https://www.youtube.com/watch?v=ynNbF5jCbu0&ab_channel=sozuesirgemeden

 

https://www.youtube.com/watch?v=CpaG7FSW2lE&ab_channel=sozuesirgemeden

 

https://www.youtube.com/watch?v=9kReSAR8Abw&ab_channel=sozuesirgemeden

 

O yüzden bugünlerde çokça hukukçu tarafından dile getirilen “Sadece Anayasa 138.maddeye uyulsa gerçek bir reform için adım atılmış olur” tespitleri yabana atılır cinsten değildir. Elbette ki bu durum, sihirli değnek gibi tüm sorunları bir çırpıda çözmez. Nitekim, evrensel hukuk normlarını ve kurumlar hiyerarşisini altüst eden yanlışlıklar silsilesi alt yargı mensuplarında da ciddi bir mesleki dezenformasyona sebebiyet verdi. Sadece o da değil; bunların bir kısmı da gerek boşalan kadrolara getirilen genç tecrübesiz hukukçuların yanlışlarına, onların alacakları kararlarla ilgili Ankara ile irtibat içerisinde olma zorunluluklarına(!), daha da önemlisi boşlukları dolduran ideolojik kesimlerin (ulusalcı/vesayetçi kimliklerle malul hukukçuların) insanları cezalandırma, geçmişe dönük rövanşist emellerini gerçekleştirmede ellerinin rahatlamasına da sebebiyet verdi. Dolayısıyla her bürokratik katman için söylediklerimizi burada da tekrarlayıp ciddi bir rehabilitasyona gidilmesi gerektiğinin tekrar altını çizmiş olalım.

 

Ekonomide Durum Farklı Mı?

 

Lütfi Elvan gibilerin atanmasına ve Erdoğan’ın “kendimizi Avrupa’da görüyoruz” gibi açıklamalarına geçmezden evvel şunu sormak gerekiyor:

 

Bir yandan bir işsizler ve genç işsizler ordusu; diğer yandan çekini, senedini, vergisini, SGK’sını, aldığı kredileri ödeyemediği için iflas edenler, üretimini yavaşlatıp durdurmak zorunda kalanlar, EYT’liler, zorunlu ücretsiz izin ve kısa çalışma ödeneği üzerinden mağdur olanlar, tarlasını ekemeyen çiftçiler varken; diğer yandan hala -haklarında mahkumiyet kararı olduğu için değil- akraba ilişkileri üzerinden fişlemeler sayesinde belediyeler ya da kurumlara iş aramak için başvuranların valiliklerden verilen “bilgiler” sayesinde işe girmelerinin engellenmesi durumu kanayan bir yara olarak devam etmekte! Bir tarafta ‘şu kadar milyon insan iş aramaktan vazgeçmiş’ denip işsizlik rakamlarını düşüren raporlar, diğer taraftan iş aradığı halde “suçun şahsiliği ilkesi”nin çiğnenmesini bırakın, olmayan iltisak suçu üzerinden insanların buldukları işlere girmelerinin hukuksuzca engellenmesi! Akıl alacak gibi değil. Darbe dönemlerinin ve devlet hafızasının hukuksuz arşivleri “Baban, atan, deden, arkadaşın şurada sorgulanmış, şu eyleme katılmış, yargılanmış” denerek salgın sürecinin getirdiği mücbir sebepleri bile gözetmeden “güvenlik soruşturması” adı altında devam eden adaletsizlikler zinciri. 12 Eylül’lerden, 28 Şubat’lardan kalma alışkanlıkların, 15 Temmuz’un sarsıntıları bahane edilerek sürdürülmesi. Bir taraftan yabancı sermayeyi çekme adına “mülkiyet hakkı”ndan dem vurulması ama öte taraftan “ekmek/aş edinme hakkı”nın altını oymaya devam etmek akıl hafsala alır gibi değil!

 

Üstelik bütün bu sözde “güvenlikçi” siyaseti kümülatif enflasyonun yüzde %36’ya (O da TÜİK rakamlarına göre) çıktığı, kaybettiğmiz milli gelirin kişi başına 2500 dolar olduğu, dün “Battık bittik lobisinin muhterisliği” olarak lanse edilen analizlerin bugün yeni atananlar nezdinde dillendirildiği bir dönemde gerçekleştiriyoruz.

 

Her ne kadar reformumuz bile şeffaf olmasa da, hala neyin nasıl hangi çapta yapılacağına dair verilere -madde madde açıklanması gerekirken bu yapılmadığı için- tam olarak ulaşamamış olsak da, mesela Lütfi Elvan’ın kurumların başındaki insanlara “artık bundan sonra kural, kanun ve yasalara uyulacak” telkinlerinden ipuçlarını yakalıyor ve daha da hüzünleniyoruz. Zira, bugüne dek bunlara uymamış, uyma cesaretini gösterememiş bir bürokrasinin de tıpkı güvenlik ve hukuk bürokrasisi gibi bir rehabilitasyona ihtiyaç duyduğu, daha açıkçası bunlarla değil, bilgisini-aklını-vicdanını korumuş liyakat ehliyet sahibi kişilerle bir kadrolaşmaya gidilmesi izahtan varestedir.

 

Reform Kime? Ülkeye mi Hükümete mi?

 

Reform sözlerinin nasıl bir enkazın altında terennüm edildiğini bir kez daha hatırlayalım önce. Gelecek Partisi Ekonomi kurmaylarından Kerim Rota gibi ekonomistlerin meydana çıkardığı, ‘arka kapı operasyonları’ olarak adlandırdığı, kuru baskılama amacıyla son iki yıl içerisinde 130 milyar dolarlık Merkez Bankası rezervinin eritilmesinin ana eksende olduğu bir berbat ekonomi yönetimiyle bugünlere vardık. Sözde; faizin düşürülmesini ideolojik sebeplerle merkeze alan bir anlayışla, aksine bugün dünyanın en faizci ülkesi haline geldik. Kamu iç borcu, iki buçuk senede iki kat artarak 950 milyardan 1,9 trilyona çıktı. Türk lirasının reel efektif döviz kuru üzerinden değeri 2001’in de gerisine düştü. Bugün anketler, AK Partililerin yüzde 36’sı, MHP’lilerin 38’inin bile memleketin kötüye gittiğine kani olduğunu göstermekte.

 

Bu dönemin yüksek rakımlı günah keçileriyle atlatılacağını düşünmek ve “Af” müessesesiyle geçmişin üzerinin örtüldüğü, hesabının verilmeyeceği de anlaşıldı ama bu durum ancak bundan sonrasına ilişkin tutarlı, etkin, disiplinli, planlı, sistematik bir süreç izlenirse tolere edilebilir. Diğer türlü zaten, geçmişten devralınan ve içinde kocaman bir “güvensizlik” mührünün bulunduğu tablo, zaten kafamızı gerçeklere toslayacaktır.    

 

Mesela “kötü gün dostu” Katar ile yapılan anlaşmalar. Ekonomistlerin, müflis esnafın son günlerinde kullandığı “Hatır çeki”ne benzetmede bulundukları anlaşmalar gerçekten de ülkeyi düzlüğe çıkarabilmek için bir omuz verme mesabesinde görülebilecek mi, yoksa zaten önceden verilmiş sözleri içeren metazorik sürecin devamı mı? Bunu şundan dolayı ifade ediyoruz: Borsa’nın yüzde 10’unu, İstinye Park(AVM)ın yüzde 42’sini, Antalya Limanının işletmesini bahşettiğimiz Katar ile yapılan ve Kanal İstanbul ile ilgili açıklamalara bakılırsa devamı da gelecek olan bir prosesin içinde bulunmaktayız. Dünyada likidite bolluğunun olduğu, kredi arzının genişlediği ve ucuzladığı bir dönemde, ABD, İngiltere, Japon Merkez Bankası…diye kapı kapı dolaştığımız, yüksek faizine de razı olduğumuz destekleri alamamış, swap anlaşmaları gerçekleştirememiştik. Neden? Çünkü bize “kurallarımız ve kurumlarımızın uluslararası kriterlere uygun olmadığı” söylenmişti. Bilahare de swap antlaşmasını 1milyar 250 bin dolar olarak Katar ile yapmıştık. Aynı Katar’a bugün belli ki Kanal İstanbul’un da içine dahil olduğu bazı sözlerin karşılıkları sunulmakta.

 

Katıldığı TV programlarında Gelecek Partisi sözcüsü ekonomist Serkan Özcan’ın da sarih biçimde açıkladığı gibi biz zaten Borsa İstanbul’un yüzde 7’sini 1,5 milyar dolar karşılığı Nasdac’a satmıştık. 2015 yılında Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası da yüzde 10’una ortak olmuştu. (Ama Hakan Attila’nın Genel Müdür atanması ile bu kararın alınmasını eleştirerek 2019’da Türkiye’yi terketmişti) Peki burada sorun ne o zaman? En başta tıpkı -bütçe dışı- Varlık Fonu konusundaki genel eleştirilerde olduğu gibi şeffaf olunmaması ve Sermaye Piyasası Kurulu’nun Borsa’daki devirlerle ilgili iznine tabi kılan Sermaye Piyasası Kanununa muhalif davranılmış olması! Yani, yine kuralsız, kurumları bypass eder tarzın devam edeceği mesajlarının piyasaya verilmiş olması. Yine “güvenilirlik” konusundaki eski alışkanlıkların devam edeceğinin görülmesi. Daha önemlisi bütçe dışı bütün fonlarla ilgili (KÖİ’ler vs.) aynı sıkıntılı uygulamaların devam edeceği sinyallerinin hem yerel hem de küresel piyasalara da verilmiş olması.

 

Diğer yandan, küresel sisteme gönderme yaparken araya Kanal İstanbul ile de ilgili küresel taleplerin arttığı imasında bulunuyoruz ama bunların hangi küresel yapılar olduğuna ilişkin en ufak bir bilgimiz yok! Muhtemelen ilgi yine Katar’dan geliyor. Hani hep denir ya; “Ülke haraç mezat satılıyor” diye; aslında pek öyle değil. Yine Özcan’ın deyimiyle söylersek “Eğer Türkiye’ye rağbet olsaydı, yabancı sermaye haraç mezat fiyatlara düşmüş olan somut varlıklara ilgi gösterirdi. Oysa yabancı yatırımcı ülkeden 80 milyar dolarını alıp çıktı.”

 

Halimiz bu…

 

Umut verelim, umut edelim diyoruz ama “reform” “seferberlik” cümlelerini terennüm edenler de bize az yardımcı olmalı. Reform, ancak “öngörülebilirlik” “şeffaflık” “kurumsallık” “kurallılık” ve “kadrolar” konusunda radikal kararlar almakla mümkün. Mesela yepyeni bir infaz yasası ve “yeni ortaklar” ile yeni anayasa için kolları sıvamakla başlanabilir. Artık “mış” gibi yapma, “örtme/gizleme” dönemleri bitti; çünkü “gizlenecek şeyler” bile ülkeyle birlikte bitti tükendi!

 

Buraya kadar yapılacaklar listesinde ise bazıları oldukça basit. Mesela, Anayasanın 138.maddesini iktidarın öncelikle -bürokrasisi, siyasetçisi, medyasıyla- kendisine uygulaması!