Evdeki hesap çarşıya uyacak mı?

28.01.2021

Birileri “kutuplaşmanın kötülükleri”nden dem vuradursun, siyasetin centilmenliği, normalliği diye beklentilere atıf yapadursun, mevcut 50+1 sisteminin bundan başka bir iklim üretebilmesi mümkün gözükmüyor.

 

Bir yandan CHP ciddi manada sert bir muhalefet yapar, meclisi soru trafiğine maruz bırakırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’nu hedef alan çıkışları da aynı iklimi beslemeye devam ediyor.

 

Erdoğan’ın, İYİ Parti’ye “senin ne işin var terör ittifakı içinde” mealindeki mesajları da, DSP ve Saadet Partisiyle görüşmeleri de, CHP’den ayrılma istidadında olan hareketlerin görünürlüğünü artırma çabaları da Kılıçdaroğlu’nun hesaplarını bozma ve bir “Kutsal İttifak” arayışına matuf. Oradaki kilit üç partiden HDP’yi ittifakın bir ucu İYİ Parti’yi ise diğer ucuna koyması aslında mesajın nereye verildiğini de göstermekte. Bir ucu teröre ama diğer ucu mantıken Cumhur İttifakıyla buluşmaya varan ve aslında biraraya gelmemesi gereken bir mozaik.

 

İYİ Parti belli bir süredir ciddi manada oyunu yükseltmekte. Sürekli didişmekten ve kavgayı sürdürmekten yana görüntü vermeme gayreti kadar “Güleryüzlü Milliyetçilik” çabası da tutmuşa benziyor. CHP’den de oy alabilmeye müsait çerçevesiyle MHP’yi de çoktan sollamış ve baraj altında bırakmış durumda.

 

Saadet Partisi ise oy potansiyelinden ziyade “Kutsal İttifak”ın tamamlayıcısı rolüyle değer kazanmakta. CHP’nin Mersin, Adana bir yana ama özellikle İstanbul, Ankara gibi illerdeki başarılarında Saadet’in yarattığı moral etki yadsınamaz. Muhafazakar-milliyetçi-dindar ittifak görüntüsünü bozması Saadet’in bam teli olduğu nokta.

 

HDP’ye kapatacakmış gibi yüklenmek mi yoksa İttifak’ı dağıtma amaçlı kapatmak mı? sorusunu da “bu zamanda mümkün değil diye cümle kurmak ofsayta düşürür” diye cevaplayalım. “İktidar kurmay aklı 90’ların başından bugünlere gelen süreci nasıl süzüyorlarsa (süzebiliyorlar mı, süzmek işlerine geliyor mu bilinmez) o olacak” diye de ekleyelim. Seçim vakti gelene dek matematik neyi gerektiriyorsa o, çünkü. Hukukun da, bekanın da, güvenliğin de matematiğin izin verdiği noktaya kadar olduğunu yeterince test ettik netekim!

 

Erdoğan’ın son dönemki Kılıçdaroğlu çıkışları yukarıdaki tabloyu kavileştirmekten başka bir anlam ihtiva etmiyor. “Hainler”, “Terörle iltisaklı olanlar” yanında “üst akıl”ın uhdesinde Kılıçdaroğlu vurgusu, zaman zaman Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü çıkışında olduğu gibi ayar bozucu durumlara rast gelse de, Erdoğan kolay olanı tercihten vazgeçeceğe benzemiyor.

 

Bizler “dışlayıcı değil kapsayıcı dil, hukuk devleti, adalet, siyasi ilkeler” diyeduralım, Kaftancıoğlu ve Kılıçdaroğlu örneklerinde görüldüğü üzere yeri geldiğinde Atatürkçülüğü bile sorgulanan bir muhalefet yerme retoriğine de maruz kalınmakta. Tabii muhalefetten de sert karşılıklar gelmekte gecikmemekle birlikte burada esas konu yaklaşık yüzde otuzluk laik bir kesim üzerinden siyaset yapan Kılıçdaroğlu’nun, kendi potansiyelini aşar tarzda kapsayıcı ve yerelde yüzde ellileri bulan bir desteği arkasına alabilmiş olmasıdır. “Yereldeki bu destek merkeze de yansır mı?” sorusunu herkes merak ettiği gibi, Erdoğan da bütün bir yakın vade yürüyüşünü bu olabilirliği makul senaryoyu bozma üzerine oluşturmakta.

 

50+1 sistemi Erdoğan’ın ve ülkenin başına sarıldığı günden bu yana, “ya oradasın ya burada”, “ya benimsin ya düşmanın” siyasetinden çıkabilmek çok mümkün görünmüyor. Bu, Erdoğan olmasa da böyle olacaktı. Çok katmanlı fay hatlarının olduğu bir toplumu sadece iki elbisenin içine zorla sokmaya çalışma gayretinin bundan başka bir şey üretmesi mümkün değildi. Dün yüzde 34 ile tek başına iktidar olmak mümkün iken, son dört-beş yılın kötü yönetim tecrübelerini sırtınızda taşıdığınız bugünkü halinizle bile -en kötüsünden- bir koalisyonla muktedirliği sürdürme imkanı var iken, şimdi mecburen sadece ses kısmaya değil, belediyelerin ekmek dağıtma, yardım toplama işlerini engellemeye, gelirlerini kısmaya kadar işi vardıran stratejiler(!) gütmek zorunda kalmaktasınız.

 

Hey gidi günler! Kim derdi ki…

 

Eğer bugünler Erdoğan’a o zaman gösterilebilseydi, bu hallere düşmektense eski sistemin devamını tercih ederdi herhalde. Kim ister ki her Allah’ın günü karşı safta olanları “teröristler, hainler” diye yaftalamak; hukuku zorlayıp aşarak belediyelerine müdahale etmek, kayyumlar atamak; hatta daha da ileri giderek bir yandan “refrom, AB” derken, diğer yandan hukukçu danışmanlarıyla birlikte “AİHM bizi bağlamaz”, “AYM kararları yönlendiricidir” falan gibi cümleler sarfetmek zorunda kalmak! Hem de yargının büyük kısmının sizin kontrolünüzde olduğu bir zamanda.

 

Düşünsenize yüzde 34’sünüz; ordu, geleneksel kurumlar vb. sizin ve hukukun, meşruiyetin karşısında; ama siz, bırakın muhalefete müdahale etmeyi, siyasi nezaket kuralları içerisinde, pervasız eleştiri yapanlara bile müzakereci, eleştirel, kapsayıcı nezaket dili çerçevesinde karşılık vermekten asla vazgeçmeyen bir tarz ile, -o halde iken bile- uluslararası meşruiyeti de potansiyel bir güce devşiren bir siyaset tarzını gütmekteydiniz.

 

Hey gidi günler! Kim derdi ki bir zamanlar CHP ile anılan meşhur negatif siyasetlere gün gelip de muhafazakar dindar tabanı ve onların inancıyla, gücüyle övünç duyan bir iktidar partisi dejavu yaşatacak. Bunda gerçekten de bir terslik yok mu? Kim derdi ki YSK’yı kevgire çevirip seçimler iptal ettirecek, karşılığında da burun ucundan 800 bine yükselen bir fark ile halk tarafından cezalandıracak. Hem de Erdoğan “bu işler böyle olmuyor, benim sahaya inmem lazım” dediği halde! Kim derdi ki valiler il başkanları önünde ceket ilikleyecek, kamuya işçi alımlarında parti üyeliğine bakılacak, o çokça eleştirilen tek parti dönemi uygulamaları Atatürk-İnönü üzerinden, “partili cumhurbaşkanlığı pekala mümkün, gayet de başarılı oldu” mealinde ünlemli cümleler sarfedilecek diye!

 

Hangisi daha zor acaba? 50+1’de ısrar edip içeride topluma, siyasete, yargıya bunları yaşatmak mı yoksa yüzde otuz dörtlük günlerde olduğu gibi hem içeride hem de dışarıda meşruiyeti sorgulanamayan bir konumda olmak mı?

 

Kim derdi ki TOBB vb kuruluşların rakamlarıyla bilmem kaç yüzbin işletme kapanmış iken çıkıp “yok öyle bir şey, yenileri kuruldu” diye kendilerini kandıracaklarını; gerçeklerden kopuş ile kendi ürettikleri propagandalara inanmak arasında çelişkiler içinde yüzeceklerini? Tıpkı eleştirdikleri CHP’nin geçmişinde olduğu gibi, tıpkı “şeflik sisteminin bütün dünya tarafından örnek alınacağı” propagandasına kendilerini inandırdıkları dönemler gibi! Allah aşkına onca kurulan cümleye rağmen bu “düşmanına benzemek” değil de nedir?

 

Peki bütün bunlara rağmen yine de Erdoğan’ın klasik CHP karşıtlığı, CHP’nin dünü-bugünü karşılaştırmaları oyunu yine de tutar mı? Halkın güvenlik/beka ihtiyacını halihazırda karşılamaya devam eden lider Erdoğan, tüm çelişkilere rağmen tabanından gerekli desteği görmeyi sürdürür mü? Bu sorunun cevabı elbette muhalefetin tutumlarını da içrek. Bu konuda onu da masaya yatırmak lazım ama geçmişin bugünden farkı en temelde; evrensel siyasal ilkelere sadakatle yükselen bir ekonominin olduğu dönem ile bu ilkelerden uzak düşüp ekonomide de olabildiğince çakılmış bu dönemi aynı görmemekle eşdeğer.

 

“U” dönüşleri caizdir, nedamet gerektirmez

 

Kötü ekonomi, yolsuzluklar, şimdi yeniden keşfedilen ve Ömer Çelik’in ağzından da “Kim demiş biz Amerikan karşıtı bir toplumuz diye” ikrarıyla “üst akıl” ile yeni girilecek ilişkilerde verilecek muhtemel tavizlerle varılan/varılacak olan noktayı “dün” ile karıştırmamak gerek. Karıştırmamak gerek ama eleştirinin siyaset ve medya eliyle tümden görünmez kılınmaya çalışıldığı bu yeni döneme de toplumun ısındırılmasında başarı sağlanamayacağını söylemek için de erken. Eleştirtmemek ve tartıştırtmamak politikasının en başarılı olduğu dönemin cumhurbaşkanlığı referandumu olduğunu da hatıra getirmek gerek. Engeller olmasa, içeriği toplumdan kaçırılmamış, sivil toplumda tartışılabilmiş olsaydı belki de mezkur sisteme geçilmiş olmayacaktı.

 

“Reform, değişim, yeniden AB süreci” falan diyoruz ama iktidar medyasında yeniden esen rüzgara baktığımızda kötü ekonominin sorumluları yine Erdoğan’ı aldatan marketler, tedarikçiler, depocular; yine suçlular Erdoğan’ı gerektiği şekilde bilgilendirmeyen ve ayakta uyuyup piyasaya gerekli müdahalaleri yapmayan bakanlar, bürokratlar!

 

Akıl tutulmalarımız aynı tas aynı hamam devam eder, Erdoğan yine “fiyatları indirin, faizleri düşürün” emirleri verdiği günlerin dejavusunu yaşarken, belki tek değişen ironik biçimde “üst akıl” paranoyasından kurtulmuş olmamız gibi gözükebilir. “Üst aklı” son beş-altı yıldır olduğu gibi şimdi tekrardan Kılıçdaroğlu’nun sırtına yüklerken, malum basın “aslında bizim genlerimizde anti-Amerikancılığın olmadığını” ispata memur kılmış gibi gözükmekte kendisini. Anti-Amerikancılık konusunda Perinçek ile ittifaklara girip anti-emperyalizmi hiç kimseye bırakmayan, her olumsuz gelişmenin sorumlusunu “üst akıl” olarak belirleyen tayfa açısından olumlu ama yine sağlıklı olmayan bir gelişme ile karşı karşıyayız. Çünkü yine mağrur ve kibirli, yine özeleştirel ve hesap verebilir değil! Nitekim yine burnunun dikine giderken, bundan önce yarattıkları iklimin halka-ülkeye ödettiği bedelleri yüklenmeye hiç niyetleri yok! Kısacası sözde bir şeyleri değiştirmeye çalışırken de aslında dengelerimizi ne ölçüde yitirdiğimiz; bunun dışarıdan nasıl göründüğü, elimizi kolumuzu kaptırmaya müsait hale nasıl geldimiz de yine bu “U” dönüşünün içinde gizli. Bakalım dışarıyı idare ederken içeride aynı tas aynı hamam devam edecek miyiz, edebilecek miyiz? Huylu huyundan vazgeçebilecek mi? Durumu idare eder görüntü vererek ekonomi alanındaki aktörleri kandıramazsınız ama söz konusu hukuk ise, Cumhurbaşkanı başdanışmanının tam da bu süreçte yaptığı AİHM ve AYM ile ilgili açıklamalar, siyaset, yargı ve topluma Erdoğan’ın sırtından ateş etmekten farksız. Erdoğan patlama sesini duydu mu, bu sözler onun onayından geçti mi bilinmez ama saray ve bürokrasisinin hala gerçeklerimizden ve manevra kabiliyetinden ne kadar da uzak olduğunu gösteren bir vahamet tablosu bu!   

 

Tahmin bile edemeyeceğimiz öyle çıtalara ulaştık, başımızı döndüren, kafalarımızı karıştıran öyle dönemlerden geçiyoruz ki, şöyle hakkını vererek “Allah sonumuzu hayreylesin” bile diyemiyoruz.