Eve döndük mü gerçekten?

27.03.2020

Zihnimizdeki felaket ve helak telakkisine uygun düşen bir durumla karşılaştığımızda, browser araması yapmak kaçınılmaz oluyor haliyle. İki haftada hepimiz lisans düzeyinde koronacı olduk.  Mesele bir hususu etraflıca kavramak değil, o hususta konuşan veya dinlemeye hazır olan muhataplara farklı ve derinden intibaı uyandıran bir şeyler söylemekle alakalıdır. Efendim işin hakikati Karaman’ın koyunu ile beraber çayıra otlamaya gittiği için, bir vakit sonra karşımıza çıkacak alabildiğine geniş bir oyun alanı görmeye hazır olmalıyız.

 

Şimdi efendim öğrendiklerimizi bir kontrol edelim. Bunun bir aşısı var mı; yok. İlacı var mı; yok. Tedavisi var mı; (kendi kendine geçmez ise) yok. Çaresi var mı; var. Karantina ve temizlik. Bütün bu hengameden en fazla üç haftalık sıkı bir karantina ile çıkmak mümkün mü; evet. Karantinanın nasılını ilgili doktorlar ifade ediyor zaten. Bu üç haftayı göze alamayanların neyi kabul ettiklerine dair bir fikri var mı; yok. “Lezzetleri yıkan ölümü sıkça hatırlayınız.” (Hakim-Tirmizi-Hazim-Nesai) Bu mesele daha çok su kaldıracak, vaktimiz de var. Başka derdimi dile getireyim.

 

Karantina sebebiyle evde kalmakla ilgili romantik yazılar ve artistlik paylaşımlar görüyorum. Çok hoş, ancak ne kadar devam ettirilebileceğine dair bir tahminde bulunmak istemem. Efendim satılık ev ilanlarına baktım son zamanlarda. İhtiyaçtan değil, meraktan. Hemen hepsinin ilanında ‘daire’ yazıyor. Bilmem kaç katlı binada, falanca cephe, artı birli daireler. Anladınız onu. Geri döndüğümüz yerler evlerimiz değil, dairelerimiz. Ülkemizde sadece köyden şehre göçemeyenlerin ve zenginlerin evleri var. Bizimki daire. Bu facia. Laf olsun diye değil, gerçekten buna kanaat getirdiğim için böyle yazıyorum. Eskiden alt komşumuz dediğimizde bir kaç yüz metre aşadığaki evi kastediyorduk. Şimdi birkaç basamak merdiven altı.

 

Ev, herkesle münasebetimiz olan (akrabalık ve tanışlık) insanların ikamet ettiği bir mahallenin içerisinde olduğunda mana kazanıyor. Etrafı, içerisindeki ağaçların altındaki masada otururken bahçeyi göstermeyecek yükseklikte bir ahşap veya beton duvarla çevrili olduğunda mahremliğini muhafaza eden yerlerden söz ediyorum. Tercihen iki katlı. Evlenmekle açılan ocaktan ve ev bark olmaktan söz ediyorum. Buna sahip olmayı para ile ilişkilendirenler yazının sonrasını okumasalar da olur.

 

“Eski Türklerde ‘ev-bark’ olarak çift kelimeyle ifade edilen kavram kutsallığı da içerir. Bark kelimesi, ‘tapınak, mabet’ anlamı içerir. Eve ayakkabıyla girilmemesi bu kutsallıktan kaynaklanır. Görüldüğü üzere evlenmek, kutsal bir hayat alanını ve birliği kurmak demektir. Bu ulviliğin sembolü ise ‘ocak’tır. Sülalelerinden kadın ve erkek ayrılır ve ‘ocak’ tesis eder. İki ayrı akraba çevresi bu ocağın etrafında birleşir. Yani evlilik, iki boyu, iki kabileyi veya iki topluluğu birbirine akraba kılar. Geleneksel toplumda bu nedenle ‘ev’ sadece ‘evli’ yani nikâhı meşru sayılan kişiler tarafından kurulabilirdi. Bekâr kişiye mahallede ‘ev açma izni’ verilmezdi.”

 

“Geleneksel düşüncede ‘aile’ deyince mesuliyet alanının içine yaşlı anne-baba da girmektedir. Oysa bugün dindarlar bebeklerini kreşe, yaşlanmış atalarını yaşlılar evine bırakmaktadır. Bu dindarlığın konutları da 40-50 yılda yıkılan, kentsel dönüşüme uğrayan yapılar haline gelmiştir. Oysa ‘aile’ mekânda 100-150 yıllık sosyal/mimarî hafıza demekti. Dindarlık bugün aile kuramıyor. Muhafazakârlar, baba evlerini küçümseyerek ‘konut kredisi’ borçlusu oldular. Çocuklarını da farklı şehirlerdeki üniversitelerde okutuyorlar. Bu çocuklar geri dönmeyecek. Dindarlığın ‘aile’ tasavvuru tamamen değişti. Evlenmek, artık konut kredisi çekmek ile anlamlandırılmaktadır. Evlenmekle banka karşısında kredi çekebilecek iki kişilik maaşlı kefiller statüsü kazanılması, ‘aile’ olarak anlaşılmaya başlandı. Türkiye'de evlilik son 20 yıllık süreçte ‘borçlanma’ anlamına geliyor. Oysa gelenekte ‘ocağın tütmesi’ anlamını haizdi.” (Lütfi Bergen)

 

Benim anladığım o ki, dönülecek evimiz kalmamış. Baba ocağını zaten terk etmiştik hatırladınız mı? Hepimizin tek tek bilgisayar veya telefon/tablet başında online olduğumuzda bir araya tıkıldığımız yer ev olmuyor. Çocuklarımızdan söz ettiğimi zannedenler yanılıyor, bu anlattığım bizim neslin hikayesi.

 

Eğitim üç ay uzaktan olduysa eğer niye bundan sonra da böyle devam etmesin ki! Home office’nin rahatlığı ufaktan hepimizi cezbetmedi mi? Vazgeçemediğimizi zannettiğimiz uğraşılar ne çabuk terk edildi değil mi? Bunu uzatmak mümkün ve gelecek günlerin konusu bu olacak. Murphy yasaları diye dilden dile dolaşan bir şeyler vardı hatırlarsınız; ne zaman çözüme yaklaşsak problemi değiştiriyorlar deniliyordu. Kendi itikadımız olmadığında, el alemin çalgısında oryantal döktürmek zorunda kalıyoruz.

 

Apk uzantılı uygulamalara epeyce kendimizi kaptırmış olsak da hala hafızamızda hayata dair esaslı şeyler var. Hatırlamayı ve el ile kurulumu gerektiriyor. Her şeyi yeni baştan inşa etmemiz mümkün. Hepimiz bir aradayken elektrikler de kesildiğinde ‘ne zaman gelecek’ sorusu önemini kaybetmeye başlarsa şayet, o zaman eve dönmekte olduğumuza kanaat getireceğim. Ama en azından yaşadığımız mekanı ve çevresini tanımaya başladık. Bu da bir şeydir.