“Şeyhim kâinata alışamadım”*

14.09.2020

Kâinatta hayretimucip şeyler vuku bulmaya devam ediyor. Bu sefer de kisve-i dine bürünmüş bir müptezelin sapkınlığıyla sarsıldık. Bütün mahalleler (hatta semtler ve çıkmaz sokaklar bile) tel’in etti olan biteni. Ve böylece nur topu gibi bir tartışma gündemimiz daha oldu.

 

Mahalleleri çifter çifter dinledim. (Çünkü teker teker konuşmayı başaramıyorlardı.) Kimisi idamdan bahsediyordu. Kimisi olan bitenin üst aklın projesi olduğunda ısrar ediyordu. Bir mahalle vardı; bu yoldaki insanların hepsinin aynı olduğunu zahiren ima batınen iddia eden. Bir tanesi kanunla denetlenmeli, ümükleri sıkılmalı diyordu. Birisi darbeye giden yolların iyi niyet taşlarıyla döşenmediğine vurgu yapıyordu. Kanunlar, yasalar, demokrasiler, havada uçuşuyordu. Ama hiçbir mahalle insandan bahsetmiyordu.

 

İnsandan bahsetmenin modası geçti belki de diye düşündüm. Cevabın filozoflarda olabileceğine karar verdim ve tefeül yaptım. Elime Gazâlî’nin el-Munkız min ed-Dalâl eseri geçti. Gazâlî, eserde sûfîlerin yoluna nasıl girdiğini anlattığı bölümde, sûfînin (ya da aktüel tartışma için: ehl-i tarikin) ne olması gerektiği hakkında net bilgiler veriyor. Yani insandan bahsediyor.

 

Gazâlî’ye göre sûfîlerin yolu, ilim ve amelle tamamlanabilen bir yol. Buradaki amel, nefsi aşıp kötü huylardan uzaklaştırmak ve Allah dışındaki her şeyden temizlemektir. İlim ise, bu yolda yazılıp çizilen eserlerle kendini doldurmak ve yolun büyüklerinin ilmini talim etmek. Gazâlî böylece, Hâris el-Muhâsibî, Ebû Tâlip el-Mekkî, Cüneyd-i Bağdâdî, Şiblî, Bâyezîd Bestâmî gibi tasavvuf yolunun büyüklerinin eserlerini hatmettiğini, onların ilmî amaçlarının ne olduğunu öğrendiğini ve bu yola işiterek veya okuyarak bilinmesi gereken her şeyi öğrendiğini anlatıyor. Bütün bu süreç sonunda Gazâlî, bu niteliklerin okumakla öğrenilemeyeceğini, bu yolun bizzat yaşanarak ve huyların değiştirilerek yürünebilecek bir yol olduğunun farkına vardığından bahsediyor:

 

“Anladım ki sûfîler söz ehli değil, hâl ehlidir.”

 

Dinî ve aklî ilimleri tamamlayıp, tasavvuf ilminin seyrini de öğrendikten sonra, yapması gereken şeyin nefsini terbiye etmek olduğunu söylüyor Gazâlî. Nefsini heva ve heveslerden uzaklaştırmadan, ahireti ummanın mantıksız olacağının altını çiziyor ve bunun gerçekleşmesinin şartının da, aldanma yurduna sırt çevirip, sonsuzluk yurduna yönelmekten geçtiğini ifade ediyor. Ona göre Allah’a yönelmek, ancak makam-mevkiden ve maldan yüz çevirmekle, dünyevî meşgale ve ilişkilerden kaçmakla gerçekleşebilir.

 

Bu tespitlerin ardından Gazâlî, kendi hâllerini gözden geçirdiğini ve dünyevî ilişkilerin içine battığını ve ilişkilerin onu dört bir yandan kuşattığını itiraf ediyor. Sonra amellerini gözden geçirdiğini ve bunların içlerinden en iyi amelinin öğrencilerine ders vermek olduğunu; ne var ki, bu hususta da ahiret yolu için faydası olmayan, gereksiz bazı ilimlerle uğraştığını gördüğünü; ders verirken nasıl bir amaç güttüğünü düşündüğünde de, bunu Allah rızası için değil, mevki-makam, şan-şöhret elde etmek için yaptığını; sonuçta yıkılmaya yüz tutmuş bir uçurumun kenarında olduğunu ve hâllerini düzeltmekle uğraşmazsa ateşe düşmek üzere olduğunu anlatıyor.

 

Böylece Gazâlî, maddiyat ile maneviyat arasında altı ay boyunca gidip geldikten sonra, yolculuk yapmaya karar veriyor ve bir gün Bağdat’tan ayrılıp Suriye’ye gidiyor. Burada geçirdiği iki yıl zarfında, uzlet, hâlvet, riyazet ve mücahede ile meşgul oluyor ve nefis terbiyesi, ahlâkî temizlenme ve Allah’ı anmak için kalbi arındırmakla vaktini değerlendiriyor. Dımeşk Camii’nin minaresine çıkıp itikâfa girdiği bu sürecin sonunda Kudüs’e gidiyor ve her gün Kubbetü’s-Sahra’ya girerek aynı hâle devam ediyor. Daha sonra hac vazifesini yerine getirmek için Hicaz yolculuğu başlıyor ve nihayetinde ailesinin yanına geri dönüyor. Dönüşte yine vaktinin çoğunu inzivada geçiriyor.

 

Bütün bu tecrübelerin ardından Gazâlî, Allah yolunda en önde gidenlerin sûfîler olduğuna kanaat getiriyor. Fakat bu meşakkatli yolculuğu tamamlayan ve bazı hâllere eren kişinin şu sözden fazlasını izhar etmesi yakışık almaz diyor:

 

“Olan oldu, silinip gitti her şey

Hayra yor sen, sorma bana hiçbir şey”

 

Aslında kanunlardan, kurallardan, denetimlerden, inkılaplardan daha kolay bir mesele bu: insan olmak, insanı konuşmak, insanı düzeltmek… Demek ki derdine düşülen, bu yoldaki insan olsa (sûfî, ehl-i tarik vs.), zaten geleceğe gönderilen tonlarca lafa gerek kalmayacak. Demek ki derde düşse bu yoldaki insan, aslında hiç ortalıkta olmayacak. Bizi konuşturan da, küstüren de, uzlaştıran da, dertlendiren de, sevindiren de insandır. İnsanı anlamaya, konuşmaya başladığımız zaman, işte bütün bu yavan tartışmalar sona erecek. Çünkü her şeyin başı insan. Tarihin bile…

 

* Murat Menteş