Filistinli Zehra'nın mektubu

02.02.2020

Güneş, Resulullah’a salat ve selam ederek Aksa’yı aydınlatıyor; ay, tüm edebiyle sırtını Kubbet-üs Sahra’ya dönmeden geri geri uzaklaşıyordu.

 

O sabah garip bir hisle uyanmıştım.

 

Annem ve kız kardeşim Hatice, benden önce uyanmış, bahçede çapa yapıyorlardı. Ben uyandığımda babam mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Koşarak babama sarıldım. Sarılırken gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Aslında bu tablo Filistinli çocukların genelinde vardı. Zira İsrail savaş uçakları Filistinli çocukların en büyük kâbusuydu. Birçok arkadaşım bu uçakların attığı bombalarla hayatını kaybetmişti. Babam, saçlarımı bir baba şefkatiyle okşadı, usulca gözyaşlarımı sildi. Tam o anda annem ve kız kardeşim Hatice, ellerindeki sebze sepetleriyle içeri girdi. Hatice, babama sarılarak ağladığımı görünce dayanamadı, koşarak yanımıza geldi ve bana sarıldı, teselli etmeye çalıştı.

 

Ümmetin değil, Allah’ın yetimleriydik biz!

 

Yaklaşık 2 milyar Müslüman’ın gözü önünde ben ve Hatice gibi binlerce çocuk katlediliyor, kimse kılını kıpırdatmıyordu. İsrail’in katliamları karşısında yanımızda olanlar sadece izzetimiz ve şerefimizdi.

 

Derken, büyük bir gürültü koptu...

 

Annem ve babam, bizi salona koyup dışarı fırladı. Birkaç metre ilerde arbede vardı. İsrail askerleri buldozerlerle bir evi yıkmaya çalışıyor, buna karşı çıkan Filistinli aile de direnmeye çalışıyordu. İsrail askerleri gelişigüzel ateş etmeye başlamıştı. Annem ve babam, komşumuza yapılan bu zulme karşı “2 milyar seyirci müslüman gibi” seyirci kalmak istemedi ve oraya doğru koşmaya başladı.

 

Ardında bıraktıkları ben ve Hatice’yi hiç düşünmeden...

 

Az ötede zulme karşı izzetiyle durmak ve Müslümanca kıyam etmek vardı.

 

Biraz geride ise Hatice ve ben...

 

Az ötede sadece Müslüman oldukları için kurşuna dizilen masum bir halkın sancağını ayakta tutma şerefi vardı.

 

Biraz geride ise evlatları...

 

Bu, belki de tarihin en acı ikilemiydi.

 

Bu ikilem, İslam dünyasının günahını asla ödeyemeyeceği bir ikilemdi.

 

Annem ve babam, hiç geriye bakmadılar.

 

Geride bıraktıklarına bakmadılar.

 

İleriye, kıyama, inkılaba, varoluşa doğru koştular.

 

İsrail buldozerlerinin önünde durdular, “Burası bizim! Burası Filistinlilerin! Burayı yıkamazsınız!” dediler.

 

Tıpkı “Rachel Corrie” ablamız gibi...

 

Ahmet Yasin, Malcom X, Aliya İzzetbegoviç gibi...

 

Zalime ve küffara “dur” dediler!

 

Fakat İsrail askerleri zalimdi.

 

Durmadılar...

 

Buldozeri annemin ve babamın üzerine doğru sürdüler.

 

Annem ve babam, efendimiz Hasan gibi, annemiz Aişe gibi cesurdu, geri adım atmadılar.

 

Dimdik ayakta durdular.

 

Biraz sonra gökyüzünde bembeyaz bir melek belirdi.

 

O melek, annemin ve babamın şehadetine şahitlik yapmak için görevlendirilmiş bir melekten başkası değildi.

 

Annemin ve babamın bedeni paramparça olmuştu.

 

İsrail buldozeri, şeref ve onurlarından başka hiçbir şeyi olmayan iki insanı daha şehit etmişti.

 

Tıpkı Rachel gibi...

 

Feryatlar arşı titretiyordu.

 

İsrail askerleri evlerini gasp edecekleri aileyi kurşuna dizmiş, annemi ve babamı da buldozerle ezerek öldürmüştü.

 

Gazze, dünyanın gözü önünde işgal ediliyor, Filistinlilerin evleri yağmalanıyor, yerlerine İsrailliler yerleştiriliyordu.

 

İnsanı, insanın kurdu” gören vahşi ve barbar bir dünyanın zulmü altında inim inim inleyen bir halktık biz.

 

Allah’tan başka hiç kimsesi olmayan Müslümanlardık!

 

Ve tabi ki Gazzeli yetimler...

 

O gün ben ve Hatice, Resulullah’ın Burak’la göğe yükseldiği istikamette göğe yükselen haykırışları duymuş ve pencereden anne ve babamızın şehadetlerini izlemiştik.

 

Annemiz ve babamız gözlerimizin önünde katledildi.

 

Gözyaşlarımızı tüm olup biteni localarında umursuzca izleyen müslüman dünyasının bağrına saplata saplata döküyorduk.

 

Yetimdik artık.

 

Bu sessiz ümmetin değil ama! Allah’ın yetimleriydik...

 

Çünkü yetimlerine sahip çıkmayan, Filistin’e sahip çıkmayan “ümmet” olamaz!

 

Biraz sonra Gazze semalarında bir ses yankılandı...

 

O ses, henüz dört yaşında anne ve babasının şehadetini izleyen minik Zehra’nın sesiydi.

 

Yani benim...

 

Acıya daha fazla dayanamamış sokağa fırlamışım.

 

İşaret parmağımı göğe kaldırmış ve haykırmışım:

 

“Benim adım Filistin!

 

Adı tüm meydanlara yazılan Filistin

 

Adı beni saran ve kuşatan Filistin

 

Ruhumun en derinliklerine işleyen Filistin

 

Topraklarımın beni, benim de onu tanıdığım Filistin!

 

Onu değil, beni parçalayın” dediğim vatanım.

 

Geçmişten beni her an çağıran Selahattin!

 

Beni binlerce esiri ve mahkûmuyla her zaman yardıma çağıran Mescid-i Aksa

 

Ey Aksa...

 

Ey ümmetin ilk kıblesi

 

Siyonistleri kahreden edanla paramparça et

 

Siyonistlerin ruhunu söndüren akşam

 

Gökyüzünü Filistin bayrağıyla donat!

 

Filistin’im! Filistin’im! Filistin’im!”