Gerçeklerle yüzleşemeyen laikler ve muhafazakarlar

06.01.2021

Deva Partisi Genel Başkanı Babacan’ın, 28 Şubat’ta kızkardeşinin başörtüsü mağduriyeti üzerinden duygulandığı anlara ilişkin hem AK Parti cenahından hem de laik kesimlerden gelen yorumlar mesele üzerine bir kez daha odaklanmayı gerekli kılmakta.

 

Bence konuya ilişkin en veciz değerlendirmeler, geçen hafta KararTV’de Akif Beki ile Yıldıray Oğur’un birlikte icra ettikleri ‘Reşitpaşa Yokuşu’ adlı programda, Yıldıray Oğur’dan geldi. (https://www.karar.com/resitpasa-yokusu-karar-tvde-2-1599306)

 

Kolay konular değil bunlar. Siyasi kültürümüzü ve bilincimizi ilgilendiriyor: Empati, karşılıklı etkileşim, değişim, birarada yaşam, rövanşizm, onyıllardır yaşadığımız döngünün devamı ve sarmaldan çıkıp çıkamayacağımız.

 

Bendeniz de uzun bir süredir her iki kesime dönük yüzleşme konularıyla ilgili empati yaptırma gayreti güdenlerdenim. Muhafazakar kesim siyasi ve hukuki evrensel normlar eşliğinde bir dönüşüm yaşamadan ve laik kesimler geçmişleriyle yüzleşme konusunda umarsız tutumlarından vazgeçip aynı düzleme erişmeden bu ülkede sahici bir sosyo-kültürel dönüşüm mümkün görünmemekte. Benzer ifadeleri Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu da katıldığı bir TV programında serdetmişti. Babacan’ın sözlerinin devamını kestikten gayrı sadece o malum sahneye odaklanıp at gözlüğünün kısır döngüsünden çıkış ancak birlikte yaşadığımız ve birbirimize yaşattığımız hikayenin bütününe odaklanabilmekle mümkün.

 

Nedameti omuzlamadan ve korkuları dondurarak bir arpa boyu yol alınamaz

 

Babacan’ın duygulandığı anlara geri dönelim. ‘An’ı dondurarak buradan çıkarım yapanlara bakalım önce.

 

Laik kesimin genel mantığı; “Geçin artık bu başörtüsü mağduriyeti edebiyatını”; “Madem hala oradasın neden partiden ayrıldın?” ve hepsinden kuvvetlisi “O mağdurların bugün güç ellerine geçtiği için neler yaptıklarını görmüyor musun?” şeklinde tezahür etmekteydi. Motivasyonun klasik kimlikçi bir tutuma dayandığını söylemeye gerek bile yok. Zira bu tutumu geliştirenlerin hemen geneli, 28 Şubat uygulamaları ve başörtüsü özelinde bu ülkede –Yıldıray Oğur’un tabiriyle- bir “Kitlesel kıyım ve ayrımcılık” gerçekleştiğini o günlerde de kabule yanaşmıyorlardı. O günün güçleri “irticaı” terörden daha tehlikeli olarak kodlamışlardı. Ve o günleri inşa edenler bugün de medyada boy gösterip yaptıklarından hiç de pişmanlık duymadıklarını deklare etmeye devam ediyorlar. Sadece onlar mı? Oğur’un sözleriyle devam edersek laik “aydınlar, yazarlar, hukukçular, siyasetçiler…”. Muhalefetin laik cenahından herhangi bir aykırı ses, bir nedamet cümlesi, bir pişmanlık, dürüst bir yüzleşmeye denk gelebildik mi? Kılıçdaroğlu’nun sarfettiği bir iki cümleyi saymazsak bu konuda onların dosyaları bomboş. Hiç de öyle bir çırpıda geçilip unutulacak günler falan değildi. Toplumun belli bir kesimi üzerinden silindir gibi geçildi.

 

Bunu çözecek yegane güç olan iktidar partisine insanlar yıllarca destek verdi ve çözüm için sabretti. Yani hiç de geçiştirilebilecek, “yaşandı bitti işte daha ne istiyorsunuz?”, “hala mı başörtüsü?” falan denip üzerinden atlanacak bir mesele olmadığını öncelikle kavramak gerekiyor. Koskoca bir nesil heder edildi. Aileleriyle birlikte milyonlarca insanın kaderiyle oynandı. “Altından çok sular aktı, bak işte şimdi onlar da kanunlara takla attırıyorlar, nice zulümlere imza atıyorlar” diye geçiştirilmesini talep edenlerin, hala bir özeleştiri yapmadıkları ve muhalefetin de hatırı sayılır bir kesimini oluşturdukları düşünüldüğünde, Erdoğan ve AK Parti’nin hala neden yüzde 35-40’larda olduğu daha rahat anlaşılır. Yıldıray Oğur bu konuyu dedesi üzerinden çok güzel özetledi. Sırf Menderes’in idamına tepki olarak yıllarca Demirel’e destek vermeyi sürdürdüğü gerçeği üzerinden. Evet, sanal konulardan, zanlardan, öyle olmadığı halde öyle zannedilen konulardan bahsetmiyoruz. Türkiye tarihinin en kritik dönemlerinden, ülke insanının kaderiyle oynandığı süreçlerden, yetişmesi onca emek ve zamana bağlı nesillerin bozuk para gibi harcanmasından, hatta siyasi kültürün gelişimini de tırpanlayan, o gidilmesi istenmeyen istikametin aslında nasıl da “kendi elleriyle” inşa edildiği sahici zeminlerden bahsediyoruz. Tıpkı, tek parti dönemi icraatlarının toplum üzerinde yarattığı etkileri CHP’nin hala sırtında taşıması, kimliğinin bizatihi o gerçeklikler üzerinden kavileşmesi, 28 Şubat’larda bunları tekrar hatırlatması; 2000’lerde de Sabih Kanadoğlu formülleri, kapatma davası gerekçeleri üzerinden unutturmamak için gayret gösterdiği ve bırakın olan bitenle yüzleşmeyi, aynı zamanda çarpıtarak bunu gururla topluma propaganda etmesi sadece dünün değil, bugünün de en sahici konularından. Eğer bugün, kızdıkları Erdoğan’a destek sunduğu ve onu iktidarda tutmaya devam ettiğini ve hiç değişmeyeceklerini düşündükleri muhafazakar kesimleri Nazilere destek veren Alman halkına benzetme kolaycılığı biricik siyasal gerçekliğimiz olsaydı; bu analizin önce -geçmişteki- kendileri için yapılması beklenirdi. İçlerindeki şahinlerin ciddi anlamda geniş bir toplumsallığı aynaya bakmaktan uzak tutması, bunu kıyısından yaptırmaya çalışanları kendi içlerindeki “hainler” listesine koymaya çalışmaları, Erdoğan’a yeter derecede destek sunmak anlamına gelmekte zaten! Muhafazakar kesimin “bunlar gelirse…” diyerek endişeye gark oldukları konuların üreticileri kendileri ve bu üretimden hiçbir şekilde pişmanlık-suçluluk duymamaları da mezkur desteğin artması için biçilmiş kaftan. Bu meseleye, Erdoğan’ın zaman zaman bunu siyaseten kullanmasına kızılması üzerinden bakmak da ayrı bir paradoks aslında.

 

Bu uzun parantezi şundan açtık. Babacan’ın konuşmasının tamamına bakıldığında aslında tam da o beklenen tespitler de vardı zaten: Dünün 28 Şubat mağdurlarının bugün yargılamalar, KHK’lar vb. üzerinden gücün verdiği sarhoşlukla hukuk tanımaz şekilde davranması! Laiklerin bu beklentisi karşılandığı halde, anlatının 28 Şubat ile başlaması geniş bir kesimi çileden çıkarmaya yetiyordu. Halbuki mantık gayet sarih idi. Lakin bu mantığın içinde dünün zalimleri de vardı ve bunların kimlikleri tekrar tarih sahnesine çıkarılmış oluyordu: “Atatürkçü, Kemalist” ne derseniz deyin o dönemin laik muktedirleri. Peki ya onların icraatlarına, tıpkı bugünün mağdurlarının başına gelenleri umursamayanlar gibi bakanlar kimlerdi? Elbette ki aydınından hukukçusuna, siyasetçisinden sokaktaki vatandaşa kadar bunu ya zulüm olarak görmeyenler ya da “bu da gelir geçer yahu, büyütmemek lazım, resmin büyüğüne bakmak gerek, beka vs..” diyenler. Tam da bugünün resmi! Dramatik olan ve şimdilik konumuz dışı olan husus, bu defa da yine dindar-muhafazakar kesimin ağırlıklı olduğu bir mağdur sosyolojisi söz konusu. Ama değişmeyen husus, laik kesimlerin -bu hatırlatılan ve empatiye davet edilen konularda- hiçbir pişmanlık, nedamet, anlama çabası gütmemeleri ve bu konum alışlarının yansıması olarak -arzularının tersi istikametinde- iktidarın ömrünün uzaması. Ömrünü uzatmakla kalsa bir derece. Kendisine destek veren kesimleri tıpkı dünün laiklerine benzer hale getirmesi. Gelişmelere karşı üç maymunu oynayan, umarsız, hatta olanı biteni meşrulaştırma gayretine soyunanlara çevirmesi.

 

Laikler ne istiyor?

 

Oğur’un doğru tespitiyle “Laikler istiyor ki tek bir muhalefet olsun”. İşte bu yüzden iktidarın içinden çıkan Babacan ve Davutoğlu gibi figürlerden beklentileri de tek bir noktaya odaklanıp kalmakta. Bunun da ülke için yegane çözüm olacağı sanılmakta: Sadece iktidarı eleştirmek, gidişini kolaylaştırıcı tavrı-tutum belirlemek, oradan en ufak bir sapma göstermemek, kendi lehlerine olmak kaydıyla iktidarı aşındıracak bir misyonu yerine getirmek, günün sonunda da matematiksel olarak bunu sağlayacak her girişimi onaylamak!

 

Halbuki kendilerine dönük özeleştiri yapmamaları ve iktidardan kopan oluşumlara siyasal kültürü iyileştirici değil, kendileri lehine Erdoğan’ın gidişini matematiksel olarak sağlayıcı bir rol biçmeleri, kendi pozisyonlarıyla/geçmiş günahlarıyla yüzleşmelerini engelliyor. Hatta her türlü geçmiş hatırlatması -burada olduğu gibi- laik kesimlerdeki vicdan azabını öfkeye dönüştürüyor.

 

Muhafazakar kesimin Babacan tepkileri bize ne söylüyor?

 

Madalyonun bir de öbür yüzü var. Laik kesimlerin kimliksel öfkesinin muhafazakar kesimlerin Erdoğan’a dönük doğal desteği beslemeye devam ettiğinden söz etmiştik. Yani aslında Erdoğan ve AK Parti bugün yaptıkları tüm yanlışlara rağmen laik muhalefetin bu çarpık, eksik, zaaflı ve iflah olmaz konumlanmasından besleniyor. Onların yarattığı ve geri döneceği düşünülen günlerin korkusu sadece Erdoğan’a üzerinde rahatlıkla siyaset üretebileceği bir zemin sunmakla kalmıyor, içinden çıkan yeni oluşumların da ellerini zayıflatan, ortaya koydukları doğruların muhafazakar kesimlerde makes bulmasını zorlaştıran bir zemini besliyor. (Mesela bir yandan Erdoğan’ın dini siyaset için araşsallaştırdığından dem vururken, diğer yandan dindar kesimlere hakaret ederek ya da dini konuları tahfif sadedinde adeta işini kolaylaştırıyor)

 

Yani sadece Erdoğan’a sorgusuz sualsiz bağlı olanlar değil, laikler de, daha geniş bir kesimin arzu edilen siyasal ilkelerle buluşması önünde engel teşkil etmekteler. Eleştiri ve söylemlerdeki ortaklık, hemen her konuda ortaklık oluştuğu zannını beslemekte ve Deva, Gelecek gibi partilerin hakiki hedeflerinin kavranması önünde de bir set oluşturmakta.

 

Babacan’a “Bu bizim mağduriyet hikayemiz”, “Erdoğan’a başörtüsü sorununu çözdüğü için teşekkür etmeli” diyerek yüklenenlerin de karın ağrıları ortada. “Reisin çözdüğü sorun üzerinden dram üretme” vb. söylemlerdeki ilk endişe, bu alana ilişkin arazinin tapulu olduğunu izhar etme. Gerisi çok önemli değil. Bundan sonraki cümleler, yani bugünün mağdurlarına ilişkin değerlendirmeler işe gelmediği için ya duyulmuyor ya da zaten laik muhaliflerle ortak alanı oluşturduğu için mahkum etmesi kolay görülüyor.

 

Muhafazakar-dindar kesimler homojen bir yapı oluşturmuyor. Bugün AK Parti’nin ve Erdoğan’ın geldiği noktayı eleştiren -ama ‘sadakat, vefa’ diye yaklaşanlardan farklı olarak- laik kesimlerin iflah olmaz tutumları karşısında yaşanacak rövanşist iklimden çekinerek Erdoğan’ın karşısında yer almayı, onu zayıflatmayı göze alamayan kesimlerden tutun, kararsız gri alanın çoğunluğunu oluşturan ve olan biteni sarih biçimde görüp, hukuksuzlukları ve yanlışları müslüman kimliğiyle bağdaştıramadığı için alternatif oluşumlara yönelen dilimlere kadar bir yelpaze söz konusu. Aralarındaki en ortak taraf da laik kesimlerin kendilerini dönüştürme konusunda isteksiz ve statükocu davranan kesimlere bakış. Fikri Sağlar gibilerin karşısında yer alanların bugün muhafazakar camiayı aşmış olması ülke açısından sevindirici olsa da, laikler arasında bu zihniyetin gizli-açık taraftarlarının -çokluğundan öte- varlığı aslında aynı zamanda kendi ayaklarına siyaseten sıkmak anlamına da gelmekte.

 

Kimliksel yaralar ve güvenlik iklimi zaafı

 

Kimliksel yaralar böylesine derin olduğu için, toplumsal güvenlik hissi kanamaya devam ediyor. İnsanların “beka” dendiğinde anladıkları da bu oluyor. Haksızlığa uğrayan bir akademisyene, kapatılan bir üniversiteye, hukuk dışı ölçülerle mahkum edilmiş kendisine uzak bir cemaat mensubuna, ancak 28 Şubat’ta dindarların başına gelenleri izleyen bir laik vatandaş gibi bakıyor. Kendi güvenliğini ekonominin gidişinden de, hukuk ve adalet sorunlarından da önde görüyor. “Tehdit”in çok büyük olduğu varsayımı bu güvenliği öncelemesine sebebiyet verirken, geçmişte kendisine haksızlık yapmış (hatta geçmişini çalmış) kesimlerin kibrinin devam ettiğini gördükçe de pozisyonunu haklı çıkarmak için zorlanmıyor. Bir hakimin verdiği kararı sorgulayabilmesinin önünde nice engeller var ama Kılıçdaroğlu’nun “iktidara hala destek veren öğretmenler öğretmen değildir” sözünü anlaması ya da “hala mı başörtüsü?” serzenişinin derin manalarını kavramasının önünde herhangi bir engel yok.  

 

İşte bu yüzden, iktidarın milyonlara verdiği ekonomik, toplumsal ve hukuki pekçok günahını sıralamak, aynı konularda geçmişten bugüne yeter derecede ajandaları dolu olanların statükoculuklarının devamı ve meselelere yaklaşımlarında kimliksel motivasyondan zerre taviz vermemeleri, milliyetçiliklerin birbirini beslemesi sosyo-politik gerçekliğinde olduğu gibi burada da geçerliliğini korumaya devam ediyor. Kendi pozisyonunu hiç sorgulamayan, nasıl algılandığını da hiç umursamayan laik kesim, bugünün sahicilikleri karşısında nasıl bir engel teşkil ettiğini, muhafazakar kesimlerin içinden çıkan yeni oluşumlara da nasıl ayak bağı olduğunu görmekten uzak.

 

Başörtüsü özgürleşti ama toplumsal sorunlarımız çözülmedi!

 

Dün onu zincirlere vuranların “hiç pişmanlık duymuyoruz” hatta “bakın gördünüz mü, bugünkü icraatlarımız bizi nasıl haklı çıkarıyor” diye gevelemeleri, daha da gerilere gidip “meğer M.Kemal ne kadar da haklıymış” diye ipleri iyiden iyiye koparmaları, karşısında yer alanların da pozisyonlarını kavileştirmelerini sağlıyor.

 

Evet; başörtüsü sorununun çözülmesi, yeni sorunların oluşmasını da engellemedi! Hatta düne nazaran artarak devam etmekte; zira dünün -90’lardan 2010’lara- güvenilir, kendisine umut bağlanan kesimleri de topluma güven vermekten uzak, toplumla didişen, ona yabancılaşan bir iklime uyum sağlama yarışına girdiler! Öyle ki; laik muhalefeti Atatürkçülükten sapmakla suçlama yarışına bile girdiler. Kişi kültünün yetmediği yerde, her türlü kişi kültünden istifade ancak, o kişi kültünü sorgulamaya niyeti olmayanların bollaştığı kültürel zeminde zemin bulur. Kişi kültünü beslemeye devam edenlerin, o kültden beslenmeye devam edenlerden şikayetçi olmasının da siyasi kültürümüze hiçbir katkı sağlamadığı, aksine sarmalın sürgit devamına hizmet ettiği açıktır.

 

Kimlik kavgasının siyasal getirilerini besleyen habitat sürdüğü müddetçe de bu saflaşma bitmez ve tıpkı “güvenlik” gibi tüm hayati sorunların üzerinde algılanmaya devam eder.  Kimlik kavgası ise, yüzleşmeler sayesinde kimliklerin özeleştirisi, empati ve üst normlara sadakati geliştiren sosyo-politik ortam için mücadele ile yapı bozumuna uğrayabilir.