Hukuksuz ve müfteri politik dil kime hizmet eder?

14.12.2020

Önce MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, sonra da Bakan Süleyman Soylu’nun mecliste yaptığı konuşmaya hemen tüm kesimlerden tepki geldi.

 

Öncesi de var ama özellikle 15 Temmuz’un ardından bu ülkede, 15 Temmuz’un ülke açısından vahametinin sağladığı rüzgar ile izlenen tüm “güvenlikçi” siyasetleri aynı retorikle meşrulaştırıcı bir vasat oluştu. Siyaseti tümüyle baskılayan bu vasatın başat spotu, gidişata eleştiri getiren tüm kesimlerin “hain” ve “terör destekçisi” olarak kodlanması oldu. İktidar ortakları, toplumun haklı korkuları üzerine bina edilen bu popülist dili kullanışlı bulurken, buradan geriye düşülmemesi adına bu korku atmosferi sürekli beslendi. ‘Normalleşme’ beklentilerine asla olumlu dönüş yapmaya tevessül edilmedi; kendi ürettikleri bu siyasi atmosfer üzerinde sörf yapmaya devam ettiler.

 

Oysa “terörle mücadele” ve “güvenlik” konusu sadece şimdilerde izlenen siyasetlerin çeperine sıkıştırılamayacak ölçüde geniş bir muhtevaya sahiptir. Türkiye siyasi tarihi bunları konuşmakla geçti. Mesela meclis konuşmasının ardından Soylu’nun geçmişte MHP ve lideriyle alakalı yaptığı eleştiriler de -kendisi unutmuş görünüyor- bu düzlemin ürünüydü. Terörle mücadelenin dili, tarzı, mahiyeti, Kürt sorunu ve Kürt halkının hakları meselesinin terör örgütünün pratikleri ve hedeflerinden ayrıştırılarak ele alınması ve hepsinden önemlisi her türlü güvenlik mücadelesinin hukuk teminatı altında yapılmasının, ülkenin kimliksel-sosyolojik fay hatlarının gözetilmesinin, sorunun sadece “güvenlikçi” militarist bir anlayışla ele alınamayacağı analizlerinin, belki de bu ülkenin en ciddi formasyon-birikime sahip olduğu konular arasında olduğuydu!

 

Dayandıkları ulusalcı ideolojiden de aldıklarını düşündükleri güçle vesayet yapılarının ırkçı, asimilasyonist ve inkara dayalı tezlere bağlı olarak yıllarca sürdürdükleri ve ülkeye ciddi bedeller ödettikleri ezberleri ve bunlardan mülhem (parti kapatma gibi) pratiklerin zararlarını unutmuş olamayız. Ama gücünüzü hukuk, adalet ve insanların özgür iradelerine dayalı serbest seçimlerden alamayınca maalesef bu özgüvensiz siyaset dönüp dolaşıp aynı totaliter iklimi beslemekte.

 

Çelişkiler sadece Soylu’ya ait değil

 

Bugünkü yanlışlarını örtmek için tehditkar ve müfteri bir psikolojik harp dilini de kullanmak zorunda kalan Soylu’nun özeldeki çelişkileri, aslında içinde debelendiğimiz sistemin de sadece “güvenlikçi” politikalarda değil her alandaki zaafını ortaya koymaktadır.

 

Mesela geçmişte Kürt insanına sahip çıkmada anayasayı bile yetersiz görüp MHP’yi de vesayetle anan Soylu, bugün Bahçeli ile aynı noktaya gelmiş olmaktan rahatsız değildir. Bilakis, dikkat çekici bir karşılıklı destek ilişkisi söz konusudur. Hiç kimse Soylu’ya “terörle mücadele etmemeliyiz” demiyor. Bu sadece gayrı insani değil, siyaseten de intihar anlamına gelir zaten. Terörle mücadele ederken hukuk içinde kalmaktan, o coğrafyalarda yaşayan insanların temel haklarda olduğu gibi temsil haklarından da mahrum bırakmadan bunun yapılması gerektiğinden söz ediyor. Kürt nüfusun yoğun olduğu illerde -geçmişe nazaran- sağlanan güvenlik ortamına olumlu bakılmakla birlikte, Kürt vatandaşlarımızın neden endişeler yaşadıkları, kendilerine dönük kullanılan dilden neden rahatsızlık duydukları, kayyım politikalarının neden sadece HDP tabanından eleştiri almadığı konuları da başat meseleler arasındadır. Belediyelerde Kürtçe tabelaların indirilmesi, yaya geçitlerinde yazan Kürtçe uyarıların silinmesi… gibi simgesel önemi büyük gelişmeler yaşandı. Bölge insanının kadirşinas olmadığı, iktidara desteğin azalmasının nankörlük içerdiği gibi siyaset ve basın yoluyla kullanılan ima ve söylemlerin, hepsinden önemlisi de HDP’nin elindeki tüm illere kayyım atanmasının ötesinde şimdi de kapatılmasından bahsedilmesi, hem Kürt sorununa ilişkin hem de terörle mücadelede bindiğimiz dalların kesilmesine, güvensizlik ve huzursuzluk ortamının ivmelenmesine vesile olmaktadır.

 

Siyaset zemininin bu şekilde örselenmesinin kime yarayacağını aslında muktedirler de iyi bilmektedirler. Lakin bu popülist sarmaldan beslendiklerinden buradan çıkamamaktadırlar. İşin vahimi, bu dil “yapmayacağı şeyleri de söyleyen” popülist bir dil. HDP bugün kapatılsa aynı gün en azından gücünden hiçbir şey kaybetmemiş şekilde geri gelir. Hatta mağduriyet iklimi ona daha çok kazandırır. Ama ötesi, genç nesillerin “siyaset mi silah mı?” sorusuna verecekleri cevabın zararını artırır. Dolayısıyla iktidarın HDP’yi tehdit etmesi, bir nevi kullanışlı bir manivela olarak görmesi (özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu tercihe yol vermek istemeyeceğinin yeter derecede anlaşılır boyutları vardır) ona yönelik her tehdidin tabanının kemikleşmesi ve yeni partilere yöneliminin engellenmesi anlamına geldiğini de gayet iyi bilmektedirler.

 

Terörle mücadele de hukuk içinde olmak zorundadır

 

MHP tabanı ve AK Parti tabanındaki MHP’ye yakın kesimler bu milliyetçi dile ram olmakla birlikte şunu anlamak zorundadırlar: Hiç kimse altı milyon civarı oya sahip HDP’nin PKK ile olan vesayet ilişkisinde net bir çizgiye sahip olmaması gerektiğini, içlerinde varsa (mahkeme kararıyla tespit edilmişse) suç işleyenlerin bunun karşılığını görmemelerini savunmuyor. Lakin genelleme içeren milliyetçi retoriğin haklı ile haksızı, suçlu ile suçsuzu, siyaset yapmak isteyen ile bunun dışından beslenmek isteyenin aynı düzlemde kriminalize edilmesini doğru bulmuyor; buna şiddetle itiraz ediyor. Zira bu durum her seferinde başa dönmemize, aynı bildik kurguyu yeniden yaşamamıza ve bundan en büyük zararı da yine bölge insanının görmesine sebebiyet veriyor.

 

Dahası bu “suç işleyenler” konusunda da, tıpkı diğer kangren haline gelen yargı mağdurları meselesinde olduğu gibi evrensel hukuk normları çiğneniyor, siyasi rakiplerin tasfiyesi “uzun tutukluluk” cezalandırmalarının, adil yargılanma hakkı gasplarının, 4-5 yıldır süren ve bir türlü tamamlanmayan (delilleri toplanamayan ya da olmayan) dosyaların, yazılamayan iddianamelerin hukuksuzluğuna tosluyor! Kayyımlar konusunu Soylu, “PKK’ya paralar gidemiyor” düzleminde yorum getirerek, aslında bu tür işlere tevessül etmiş olanların hukuk içerisinde cezalandırılmasının da önünü tıkıyor, konuyu gayrı hukuki olarak sulandırıyor. Konu bu şekilde hukuka aykırı bir tarz ve siyaset üslubuyla sulandırılınca, gerçek suçluların da hakka hukuka uygun şekilde toplanan delillerle cezalandırıldığına kimsenin inanması beklenmemeli. Binlerce, onbinlerce, milyonlarca insandan oy almış şahsiyetlerden, milyonlarca seçmenin iradesinden söz ediyoruz. Kayyım atanana kadar hukuk devleti normları içinde yasalar nezdinde önerilen farklı yöntemler varken, direkt bu yola tevessül edilmesi de işin başka bir vahim hukuksuzluk boyutu.

 

Peki, ideolojik ve kimliksel olarak düşünceleri beğenilmeyen, varlıkları başlıbaşına sorun olarak görülen bir demografik yapının başında demokles kılıcı sallamak, hukuktan nasibini almaması için her türlü siyasal yöntemi denemek başarı mıdır? Bir hukuk devleti böyle davranabilir mi? İçeriden ve dışarıdan eleştirilere maruz kalması kime kazandırır, kime kaybettirir? Geçtik hukuku, mağduriyeti, mesela o altı milyon insanın tek bir oyunun dahi bölgede AK Parti’ye yönelmesini çok da önemsememek ne tür bir stratejinin ürünüdür? Bölgeyi iktidar ve HDP dolayımında bir çepere hapsetmek de aynı şekilde.

 

Dün terörle hukuk içinde mücadele edenleri bugün PKK ile irtibatlandırmak!?

 

Gelelim Soylu’nun Deva ve Gelecek Partisi ile PKK arasında kurduğu ilişki biçimine. Aslında bu da halihazırda bölgede ciddi çalışmalar yapan bu partilere de, bunlara teveccüh gösteren Kürt seçmene de büyük haksızlık. Ama popülist totaliter zihin, Türkiye’nin diğer bölgelerinden tabanlarından kayma istidadı gösterecek kitleleri de aklınca bu şekilde içeride tuttuğunu düşünüyor. Halbuki o kitleler de mesela sayın Davutoğlu’nun başbakanken, nasıl ve ne türden bir terörle mücadele konsepti izlediğini gayet iyi hatırlamaktalar. O dönemde hendek terörüne karşı verilen mücadele malum kesimler dışında herkesin takdirini kazanmıştı. Aylarca sürmesi, sivillerin en az zarar görmesi endişesinden dolayı idi. Üstelik malum yapı da etkili idi. Lakin Efkan Âlâ da hukuk içerisinde kalarak, sivil vatandaşların zarar görmelerini engelleyici bir gayretin sembolü olmuştu. Nitekim şimdilerde kendisine tekrar ihtiyaç duyulan bir değişimin de belirtileri görülmekte. Buna rağmen, çıkıp dönemin başbakanı ve partisini PKK’yla aynı cümlede zikretmek iyi niyetle de, devlet adamı ciddiyetiyle de bağdaşmamaktadır.

 

Aynı şekilde, seçimler incesinde Sabah ve Yeni Şafak’ta “CHP, İYİ Parti ve Saadet listeleri Kandil’e Emanet” manşetleriyle 340 kişilik anlaşmalı bir listenin olduğu iddiasıyla adayların kimlik bilgilerinin yayınlanmasının ardından Soylu’nun “…yüzlerine tükürün” diyerek böyle bir kampanyaya odun taşımasını da hatırlayalım. Ne oldu peki? Yalan ve iftiranın siyasetin hizmetinde sunulması belki birkaç oya etki etmiştir ama siyaset ve toplum olarak ne türden bir zehirlenmeye maruz kaldığımız hiç düşünüldü mü? Akıl tutulmasına dayalı bu popülist kandırmaca, bu psikolojik harekat ve hedef gösterme de bir soruşturma konusu dahi olmadan unutulup gitti! Ama devlet yönetmenin ciddiyeti, siyasal ortamı zehirlemenin bedelleri birikerek devam etti. 

 

Gerçi uzunca bir dönemdir zaten bu konularda devletin dili trol dilinden farksız bir ciddiyetsizliği barındırmaktaydı. Her konuyu, her mahfili gelip “terör”e “hainlik”e bağlamak devlet yönetme ciddiyetinin de seviyesini göstermektedir. En az hesap edilen husus, bu popülizmin hukuk ve adalet bilinci gelişmemiş milliyetçi kesimlerin gönüllü katılımı dışında herkes kesime, toplumun geneline, ülkenin sosyo-politik ve ekonomik gidişatına ne türden zararlar verdiğidir şüphesiz. Zaten bu hesabı yapabilselerdi, bu şekilde davranmaları mümkün olmazdı. Ama dediğimiz gibi, bu şekilde davranmadıklarında da daha fazla kaybedecekleri endişesine kapılmaktalar. Sarmalda debelenip durmaları da bundan.

 

Bıkıp usandıran FETÖ ile suçlama isnadı

 

Son sözlerimiz, önüne geleni FETÖ ile irtibatlandırmada da bu iktidarın bonkör davranmasının verdiği zararların artık kendisini de vurmaya başladığına ilişkin uyarılarımız noktasında olsun.

 

Öncelikle bu retoriğin artık kabak tadı verdiği herkesçe malum ama hala kullanışlı olduğunu düşünüp sürdürüyorlar. Çünkü tabanlarına ve topluma korku salıp totaliter siyasetleri meşru göstermelerinin başka bir yolu yok.

 

Soylu’nun meclis konuşmasının ardından sosyal medyada paylaşılan videolara bir bakın. Birisi “…hesap sormazsam namerdim…” sözleriyle yaptığı bir balkon konuşması, diğeri MHP’nin Kürt sorunundaki sorunlu dili; ama esas vurucu olanı da “hocaefendi” diye andığı zata ilişkin bol hüsnü zan bildiriminin ve övgülerin yer aldığı konuşmaları. İnsanın geçmişinin kendisini bu denli sert yakalayıp yere çarpması, bugünkü dilinin ve tutumunun sertliğinden değil sadece, iktidar ortaklarının da aynı oranda geçmişin inkarı üzerine kurdukları “adaletsiz bugün”den kaynaklanıyor elbette. Üstelik sıradan vatandaş geçmişi üzerinden basit bağlantılar ile irtibat-iltisak denerek terör suçlusu, sempatizanı olarak nitelenir ya da iş ararken güvenlik soruşturmasından geçemezken, yeri sağlam olanlara, siyasetçilere, iktidar ortaklarına dönük böyle bir bağın kurulması sizi mahkeme koridorlarına bile taşıyabilir; taşıyor da. Elbette suç değildi o gün bütün bunlar ama sizin de bunların o gün suç olmadığını hatırlamanız gerekmez mi? “İnsanlar zaten haksız kriterlerle yargılanıp cezalar alırken, böyle bir geçmişe, bu övgü ve kollama ifadelerine sahip birileri de az çekinip sağa sola bu yolla sataşmaktan vazgeçmez mi acaba?” diye sormadan edemiyor insan! Demek ki güç, bütün bunları unutturuyor. Kimsenin, hiçbir güç ve kurumun hesap soramaması da bırakın muhalif partilere iftira atılmasını Anayasa Mahkemesi Başkanına bile efelenmenin sağlam gerekçesi olabiliyor.

 

Dediğimiz gibi, Soylu yalnız değil. Hiçbiri yalnız değil. Sistem böyle. Hepsi gücünü kendisini hukuk ve adalete dayanmak zorunda hissetmeyen bu kişiye özel kalıbına dökülmüş sistemden alıyor.

 

Bir onurlu istifayı bile beceremeyenler, daha doğrusu istifa atraksiyonunu açıkça bazı futbol takımı antrenörleri gibi konum tazelemek için kullananların sert şovları, sadece ve sadece iç hesaplaşmalarda el yükseltme görüntüsü arzetmekte. Ama birilerinin yalan ve iftiralarla el yükseltme gayretinin ‘reform’ ve değişim adımlarının inandırıcılığını nasıl örselediği, nasıl kötürüm bıraktığı da bu vesileyle görülebilmeli.