İktidarın amacı avukatların sorunlarını çözmek mi?

23.06.2020

Ankara’ya doğru yürüyüş yapan baro başkanlarının iki gündür Ankara girişinde süründürülmesi ve bugün barikatın açılarak sorunun kısmen çözülmüş görünmesi, bütün bir ülkeye “değdi mi?” sorusunu sordurttu.

 

Siyasetin uzunca bir süredir sorunların çözümünde “Ben yaparım olur” mantığını gütmesi ve bu mantığa işlerlik kazandırdığı hadiselerin vakay-ı adiye haline gelmesi bir yana; KHK’lılar, bir elin parmaklarını geçmeyen asker anneleri, gaziler vb. hadiselerde de gördüğümüz üzere toplantı ve gösteri yürüyüşlerine dönük hukukla sorunlu görüntüler arzeder bir yol izlemekteydi. Hakeza bazı olaylarda emniyet güçlerinin orantısız güç kullanımına başvurması, hukuk ve siyasetin içiçe geçtiği tartışmaları alevlendirmekteydi. OHAL döneminin kendi içi hukukunda bunu izah nispeten kolay olmakla birlikte, OHAL sonrasında da alınan tedbir kararlarıyla, güvenlik vb. bahaneler ardına sığınılmış, pandemi süreci de bahaneler zincirine yeni bir halka olarak eklenmişti. Aslında her alanda iyi gitmeyen işlerin protesto edilip bunların yaygınlaşarak farklı mahiyetler kazanmasını engelleme amacı bariz olarak gözlenmekteydi.

 

Aslında iktidarın amaçladığının tersine olmak kaydıyla, abartılı, gereksiz müdahaleler sosyal medya yoluyla kamuoyunda normalin üzerinde etki yapmakta, Türkiye’nin hukuktan uzaklaşmakta olduğu görüngüsüne malzeme sunmaktan başka bir işlev de görmemekteydi. Lakin otoriterleşme yolunda karar kılmış her iktidar bu hatalara düşmekten kendini alamadığı gibi, bugün de tarih tekerrür ediyordu. Her gereksiz müdahalede olduğu gibi, burada da siyasi iktidarın eksi hanesine yazılan bir tablo ortaya çıktı.

 

“Ne Olacak Bu Baroların Hali” Öyle mi?

 

DİB-Barolar atışmasının ardından Cumhur ittifakı tarafından “Avukatlık Kanunun Barolarla ilgili bölümlerinde değişiklik yapılacağı”nın ilan edilmesiyle başlamıştı süreç.

 

“Amaç gerçekten de avukatlık mesleğinin kangren haline gelmiş sorunlarını çözmek mi yoksa muhalif olarak görülen baroların etkisizleştirilip dağıtılması mı?” sorusu meselenin merkezinde.

 

“Bu baroların dükalığından 28 Şubat’tan bu yana az çekmedik”;

 

“Seçim sisteminin nisbi olması demokratik olmaz mı?”;

 

“Kendileri avukatların sorunlarını çözmek için bugüne dek ne yaptılar ki?”;

 

“Bu barolar da…” diyerek topu taca atmanın lüzumu yok, zira seçimlerde birbiriyle yarışan, muhafazakar-dindar hukukçuların da karşı çıktığı bir usul-esas ve siyaset tartışmasının içerisindeyiz. Yani bu defa hükümet, kendi cephesiymiş gibi görünen kesimlerden de yeteri kadar eleştiri alması bir yana; mevcut resim, başka konularda da ahlaki meşruiyet zeminini yitirmiş olan iktidarın uygulamalarına dönük bize başka şeyler de söylüyor!

 

En başta, her konuda olduğu gibi “Ben yaparım olur biter” tavrı başlıbaşına demokratik toplum ilkelerine aykırı. Geçmişte “vesayet kurumlarıyla hesaplaşıyoruz” haklı mottolarıyla serdedilen girişimler hukuk devleti normlarına uygun ve meşruiyet içeren bir çerçevede ilerlemekte, her safhasında hukuk devleti ilkeleri bir kazanım daha elde etmekteydi. Lakin daha taa Askeri mahkemelerin kaldırılması dönemlerinden de gözlemlediğimiz gerçek, normal şartlarda bahar havasında, devrim niteliğinde görülmesi gereken girişimlerin gazetelerin birinci sayfalarında bile yer bulmakta güçlük çekmesiyle kendisini göstermekteydi. Zira bu defa karşımızda devleti hukuk devleti ve evrensel normlar eşliğinde dönüştürmeye çalışan bir yapıdan ziyade kendi iktidarını sürdürme adına her türlü güvenlikçi, tek tipçi, tekelci otoriterleşme içeren adımları atmaktan çekinmeyen; bunları da iktidarın yamacındaki belli dar kesimlerin lehine, geniş kesimlerin de aleyhine olmak kaydıyla hayata geçirmekten imtina etmeyen bir yapı vardı. Nitekim iktidarın dernekler yasasındaki değişiklikle üyelerin fişlenmesini legal hale getiren adımlar atması, devleti demokratik ilkelerle dönüştürme hedefinden çoktan döndüğünü gösteren örneklerden sadece biriydi.

 

Burada da öyle ya da böyle, beğenelim-beğenmeyelim, eksik-fazla bulalım, o kimlik bu kimlik diye şikayet edelim farketmez, iktidarın keyfe keder, sınır aşımlarına dayalı yaklaşımlarına karşı bir şekilde hukukun işlemesi adına denetim ve itiraz gücü oluşturan yapıların zayıflatılıp zaafa uğratılması hedefi güdüldüğü neredeyse konsensüs halinde kabul görmekteydi.

 

“Efendim ‘çoklu baro’ olsun, çeşitlenme artsın, işte demokrasi…” falan diye gevelemenin bir anlamı olmadığını, meselenin mihenk taşını teşkil etmediğini cümle alem bilmekte.

 

“Barolar insan haklarını koruma şampiyonudur, adaletsizliklere şöyle karşı çıkar, ideolojik yaklaşım zinhar serdetmez” falan demeyeceğiz elbette. “Barolar kimlikçi tutumlardan sıyrılmıştır; meselelere öyle evrensel bakar ki, dünya alem şaşakalır” falan diye de kendilerini hak etmedikleri bir kutsallık zırhına da büründürmeyeceğiz.

 

Lakin artık bu noktaların çoktan aşılmış olması gerektiği izahtan vareste.

 

Hangi toplum kesimleri olursa olsun, gerektiğinde 28 Şubat’ın fevkinde uygulamalara imza atan bir koalisyon rejimiyle karşı karşıyayız çünkü. Başörtülü Cumhuriyet savcısı atandığı için bunu iktidarın demokrasi, hukuk, özgürlükler hanesine yazanımız kaldı mı acaba? Ya da bu sayede rejimin demokratlaşma yolunda bir “normalleşmeyi” tercih ettiğini zanneden falan!

 

Vakıflara kayyım atayan, üniversite kapatan, basın susturan, twit atanları tutuklayan, korona morona dinlemeden uzun tutukluluklarla yaklaşık 80 bin kişiyi içeride tutan; yaşlı, kronik hasta, lohusa, çocuklu demeden insanların yaşam ve sağlık haklarını hiçe sayan; abuk subuk kriterlerle yüzbinlerce terör şüphelisi oluşturan; darbeci gelenek mensuplarının ağzını kulaklarına vardıran “operasyonlara” imza atan; sivil toplumu cendereye almak için bazen mevzuatlara kimi zaman KHK’lara dayanan; torba yasalarla yandaşlarına imkanlar sağlayıp aynı torba yasalarla geniş kesimlerin canını yakan bir iktidar yapısı. Ekonomide rant alanları inşa eden, salgın sürecinde bile yandaşların zararlarını azaltıcı uygulamalara gitmeye çalışan; ihaleleri buna göre çeşitlendiren, şeffaf olmaktan uzak, denetimsiz kılan.

 

Dosya o kadar kabarık ki, artık hangi adımı atarsa atsın, “acaba hangi alanı kapatmaya, neyi kendine yontmaya, neleri yasaklamaya, neyi görünmez kılmaya, hangi şeyi denetim dışına çıkarmaya çalışıyor?” diye sorulan bir iktidar. Geçmişinde vesayet yapılarına yaslanmış devleti, halkıyla bütünleşik bir hukuk devleti haline getirmeye çalışırken attığı adımlar hakkında nasıl bir pozitif enerji sağlıyorsa, şimdi tam tersine, dayandığı tabanın ve kimliğinin uhdesinde gördüğü dini-kültürel meseleleri bile kendi lehine sömürmekten çekinmeyen, siyaset etme aracı olarak elinde neredeyse bunlardan başkası kalmamış bir iktidar.

 

İşte bu girişimindeki samimiyetsizlik de, alan daraltma, muhalefet geriletmeden öte bir siyasi anlam taşımamasından kaynaklanmakta. Buyurgan, mühendislik projeleri içeren ve halkın genelinin/sivil toplumun hayrı hilafına belli bir ajandaya matuf.

O yüzden şeffaflık, katılımcılık ve çoğulculuk ilkeleri bu meselede de çiğnendiği müddetçe şu genel görüntünün tashihi mümkün değil:

 

Yargıyı kendine tabi kılarak araçsallaştıran siyasi iktidar, bağımsız kalan tek unsur gibi gördüğü savunmayı da etkisiz kılacak yasa değişiklikleri yaparak, yargı üzerindeki tahakküm ve kontrolünü mutlak hale getirmek istemektedir!

 

İktidarın Unuttuğu Kavramlar: Şeffaflık, Katılımcılık, Çoğulculuk

 

Meselenin daha teknik gibi görünen ayrıntılarına gelirsek, ülkedeki neredeyse tüm Baroların ve TBB’nin karşı çıktığı meseleler söz konusudur.

 

Karabük Barosu’nun kamuoyuna yaptığı açıklamada maddelerle yer alan bu hususları kısaca şu şekilde özetlemek mümkün:

 

  • “Çoklu Baro” sistemi, avukatlık mesleği ve yargı düzeni bakımından büyük sakıncalar içermektedir. En başta da, yargı erkinin savunma ayağı parçalı ve güçsüz bir konuma düşecektir. Onlarca, hatta belki yüzlerce barodan oluşacak parçalı yapı ile temsil alanında büyük sorunlar yaşanacaktır.
  • Yargı makamlarının ve resmi kurumların hangi Baro ile muhatap olacağına ilişkin kargaşalar çıkacaktır. (Mesela, şu anda İl protokolünde Cumhuriyet Başsavcısının yanında yer alan Baro Başkanlarının yeri şüpheli olacak, hangi baronun orada olacağına ilişkin tartışmalar çıkacak, devlet protokolünde geriye gidiş ve derneklerin statüsüne düşme durumu doğacaktır.) 
  • Baroların yürüttükleri kamusal hizmetler bağlamında büyük sorunlar ortaya çıkacaktır. 
  • Adli Yardım ve CMK kapsamındaki avukat görevlendirmelerinde hangi Baronun  yetkili olacağı, soruşturma ve kovuşturma dosyalarında zorunlu müdafi talep eden mahkeme ve savcılıkların hangi kriterlere göre hangi Barodan talepte bulunacağı, bu konudaki suistimallerin nasıl önleneceği gibi konularda sorun yaşanacaktır.
  • Yine CMK ve Adli yardımda görevlendirilen bir avukatın görev sürecinde başka baroya transfer olması durumunda nasıl bir yol izleneceği, Barolara gönderilen CMK ve Adli Yardım ödeneklerinin dağıtımında nasıl bir yöntemle hareket edileceği gibi konularda büyük sorunlar yaşanacaktır.
  • Kurulacak yüzlerce baronun birbirinden üye kapma yarışına girmesi sonucu, her baro kendine göre meslek kuralları oluşturmaya çalışacak, aynı şehirdeki farklı baroların disiplin uygulamaları arasında farklılıklar doğacak, süreç içinde disiplin hükümleri gevşetilecek ve fiilen uygulanamaz hale gelecektir.
  • Disiplin kurulu kararı ile meslekten uzaklaştırma yada meslekten çıkarma cezası alan bir avukatın aynı ildeki diğer bir baroya üye olmak istemesi durumunda, veya  bir disiplin suçundan dolayı Barosu tarafından hakkında kovuşturma yapılan avukatın bu kovuşturmadan kurtulmak için, üye olduğu barodan ayrılarak o ildeki başka bir baroya üyelik başvurusunda bulunması durumunda nasıl bir yol izleneceği noktasında sorun yaşanacaktır.
  • Farklı dünya görüşüne ve siyasal  eğilimlere sahip barolar arasında disiplin hukuku bakımından uygulama birliğinin nasıl sağlanacağı gibi konularda pek çok sorun ortaya çıkacaktır. 
  • Çoklu Baroya izin verilmesi, bir takım terör örgütlerinin bir takım illerde kendi Barolarını kurarak legal görünüm kazanmak için girişimde bulunmalarına da zemin hazırlayacaktır.
  • Çoklu Baro sistemi ile Barolara ait gayrimenkullerin ve adliyelerde barolara tahsis edilen alanların kullanımında da büyük sorunlar yaşanacaktır. 

 

Hadi ki bu teknik sorunları aşacak mekanizmaların zaman içinde üretileceğini varsayalım. (Ki bunlar sadece teknik değil, aynı zamanda siyasal sorunlar da üretmeye matuf konulardır) Lakin bunun için bu konuları iyi niyetle çözmeye aday ciddi bir siyasi irade, karar alıcı ve uygulayıcılar açısından özgürlük zeminleri ve bir hukuk devleti çıtası gereklidir. Geçmişte vesayete dayalı olduğu için ayak bağı olduğu görülüp bugün yerinde yeller estirilen kurumlar ve bürokratik mekanizmaların yerine sadakata dayalı, liyakat ve ehliyet fukarası bir mekanizmasızlık, bir kuralsızlık rejimi geldiğini gördüğümüzden “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” misali bir dejavu durumuna mahkum olacağımız açıktır.

 

Her alanda maalesef, “Eskinin kötüleri” diye görülenlerin daha kötü taklitlerinin üretildiğini görmek; hatta onların ıslahı mümkünken, birikimlerini buharlaştırıp yerine de kabile geleneği ve törelerinin ikame edildiğine şahit olmak toplum açısından yeterince öğretici olmuştur.

 

O yüzden kimse, “E işte meclise davet ettiler ya, buyursunlar gelsinler” dememeli. Bu tür süreçler şeffaflık, katılımcılık ve çoğulculuğa hakiki zemin tanınarak olur, iki ayağı bir pabuca sığdırarak değil. Geniş bir zamana yayarak, belli prosesleri işleterek ve Trakya-Anadolu demeden baroların ve ilgili STK’ların geniş katılımı ile.

 

Unutmadan bir de şu: İktidar, elinden gelse tüm baroları sağ-muhafazakar bir yapıya büründürmek ister mi? İster. Neden? Gidişata dönük oyunbozanlık yapmaz, zımni-açık destek verir diye mi? İşte öncelikle baroların içinde kendisinden umut devşirilen bu çevreler ve kimlik sahipleri yastığa başlarını koyduklarında bu gerçekle bir yüzleşmeliler!