Işıkların gölgelediği esas kriz

15.10.2020

Perspektif.online sitesinde 29 Eylül 2020’de yazdığımız “Nasıl bir sistem” başlıklı yazıda (https://www.perspektif.online/nasil-bir-sistem/) hukuki pozitivizmi “hukuk” varsayanlara ilişkin şu vurgularda bulunmuştuk:

 

“…Geçmişte, kendilerini ‘hukuk devlet’” sayanlar Yasama ve Yürütme’nin faaliyetlerini Yargı denetimi altına sokarlarken, ‘hukuk devleti’ ilkesini Cumhuriyetin temel ilkelerine içkin sayarlardı. Mesela 1961 Anayasası’na ‘yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı’ ilkelerini normatif güvence olarak koyanların yegâne amacı, Kemalist devrimlerin karşısında kodladıkları kesimlerin muhafazakâr kitlelerin ‘oy’larından devşirecekleri avantajların, modernleşme projesi olarak gördükleri ve üzerinde anlaştıkları ideolojilerinin hilafına bir gelişmeye sebebiyet vermemesi idi. Yani evrensel hukuk normları ahlaki temeli oluşturmuyor, sadece bu amaca uygun şekilde araçsallaştırılıyordu. Bazı hukukçular bu durumu, toplumun kültür seviyesi, demokratik hukuk devleti nimetinin farkında olunmaması ve daha kaba tabirlerle ‘irtica’ ve ‘cehalet’ olarak niteleyip meşrulaştırmakta idiler. Halbuki sorunun bizatihi kaynağının kendileri olduğunu inkardan başka bir anlama gelmemekteydi bu tutum. Çünkü hiçbir insan/grup başkalarını bahane ederek ahlakından, erdeminden, doğrularından taviz vermez. Hele ki bunlar evrensel üst normlara dayalı ise.”

 

Evet, geçmişte durum bu idi. Rejimi koruma ve kollama formasyonuna dayalı olarak yetiştirilmiş “hukukçular” hukuku, rejimin kale bekçiliğini yapma adına araçsallaştırıyorlardı. Yegane hedef ve motivasyon, inşa edilmek istenen hayat şeklini koruyup kollayan ideoloji ve iktidarın devamlılığı idi. İdeolojinin ve o ideolojiye dayalı olarak kodlanmış kurumların yıpranması hukukun kendisinden önce gelmekteydi. Daha doğrusu mezkur kadroların meşruiyet algısını koruduğu ölçüde o hukuk, hukuk olarak tanımlanmayı haketmekteydi. Egemen hukukun evrensel normları da içrek olduğu varsayılıyordu. Çeliştiği yerde öncelik sistemin korunmasına verilmekteydi. Zira, sistemin korunması rejimi koruyup kollayan mekanizmaların, o mekanizmalara hükmeden elitlerin ve ‘makbul vatandaşlar’ın hukukunun korunması anlamına gelmekteydi. Hukuk, bu mekanizmaya zarar verdiği noktada etrafından dolanılabilen bir olguydu. Bu hukuk anlayışına göre, hukukun sistemden bağımsız üst referansı söz konusu değildi! ‘Laiklik’ gibi coğrafyalara göre tanımı değişen ama evrenselleştirilen bir “ilke” ihtiyaca uygun yerel yorumlara tabi kılınarak, meşruiyeti kendinden menkul olmak üzere dogmalaştırmaktaktaydı.

 

Peki özellikle 15 Temmuz’dan sonraki süreç hangi zihniyetle işlemekteydi. Bugünkü tablonun dünden bir farkı var mıydı? Bu soruna da aynı yazıdaki şu pasajlarda değinmeye çalıştık:      

 

“…dün hukuki pozitivizm adına ideolojik şekilde ‘meşrulaştırılmaya’ çalışılan vesayetçi yapılar, darbeler, darbe anayasaları ve ‘hukukçu pratikleri’ bugün de aynıyla vaki olmak kaydıyla kendini tekrar eder ve toplumdan da destek görür. Bu defa tanımı kendinden menkul ‘yerlilik-millilik, beka’ söylemleri ve ‘muhafazakarlık’ olarak belirginleşen ortak fayda(!) adına hem evrensel hukuk ilkeleri rahatlıkla çiğnenir, hem de bu menfi tablo ‘tarafgirlik’ adına meşrulaştırılır! Siyasetin, çoğunluğun sahip olduğu kültürel kodlar, farklı bir hukuki pozitivizm yoluyla bu defa farklı kesimlere yönelik olarak işletilir… Geçmişte ‘çoğunluğun oyu’ hukuki pozitivizmi aşındırdığı varsayılır ve ‘karşı devrimci’ olarak görülürken; bugün ‘çoğunluğun oyu’ başka tür bir hukuki pozitivizmin hizmetinde evrensel hukuk normlarının aşındırılmasına sebebiyet vermekte ve sonuç değişmemektedir.”

 

Son Kale

 

Buradan, AYM üyesi Engin Yıldırım’ın başlattığı iddia edilen ışıklar krizine gelirsek; esas kriz onun sorumsuz ve ferasetsiz paylaşımı değil, vesayet ve darbecilerle mücadele ede ede gelen bir iktidarın, ülkede günden güne örselenen, tüketilen ve yine hukuki pozitivizm eliyle eğip bükülüp hırpalanan “hukuk” adına herkesin gözünün içine bakmak zorunda bırakıldığı AYM'nin de çanına ot tıkama amacıyla yürüttüğü süreçtir!

 

Mesele, hiçbir kuruma güveni kalmayan ve hakları üzerinden silindir gibi geçilen toplumun önemli bir kesiminin umut kapısı olarak gördüğü bir kurumun da teslim alınmak istenmesidir. Ne hazindir ki dünün meşhur “Son Kale” tabirinin, bugün hukuk alanının son umutlarından birinin de muhafazakar bir iktidarın keyfi iradesiyle tükenmek üzere olduğuna atıfla kullanılmasıdır.

 

“Zinde güçleri” ima ettiği iddia edilen, üzerine hükümetin her kademesinde fırtınalar estirilen bireysel paylaşıma yönelik AYM’nin yaptığı kurumsal açıklama da üyesinin verdiği pası kendisine yönelik preslerin devamı niteliğinde siyasi fırsata çevirmeye çalışanlara karşı kurumun bunlara pabuç bırakmayacağına dair yeter derecede açıklayıcı idi. Açıklayıcıydı ama hukuki ve siyasi pozitivizm adına kurulmak istenen sistem açısından bakıldığında AYM’nin kontrolünün sağlanamamış olması açısından yetersizdi. Tıpkı 1961 anayasasının normlara dayalı teorik yönlerine rağmen Ordu başta olmak üzere, kurumların (mesela yargının) siyasetten istediğinin sisteme uygun davranmaları, değilse hukukun da aleyhlerinde bypass edilebileceği örneklerinde olduğu gibi; bugün de AYM gibi kurumlardan istenen sisteme, yani ‘otoriter, milliyetçi-muhafazakar’ yapıya uygun davranmaları, içtihadlarını sisteme ayak bağı olan normlara değil fiili menfaatlere uyarlamaları istenmektedir.

 

Yaşadıklarımız bir dejavu gibidir. Dünden farksızdır. Yarına ilişkin de hiçbir umut emaresi taşımamaktadır. Vesayete karşı duyarlı olduklarını ima edenlerin ülkenin evrensel normlara rağmen nasıl bir vesayet cenderesine itildiğinin farkında olmamaları mümkün değildir. Hele ki siyasetçi zaten durduğu yer ve konjonktürün dayatmalarıyla üzerine düşeni yapmaktadır; peki ama ya mesela Adalet Bakanı!? Alanına giren hiçbir konuda kamuoyunu tatmin eden açıklamalar yapma cesaretini ve sorumluluğunu ortaya koyamayan ‘Adalet’in bakanı, mal bulmuş mağribi gibi tvitin üzerine atlayacağına öncelikle mesela aylarca tedavisi savsaklanan, nihayetinde karantinaya alındığı hücresinde bir sandalye üzerinde ölü bulunan hasta mahkumun hesabını vermesi gerekmez mi! Gazetecilerle buluşup teorik hukuk güzellemeleri yapacağına, vesayet altına alınmak istenen kurumların kararlarının arkasında durulması gerektiğini salık vermek zorunda değil midir! Yerel mahkemelere dönüp “siz nasıl olup da yüksek yargının kararlarını hiçe sayabilirsiniz” diye esip gürlemesi beklenmez mi! İç İşleri Bakanına karşı yargı kurumlarının hiyerarşisini ve hukukun üstünlüğünü koruması yegane ödevi değil midir!

 

Hukuku da, kurumları da, vesayetle mücadele görüntüsünün suiistimaliyle -ve bu krediye sığınıp- keyfiliğe kurban ederek bir sistem inşasına yönelenler herhalde dindar-milliyetçi-muhafazakar kesimin şöyle düşünmesini istiyorlar: “Yıllarca özlemini çektiğimiz, hukukun ve kurumların bizim yanımızda olması gayet güzel, daha ne isteriz ki”

 

Oysa daha önce bu kurumların ideolojik tepkilerine neden ve hangi ilkelerle itiraz ediliyorsa bugün de aynı tutarlılıkla davranmak gerekmez mi? Hukuk ve adaletin kimin adına ayaklar altına alındığının bir önemi olmamalı değil mi normal şartlarda? Hadi halkın bir bölümü tarafgirlik, devletçi ve milliyetçi hamaset yüzünden bu feraseti gösteremiyor; peki ya aklı selim olanlarımız?! STK, dernek, vakıflarımız ve içimizdeki akil insanlar neden suskun? Suskun olmanın da ötesinde neden mezkur gerekçelere dayalı tiyatronun devamına ram oluyorlarmış görüntüsü serdetmekteler? Neden ideolojik kazanımlar içindeymişcesine önkabullerle hareket etmekteler? Gerçekten de bu süreç muhafazakar dindar kesimin güçlenmesini, gürbüzleşmesini, hakettiği konumları ve hakları elde etmesini mi içeriyor yoksa "değer" olarak bellediğimiz hususlar bir bir ellerimizden kayıp gidiyor mu?

 

Belki de bizleri aldatan şey Bahçeli ve Perinçek gibi sırtlarında yumurta küfesi taşımayanlarla her sözünde, her adımında bir hikmet aranan Erdoğan’ın aynı saftaki görüntüsüdür!

 

Sistem Erdoğanlı ya da Erdoğansız hepimizin üzerine çökmeden evvel kendimizi harikalar diyarında zannettiğimiz bu kabustan bir an evvel uyanmalıyız!

 

Şöyle bitirmiştik “Nasıl bir sistem” başlıklı yazımızı:

 

“Çağdaş sistemlerin bugünkü temel dayanağı “oy çokluğu” olsa da, kadimde de örnekleri olduğu üzere yegane meşruiyetinin ‘insan hakları temelli bir yönetişim’ olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Ne mutlu ikisini birden aynı bünyede eritebilen toplumlara!”