Kafasından beş dirhem çakmak kurşunu yiyen keferenin beynine rüzgâr girmesin diye…

15.09.2020

Aylardır dünyayı saran bir koronavirüs belasıyla karşı karşıyayız.

 

Uzmanlar bu beladan korunmanın en temel yolunun maske takmak, mesafeye dikkat etmek ve temizlik olduğunu söylüyorlar.

 

Bunu ciddiye almıyoruz ve netice:

 

“İçişleri Bakanlığı’nca 81 il valiliğine gönderilen ‘Covid 19 Tedbirleri’ konulu ek genelge ile meskenler hariç tüm alanlarda maske takma zorunluluğu getirildi. Gönderilen genelgeye göre maske takma zorunluluğuna uymayan vatandaşlara 900 TL para cezası kesilecek ve bu uygulamada herhangi bir aksaklığa meydan verilmeyecek. Aynı zamanda bu cezaların affı olmayacak.”

 

Para cezaları da işe yaramayınca Sakarya Valiliği değişik bir cezalandırma yoluna gitmiş:

 

“Sakarya Valisi Çetin Oktay Kaldırım, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, bugün yapılan denetimlerde maske takmayan 65 kişiye 900 lira para cezası kesildiğini belirtti. Vali Kaldırım, bu kişilere ayrıca 3 gün karantinada kalma zorunluluğu ile en az 10 kitap okuma uygulaması getirildiğini belirtti.”

 

Maske takmayanlara para cezasının yanında en az on kitap okuma uygulaması getiren sayın Çetin Oktay Kaldırım valimiz keşke bu on kitabın adını koysa, mesela okunması mecburi bu kitaplar on ciltlik Evliyâ Çelebi Seyahatnamesi’dir deseydi.

 

Nereden çıktı bu seyahatname diyeceksiniz, buyurun…

 

1664’te Osmanlı ve Habsburg orduları arasında yapılan Saint Gotthard Muharebesi aleyhimize neticelenince Vasvar Antlaşması imzalanır. Evliyâ Çelebi, bu antlaşmanın akabinde yapılan elçilik gezisine Kara Mehmed Paşa’nın danışmanı sıfatıyla katıldığını meşhur Seyahatname’sinin yedinci cildinde anlatıyor.

 

Çelebimiz, 1665 tarihli bu gezide şahit olduklarını o tatlı üslubuyla kaleme alırken, kafasından beş dirhem çakmak kurşunu ile vurulan bir keferenin ameliyatında yaşadıklarını şu cümlelerle aktarıyor:

 

Kefereyi dört ayaklı ipekli bir sedir üzerine yatırdılar. Başı Adana kabağı, burnu Mora patlıcanı gibi şişmişti. Hekimbaşı cümle kefereleri dışarı koğup mecruha hemen safran gibi bir su içirip onu kendinden geçirdi. Hizmetkarı mecruhu kucağına alınca hekim adamın başının takke kenarı yerin etrafına tasma-kayış bağladı. Bir keskin ustura alıp, herifin alnının derisini iki kulaklarına kadar çizip sağ kulağı yanından deriyi biraz yüzünce kafa kemiği bembeyaz göründü. Cerrah hemen şakaktaki ek yerinden kafayı delip bir demir mengene sokup burmaya başladı. O burdukça herifin kellesinin kapağı takke gibi kalkmaya başladı. Allah’ın emriyle kelle diş diş kenet yerlerinden açıldı. İçinde beyninin enseden tarafı göründü. Kellenin içi kulaklara kadar sulu kan ve sümük gibi bazı karışık şeylerle dolu olup beynin yanında kurşun dururdu. Meğer bu beş dirhem çakmaklı tüfek kurşunu imiş. Beynin zarı yanında kırmızı kana bulanmış durur. Hemen üstad cerrah hakire, “Gör bak âdemoğlunun bir ekmek parçası için girdiği hali” dediğinde hakir dahi ileri varıp ağzıma ve burnuma mendili koyup mecruhun kellesinin içine nazar ettim. Garip insanın beyni kafa içinde güya tavuk yumurtasından yavrusu henüz çıkmış kuş gibi büzülmüş durur… Ama üzerinde bir kalın deriden zarfı yani zarı var. Cerrahbaşı ağzıma mendil koyup kafa içine baktığımdan dolayı bana, “Niçin ağzını ve burnunu kapayıp bakarsın” dedikte, hakir, “Belki bakarken aksırırım, öksürürüm. Herifin kellesinin içine rüzgâr girmesin diye kapadım” dedim. Cerrah, “Aferin. Sen bu ilimle meşgul olsan kâmil üstad cerrah olurdun” deyip aceleyle mecruh herifin beyni yanındaki kurşunu alıp sarı sünger gibi bir şeyle kurşunun durduğu yerdeki kanları, cerahatleri sildi, şarapla temizledi. Aceleyle kafayı yerine koydu, sonra tepesinden ve çenesi altından kayışlarla bağladı. O dakika hizmetkârı meydana bir kutu getirdi. Kutunun içinde iri karıncalar vardı… Bunlardan birini demir çifteyle alıp herifin kafa derisinin kesilen yerine yaklaştırınca aç karınca bir yerden iki deriyi birden ısırdı. O an cerrah karıncayı belinden makasla kesti ve karıncanın başı iki deri kenarını ısırakaldı… Öyle öyle ekleyip bir kulaktan bir kulağa seksen karıncayı ısırtıp kesti. Sonra yarayı merhemledi. Bu hakir, yedi gün gelip gidip adamı seyreyledim. Sekizinci günde herif iyileşip biraz hareket etmeye başladı. On beşinci gün kralın huzuruna götürdüler.

 

Evliyâ Çelebi’nin herifin kellesine rüzgar girmesin diye ağzına mendil koyup baktığı için Cerrahbaşı’ndan aferin aldığı bu operasyonun üzerinden 355 sene geçti, biz hâlâ insanları virüsten koruyacak maskeyi para cezası ve en az on kitap okuma uygulamasıyla taktırmaya çalışıyoruz.

 

Kitap okumak bir cezalandırma yolu olabilir mi?

 

Gerçi ‘okumuşların’ arasında da bu cezaya müstehak olanların bulunduğunu görmüyor değiliz.

 

Demek ki şahane olur…

 

10 cilt seyahatname, oku oku bitmez…

 

Hem de mis gibi karantina…

 

Çelebimizin anlattıklarından ders almak da cabası…