Kefillik

30.12.2020

Geçenlerde Yusuf Kaplan, “Kitler İmha Silahlarının…” diye başlıklandırılıp derneklerin ve sivil toplumun tırpanlanmasıyla biten yasayla ilgili eleştirel bir tvit attı. Tvitin ardından İç İşleri Bakanı kendisini aramış. Şöyle diyor sonradan attığı ikinci tvitte:

 

“İç İşleri Bakanımız sayın Süleyman Soylu aradı. Yarım saat konuştuk. STK yasasının aslâ sivil toplumu zayıflatmayacağını, STK'ların İslâmî çalışmalarını engellemesinin sözkonusu olmayacağını, buna ilk önce kendisinin karşı duracağını söyledi.”

 

Anlaşılır gibi değil. İlk anda göz çarpan çarpıklık “İslami STK”lar için güvence alınmış olması!! Bu ilginç bir şuuraltı. “İslami STK’lara dokunulmasın da gerisi teferruat” der gibi. O demiyor tabii, tvitte kendisini açık eden şuuraltı söylüyor. Bir hukuk devletinde, haklar söz konusu olduğunda “eşitlik ilkesi” ve “ayrımcılık yasağı ilkesi” gereği ne zihnen, ne vicdanen, ne de hukuken böyle bir ayrıma gidilmesi beklentisi bile tüyler ürpertici değil midir? Yani bütün bir sivil toplumu tırpanlama içeriğine sahip bir yasa tartışılırken meselemizin sadece İslami STK’lar olmadığını söylemeye gerek var mıdır bilemiyorum. Elbette İslami STK’lar da önemlidir, değerlidir, bu toplumun vicdanıdır, ‘hayırlarda yarışma’ konusunda olabildiğince çalışkandır. Dünya ölçeğinde (hem de bizden olmayanların yaptıkları resmi ölçümlere göre) dünyada -resmi yardımlar bir yana- sivil yardımlar konusunda ilk sıralarda yer alan ülkelerden Türkiye. Bunda elbette İslami STK’ların rolü büyük. Allah muhafaza etsin, her türlü şerden korusun, gayretlerini bereketlendirsin. Lakin “bana dokunulmama garantisi veriliyorsa ilk tutumumu yumuşatırım” zihniyeti baştan sakat. Bu ayrı bir bahs-i diğer olarak bir kenarda dursun. Geçelim kefillik bahsine: Böylesi önemli bir konuda bir bakanın kendisini “kefil” olarak öne sürmesi de neyin nesidir? Konuyla ilgili Yusuf Kaplan’a cevaben biz de şu tviti atmıştık:

 

“Kefil yasalar, sistem ve mekanizmalar olabilir ancak. Kişilerin kefil olması da neyin nesidir? Kendisi bugün var yarın yok. Ya kendinden sonrakilere sunulan kozlar!! Üstelik kendisi de yargıya müdahaleden, hak ihlallerini inkara kadar icraatlarıyla ne tür bir güven sunuyor ki !?”

 

İsterse suçlular için söylensin, henüz mahkeme edilmemiş insanların haklarının rahatlıkla ilk yakalama esnasındaki intiba ve şüphelerle, kolluğun üzerine vazife olmayan bir yöntemle, insan haklarını ayaklar altına alır tarzda, ancak kanun-kuralların önemsizleştirildiği, despotik rejimlerde ya da ortaçağ derebeyliklerinde görülebilecek bir üslupla “kırın bacaklarını” diyen bir bakanın “kefilliğine” güvenmek de neyin nesidir? sorusu ilk sırayı alsın. Yetkilerini aşar tarzda AYM Başkanı’na seslenip tehditkar üslup kullanırken de, Meclise soru önergesi getiren bir milletvekilini “terörist” olmakla suçlarken de ne yasa, ne örf, ne teamül, ne hukuk tanımayan bir bakanın sözlerini kimin adına kefillik olarak kabul edeceğiz?

 

Kamu hiyerarşisi hukukun ve sivil toplumun aleyhine altüst olmuş bir kişiye özel sistemde, elbette birilerinin çıkıp bireysel kefillikte bulunması hiç şaşırtıcı değil. Zira buna en tepeden alışkınız. İyi de daha birkaç ay evvel istifasını vermiş, geleceği bir kişinin iki dudağı arasında olan biri mi koskoca sivil topluma kefil olacak?

 

Bu tartışmanın kendisi zaten batıl; evrensel hukuk ve vicdan normları karşısında da bir değeri yok. Ama zaafını da ortaya koymak gerek. Allah’ın tekil kullarının mekanizmalara kefil olduğu dönemleri çoktan geride bıraktı dünya. Bu, idarecilerin önemsiz olduğu anlamına gelmemekte. Aksine mekanizmalar da ehliyet liyakat sahibi insan unsuruyla hareket edildiğinde başarılı olmakta. Ama o başarının temel sırrı öncelikle denenmiş, insanlık için en hayırlı olduğuna kanaat getirilmiş evrensel usul ve kaidelere uyulmasıyla mümkün ki, bu da sistemler ve mekanizmaların bunu garanti etmesiyle oluşabiliyor ancak.

 

Mesela “mülkiyet hakkı” evrensel bir kaidedir. Korunması da ancak sistemsel anlamda garanti altına alınmasıyla mümkündür. Biri çıkıp “Ben kefilim. Merak etmeyin mülkiyet hakkı benim garantim altındadır” demesi ne kadar saçma ise bu da öyle. Kişiler değişse de güvenilirliği, öngörülürlüğü, belirliliği değişmeyecek olanı inşa etmek önemlidir ki; eğer ortada evrensel hukuk normlarının sınırlarını zorlayan kanunileştirme durumları varsa, öncelikli olarak buna hiç tevessül etmeyerek işe koyulmak gerek. Diğer türlü “kırın bacaklarını” diyen bir (bugün var yarın yok) insanın merhamet sınırlarına mahkum olmak, derneklerle ilgili müphem, ölçüsüz, belirsizlik içeren keyfi yetkileri onun eline vermek, ardından da tarafgirlik içre bir kefillik beklemek akla hafsalaya sığmayacak bir durumdur. En başta bu zihniyetin kendisi sorunludur. Hala, korkuların izalesinin toplumun belli bir kesimine iltimas geçecek kadrolar eliyle olacağına inanmak; o kadrolar hiç gitmeyecekmiş gibi dar bir çeperde düşünmek; üstelik o kadroların evrensel hukuk ve insanlık değerleri karşısında katmerleşerek kötüleşen tavır tutumuna da gerekli ilkesel hassasiyeti de göstermemek tarafgir bir zihniyet sorununa işaret etmektedir.

 

Gelecekte bu yetkileri kimlerin kimlere karşı kullanabileceği sorunsalına hiç girmiyoruz bile.

 

Raporlama yapan uluslararası kuruluşun bile sizden talep etmediği değişikliklerle bir yetkilendirmeye gidip sonra da bunların merkezi dışarıda olan kuruluşlar için kullanılacağını ifade ederek yüreklere su serptiğini zannetmek; ancak kendi tabanına, eleştirel kesimlere karşı kullanmaları amacıyla prospektüs olarak sundukları broşür kadar değeri vardır!              

 

Evet ‘Kullanım kılavuzu’ misali hazırladıkları pdf metninden bahsediyoruz. Hani şu "Yapmadık aslında fazla bir değişiklik" mealinde savunu içeren ve kamuoyunu ikna ettiklerini düşündükleri metin. Oysa basit soru şudur: Madem dernekler kanununda bunlar zaten vardı, o halde yaptığınız eklemelere neden ihtiyaç duydunuz?

 

Sadece birkaç tanesini sıralayalım;

 

Mesela daha önce dernek yöneticilerinin aldıkları cezalardan kaynaklanan hak mahrumiyetleri infazları tamamlanıncaya kadar sürmekteydi; oysa şimdiki değişiklikle (3.m) süresiz kılınmakta. Bu durum hem anayasanın ölçülülük ilkesini çiğnemek anlamına gelmekte, hem de TCK 53’te belirlenen ilkesel boyuta aykırı.
 

Yine m.19’daki keyfi gerekçe ile sakıncalı görme meselesi. Üç yılı geçmemek kaydıyla her yıl yapılması öngörülen denetimlerin hem keyfi bir "risk" faktörü öne çıkarılarak periyodlarının sıkılaştırması, hem de prosesin kendisinin keyfiliği, örgütlenme özgürlüğünün kısıtlanması, sivil toplumun hareket alanının daraltılması ve sürekli bir demokles kılıcının tepelerinde sallanması anlamına gelmekte. Dünyanın pek çok ülkesine kıyasla bizde zaten daha ağır bir denetim söz konusu iken, değişikliklerle bu durum katmerleniyor.
 

Yardım Toplama Kanunu’nun 4 maddesini değiştirilmesi konusunun da kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesiyle bir bağı yok. Yani, mezkur değişiklikler ile yasadaki gerekçeler arasında da uyuşmazlık var.
Uluslararası Kara Para Aklama ve Terörizmin Finansmanı ile Mücadele Kuruluşu FATF/Mali Eylem Görev Gücü’nün raporu gerekçe gösterilmekle birlikte, FATF’ın bizden bunları talep etmediği, yardım toplama mevzuatı zaten yeter derecede ağır bürokratik içeriğe sahipken, bir de buna cezai ve idari yaptırımlar eklemenin FATF’ın önerileriyle ilişkilendirilemeyeceği de ayrı bir hakikat.
Hele dernek organları görevlileriyle alakalı 30/A maddesinin İçişleri Bakanına ölçüsüz, keyfi bir yetki alanı açması, bunun uluslararası hukukta da kabul edilebilirliğinin mümkün olamayacağı, olağanüstü hali katmerleyip kalıcılaştırmanın da anayasal düzlemde de kabul edilemeyeceği açıktır. Üstelik “madem zaten bu yetki vardı, o halde neden 30/A 1.2.3. fıkralar eki getiriyorsunuz? Yetersiz buldunuz ki bu eklemeleri yapıyorsunuz” diye sorulmaz mı?


Daha ötesi de şudur ki, zaten bu işler şişede durduğu gibi işlemez. Bir şey kanunileşince hukuki de olmuş olmaz. "Onu çiğnemedi", "bunu ihlal etmedi" diye açıklama yapınca ve "ben kefilim merak etmeyin" deyince ne sivil toplum tatmin edilmiş oluyor, ne de şimdiye ve geleceğe dair endişelere su serpilmiş.

 

Bakın “kefil” olanların durumları ve güvenilirlikleriyle alakalı Ahmet Taşgetiren “AK Parti kendine bakıyor mu?” başlıklı yazısında ne demiş:

 

“Ne görünüyor diye baktığımda itidale ermemiş bir siyasi duruştan söz etmek lazım kanaatindeyim. Çıktığı noktadan çok uzaklaşmış, tezleri darmadağın olmuş, kaygılı, ülke sorunları konusunda tutarlılık hassasiyeti aşınmış bir iktidar.

 

Hukuka yaklaşım konusunda her gün bir mevzi kaybeden.

 

Özgürlük kısıtlamaları konusunda pervasız davranan.

 

Güç kullanma konusunda ölçüsüzlüğü adet edinen.

 

Farklı ve sancılı toplum kesimlerinin ruh dünyalarını anlamak gibi bir derdi bir kenara bırakmış.

 

Her gün biraz daha, yola çıkarken düzeltme iradesi kuşandığı klasik devlet tavrını içselleştirdiği izlenimi veren.

 

Devlet diliyle var olduğu bütün kademelerde kibir görüntüsü sergileyen.

 

Kendi kendine yabancılaşmakta tereddüt etmeyen…

 

…En son nereye geldiniz? STK’lara kayyım atama noktasına. Vakıf, dernek her ne ise bütün STK’lar nefesimizi enselerinde hissetsinler. Size yönelik en etkili uyarımızın, ‘siz gidip başkaları gelirse ensede boza pişirme işini onlar islami STK’lara karşı yapmazlar mı?’ sorusunu sorabiliyor olmamız bile bir anlam taşımalı değil mi? (İçişleri Bakanı Soylu bu düzenlemeye itiraz eden Yusuf Kaplan’ı aramış, bu düzenlemelerin islami STK’ları kapsamadığını söylemiş, hedef ‘Alman vakıfları, Yahudi vakıfları, yabancıların el atından kontrol ettikleri vakıflar, dernekler vesaire” imiş.) Ne yani rahatlayalım mı? Hukuksuzluk başkasına uygulandığında içimiz rahatlıyor mu?

 

…Nereden nereye geldiniz? Bakıyor musunuz? Neyi götürüyorsunuz, farkında mısınız?”

 

Neredeeen nereye…

 

Hukuka, hukukun üstünlüğüne kefil olacak üst normlara dayalı bir sistem kurma hedefinden, sırtını hukuka dayamayı ayak bağı gören kişilerin “kefillik”ine!