Kılıç yarası gibi

19.10.2020

1979 yılıda iki yıl cezaevi yatmama neden olan tanıklardan el arabası sahibine neden diye sorduğumda, bana anlattığı hikayeden:

 

Daha ne olduğunu anlamadan birisi iki elini sıkıca tutup yere sermişti onu, korku ve endişe ile bağırmak istedi ama yapamadı.

 

 

Şimşek gibi bir yumruk bağırmasını bile engelledi.
 

Kendisinin bile duyamayacağı bir acı ile inlemeye başladı.
 

Şaşırmıştı!
 

Korkuyordu!
 

Ne olduğunu bilmiyordu.
 

Niye eline kelepçe takmışlardı?
 

Niye dövüyorlardı onu?
 

Hiçbir fikri yoktu...
 

Sadece yoksul bir el arabacısıydı.
 

Ailesinin geçimini sağlamak için sabah erkenden el arabasını çıkarır ve mevsimlik sebze meyve satardı.
 

Saatlerce sokaklarda dolaşır ya da bir cami yanına yanaşır müşteri beklerdi.
 

Biri kız üç çocuk babasıydı.
 

Hiç okula gitmemişti.
 

Tek kelime Türkçe bilmiyordu.
 

Bir ayağı engelli olduğu için askerlik yapmamıştı.
 

Kürtçe alışveriş yapardı.
 

Hesapları aklında tutardı.
 

Sadece paraların üzerindeki rakamların Türkçesini biliyordu ve onları da Kürtçe telaffuz ediyordu.
 

O gün de kavun satıyordu.
 

Belki kendisine 100 lira kar bile kalmayacaktı.
 

Ama o uğursuz gün, bütün hayatını alt üst etmişti.
 

Öğleden sonra 14:00 sıralarında başına bunlar gelmişti.
 

Polisler onu döve döve polis minibüsüne koymuşlardı.
 

Yolda da sürekli dövüyorlardı onu.
 

Ağzı burnu kan revan içinde kalmıştı.
 

Bilemiyordu bu olan bitenler ne diye...
 

Hiç kimse ile bir kavgası olmamıştı.
 

Kimsenin malında, kimsenin namusunda gözü olmamıştı.


Sabah el arabası ile çıkar, ne sattıysa yine akşam evine dönerdi.
 

Bütün hayatı ev ile el arabası arasında geçerdi.

 

Haftanın bir günü Hal'e gider meyve veya sebze alır ve gün gün onları satmaya çalışırdı.
 

Buydu bütün günahı...
 

Buydu bütün yaşam denilecekse eğer yaşamı...
 

Polis arabası karakolun önünde durduğunda onu yaka paça karakolun içine götürdüler.
 

İçeride bir 20 kadar kendisi gibi korkmuş ve dayak yemiş insan daha vardı.
 

Hiçbirini tanımıyordu.
 

Hiç karşılaştığı insanlar değildi.
 

Kimi genç, kimi yaşlı.
 

Kimini bir inşattan almışlardı, kimini yolda yürürken, kimini de kahvede otururken
 

Ama hepsinin ortak özelliği; yoksul olmalarıydı.
 

Kendi kendine "Ben niye buradayım?" diye sorarken, ufak tefek bir polis, elinde copuyla "Haydi söyleyin, gördünüz değil mi polise saldıranları" diyor ve konuşurken de rastgele copunu vuruyordu içeridekilerin yüzüne gözüne...
 

Ne dediğini anlamıyordu.
 

Bilmediği bir dille konuşuyordu.
 

Bilse ne sorduğunu belki bir şeyler diyecek...
 

Sadece anladığı polisin bağırdığı ve bağırırken de onlara savurduğu cop darbeleriydi.
 

Bir ara ufak tefek polis yorulup odadan çıkınca, Kürtçe ,"Bunlar ne istiyorlar bizden ne diyor bu polis?" diye yanındakilere sordu.


Gençten biri "Bize diyorlar ki birileri polise saldırmış siz de ifade verin şahitlik yapın ve biz de sizi serbest bırakalım".


"Peki kimmiş saldıranlar? Nerede saldırmışlar?" diye sormuş; genç olan da bilmiyormuş, sadece anladığı bu kadarmış.


O gün ve o gece karakolda kaldılar.


Sabaha kadar uyumadan.

 

Nasıl uyusunlar ki?


20 kişi daracık bir yerde ve sırayla oturabiliyorlardı ancak!
 

Sabah 9 sıralarında onları teker teker çağırmaya başladılar.


Giden bir daha odaya dönmüyordu...
 

Sıra ona gelmişti.
 

Onu bir odaya aldılar.
 

Otur demeden önüne bir beyaz kağıt koyup imzala ve git dediler.
 

O da imzalayıp çıktı polis karakolundan.
 

Ama neye imza attığını ve neye şahit olduğunu hiç öğrenemedi.


Bir an evvel eve çocuklarına gitmek istiyordu.
 

Ve el arabasının akıbetini öğrenmek…