Kimlikler ve sorunlar

07.11.2020

ölü fikirler
öldürücü fikirlerden
daha tehlikelidirler

Malik bin Nebi

 

Bazılarımız için varsa yoksa kimlik ve sorunlara kimliksel yaklaşım. Elbette kimlik dediğimiz olgu bir vakıadır, kimliksiz olmaz. Ama kimlik vazoda ya da şişede değişmeden durabilen bir şey midir? Susamaz, acıkmaz mı? Onun da ihtiyaçları yok mudur? Kendini geliştirme mecburiyeti onun için de geçerli değil midir? Torbadan yeme lüksü var mıdır?

 

Bazılarımız için varsa yoksa kimliği korumak. Sosyalist, muhafazakar, dindar, laik, alevi, sünni kimliklerden bir ya da bir kaçına sahip olanlarımız için elbette bunlarda değer-kültür eksenli sahiplenişler mevcuttur. Ardında tarih, yaşanmışlıklar, birikimler, kendini koruma güdüsü, beka, geleceğe nesiller inşa etme vs. hepsine eyvallah.

 

Kimlikler bazen kendilerinin merkezde olduğu problemler de yaşarlar. Mesela devlet ya da toplum merkezli gelişmelerin öznesi konumuna da gelebilirler/gelmişlerdir. Aşireti, melesi, alimleriyle Kürtler, Aleviler, Sünniler bu ülkede bazı hadiselerin özellikle özneleri konumunda da olmuşlardır. Lakin bu durum onları ülke ve dünya sorunları bir tarafta, kimlik bir tarafta konumuna sabitlememiştir. Aynı çevrelerin içinden ekonomi, hukuk, sağlık, çevre, aklınıza gelebilecek her alanda ülkesine ve dünyaya çözüm sunmaya çalışan insanlar çıkmış; referansları farklı olsa da insanlığın ortak dertlerine çareler aramışlardır.

 

Zaten bir kimlik, bu konularla ilgilenmeyi ikincilleştiriyor, tahfif ediyor, her gelişmeye kimlik odaklı bakma tercihini genişletip mezkur alanlara yayamıyorsa o kimliğin evrensel değeri sorgulanmaz mı? Mezkur alanlarla ilgili çözüm önerileri getirenleri bile kimlikleri üzerinden değerlendirip ciddiye alma çıtasını buna göre ayarlıyorsa, o kimliğin bizatihi kendisinde bir sorun olduğunu göstermez mi bu durum? Bu bir nevi, “ben geleceğin inşasında çok önemli bir rol oynayacağım; değerim o zaman anlaşılacak” şuuraltıyla, bugünün hakikatlerini ıskalamak değil midir?

 

Kimliklerin kendilerine ait değer-ilke tanımları da mevcuttur. Hiç şüphesiz bunlar da o kimlik sahiplerini birarada tutucu değerler manzumesini içrektir. Lakin evrensel olanla bağ kurmayı da normal şartlarda kolaylaştırması gerektiren bu olgu, nasıl olup da evrenseliteye karşı bu denli şüpheci olabilir? Mesela makro milliyetçiliklerin insanlığa hastalıklı ürünler sunma bakımından sicilleri bir hayli kabarıktır. Pekçok tarihi yaşanmışlığa sırtını dayayan milliyetçilikler evrensel olanla buluşmada gösterilen inatçılık kadar, sorunların çözümünde bencillik öğeleriyle de neşvü nema bulur. Peki mikro olanlar farklı mıdır? Daha çok yakınlarda bu türden ölçüsüz dayanışma mahsulü birisinin tüm meşru kanalları yok sayarak herşeye sahip olma tutumuna şahit olmadık mı? Dünya ile iletişim tecrübesi en fazla olanlardan biriydi üstelik. Ona bu hali bahşeden, mistifike de edilmiş kimliksel öğelerinin tüm evrensel meşruiyet haleleri karşısında bir üstünlük taşıdığı vehmi değil miydi?

 

Gerçekler dünyasına kapalı olan ya da onu tahfif eden her anlayış aynı kuyuya düşmeye mahkumdur oysa. Gerçekler dünyasından kopan medrese mensupları çocuklarını örgütlere kaptırmamışlar mıydı? Aleviler, özellikle altmışlı yıllardan itibaren solun toplumsal kaynakları arasına girmemişler miydi? Türküleriyle gelenekleriyle ama Stalinizmin ama Kemalizmin kullanışlı aparatları haline gelmemişler miydi? Sünni kesimler muhafazakarlığın da etkisiyle hem sağ siyasetin hem de milliyetçi odakların kütleleri haline dönüşmemişler miydi?

 

Bunların tümü, evrensel olanın maruf boyutundaki eksikler ve güvensiz görülen dünyayı okumada kimliği korumayı herşeyin üzerinde tutan zihniyet kalıplarıyla yakın bağlantılıydı. Ahlakın hangi alanlarda, hangi kurallılık zeminlerinde korunacağına odaklanmaktansa, kendi içinde oluşturulan dar alana hapsolmanın neticeleriydi tüm bunlar. Amaç güvenlik ve korunma olsa da, aslında iç yozlaşmayı beraberinde getiren gelişmeler halesini körüklemekteydi olan bitenler.

 

Devletten örnek verirsek anlaşılmayı kolaylaştırabilir. Mesela son dönem uygulamalarda sık sık “devlet ebed müddet”; “söz konusu vatan ise gerisi teferruattır” kabilinden sözlerin yeniden neşvünema buluşuna şahit olmaktayız. Güvenliğin herşeyin üzerinde olduğu iddiasına dayanmakta bu sözler. Siyasi tutum olarak hukukilik ve kurallılığı geriye atan, hırpalayan, tahfif eden bir durum söz konusu. Tam da bu durumun kendisi, amaçlandığı söylenenin aksine aslında herkes için bir güvenlik problemi oluşturmakta. Kuralları sürekli kendine yontan bir kuralsızlık alanına yol vermekte. Buna yönelik eleştirileri suç kapsamına alıp suçlular üretmekte; düşünmenin, uyarmanın ve rasyonel teklifler sunmanın kendisi birlik ve beraberliği bozucu tavır tutumlar olarak damgalanmakta. Gerçekliğe ilişkin alternatif sunmalar ya da büyü bozumu çabaları cadı avına mahkum edilmekte. Peki cemaat/tarikat/yapı/örgüt gibi kimliksel birliktelik alanı olarak görülüp inşa edilen sahalarda durum bundan farklı mı? Şöyle dışarıdan bir perspektifle “içeriye” ve gidişata getirilebilecek eleştiriler olgunlukla karşılanır mı? Karşılanmıyor; çünkü yaralayıcı, zedeleyici, birlikteliği hırpalayıcı olarak görülüyor. Mevcut çatının, o çatı altında toplananların düşünsel, fikri, manevi, maddi tüm sorunlarına doğal çözümler ürettiği varsayılıyor. Devlet de öyle düşünüyor. Hatta bunu farkedemeyenleri nankörler olarak kodluyor. Milli, yerli saymıyor. Dış odakların oyuncağı olarak görüyor. Dar kimlik alanlarında da o kimliğin gelişiminin faydasına olmak kaydıyla bile öneriler sunsanız aynı tabloyla karşılanıyorsunuz. Ya kafanız çelinmiş ve “dışarıdan” birilerinden etkilenmişsinizdir ya da sizde bireysel problemler mevcuttur.

 

Belki buraya kadar çizdiğimiz resim, bazılarımıza fazla genelleştirmeci ve sübjektif görülmüş olabilir. Somutlaştıralım o vakit. Mesela bu ülkede çok ciddi hukuk ve yargı sorunları, velhasıl insan hakları ihlalleri yaşanmakta. Bunlardan ötürü çevreleriyle birlikte milyonlarca insanın hayatı etkilenmekte. Hangi kimliğe sahip olursanız olun, insan olmanız hasebiyle bunları gündemleştirmek kimilerimize göre Allah’a (ve insanlığa) karşı, kimilerine göre vicdanlara (ve topluma) karşı bir sorumluluk. Çeşitli bahaneler ardına yaslanarak bu meseleleri gündemleştirmekten çekinen çevreler kendilerine dönük özsaygıyı nasıl koruyabilecekler? İddialarıyla çelişen bu durumu hem müntesiplerine, hem yeni nesillere nasıl açıklayacaklar? Kimler niçin bu yapılarla hayatını birleştirerek yol yürümek istesin? Topluma örnek oluşturmayan, bilakis toplumsal sorunlar karşısında lal kesilip kötü örnekler ortaya koyanlar kimlere niçin cazip gelsin de, neyi nasıl yaşadıklarını merak edip onları mercek altına alsınlar?

 

Aynı husus, yanlış ekonomi yönetiminin sebeplerini iktidarın topu taca attığı alanlarda arıyormuş gibi yapanlar için de geçerli değil mi? Gerçekten de ekonomik yozlaşma, yoksullaşma, fakirleşmenin sebeplerine odaklanıyor, çözümü için herhangi bir gayretin içine giriyor muyuz? Değilse, insanlar sizi niçin ciddiye alsınlar? Üstelik bu sorunları gündemleştirenlere iktidarın yaptığı gibi “kötü niyetliler” olarak bakmayı sürdürüyor, onca verili toplumsal sorunu kimliksel kazanım-kayıp terazisine vurarak gündemleştiriyorsak, evine ekmek götüremeyen, hakkı hukuku gaspedilen, verdiği oyların namusu çiğnenip çöpe atılan insanlar sizin kimliksel dünyanızın çerçevesini neden merak etsinler?

 

İnsanlar sizin “Demokratlık” gibi kavramlara negatif anlamlar yükleyen teorik zihin dünyanızı mı merak ederler, yoksa farklılıklara rağmen toplumu birarada yaşatma iştiyakinize mi odaklanırlar? Sizin kimliklerinden ötürü sevmedikleriniz, yolda görseniz selam vermeyeceğiniz insanların bu konuları gündem ettiğinde dikkate alınmaları, onlara kulak verilmesine hayıflanacağınıza, aslolan toplumun yaşadığı acılara hayatın gerçekleri üzerinden reçeteler sunmaktaki iştiyaksizliğin masaya yatırılması değil midir?

 

“Dolarla işim olmaz” diyen bir adamın icraatlarına dönük ağzını açıp tek bir kelime dahi etmeyenleri, bunun muarızlara koz olarak görüleceğini vehmedenlerin kimliksel tercihlerini kim niçin ciddiye alsın? Aksine, ya o kimliğin öne çıkarttığı kavramlardan şüphe etmeye başlar ya da insaflı ve basiretli ise o kavramların hakkının verilmediğini düşünüp yine dönüp size bakmaz! Bu çevreler eğer kendilerini “seçilmiş topluluk” gibi görmüyorlarsa, yine de “kendilerinin giderilip yerlerine başka nesillerin getirilmesinden” de mi korkmazlar!

 

Ne adalet ne ekonomi ne çevre ne rant/yolsuzluk, ne şeffaflık, ne hukukun gündemlerinde olmadığı çevreleri kim ne yapsın. Zira bu beş altı kavram yaklaşık seksen milyonun etkilendiği bir habitatı resmetmekte. Bunlara karşı dürüst olmanın ölçüleri o kimlik havzasında bir türlü kendine yer bulamıyor, salt perde arkası yakınmaların konusu oluyorsa, kaçınılmaz olarak Araf Suresinde muktedirleri uyarmaya gidenlerin önünü kesip “uyarıların hiçbir fayda vermeyeceği” telkininde bulunanlardan bir farkınız kalır mı?

 

Oysa resmi ideoloji de, vesayet yapılarının tekrar üremeleri de, makro ve mikro milliyetçilikler de, kamu düzenindeki bozukluklar da, hukuksuzluklar da, yolsuzluklar da, rant meselelerinin doğalmış gibi görünmesi de, dezavantajlı kesimlere dönük nefret suçları da, bireysel ve toplumsal fahşa ve yozlaşma konuları da bu alanlarla direkt bağlantılı; bu alanların kendisi de birbirlerine zincirleme bağlıdır. Risksiz olan birini tercih edip diğerlerini ıskaladığınızda, düzelmesini hedeflediğiniz şeyler de aslında bir sarmalın içinde sürgit devamlılığını korumakta, hatta ivmelenerek çoğalmakta, sebep-sonuç ilişkilerine odaklanmamanın getirdiği marazlara savrulmaktadır.

 

“Adil şahitlik” için alan tercihi olmaz. Bu alanların tümü birbirine zincirin halkaları gibi bağlıdır. Şahitlik sorumluluğumuz da bu alanların tümüne ilişkindir. Bunu inkar etmek, sarmalın sürgit devamını istemek ve “ahlakçılık” oynamaktan farksızdır. Çünkü ahlakın da çıtasını belirleyen şey bu bağımlılık yüküdür. İnkar etmek bir maraz, hepsine gücünün yetmeyeceğini söylemek bir bahanedir. Bahanedir; çünkü zaten hiç kimse sizden gücünüzün yetmeyeceği bir şeyi talep etmez. Sizi iştiyaklı görmek ister. Gücünüz yetmeyeceği için sizi farklı çevrelerle, o alanlarda yol almışlarla birlikte yürür görmek ister. Onların sizi, sizin onları beslediğinizi görmek, bu toplum için gerçekten bir şeyler yapma amacıyla donanmış bir kimlikten yana tercih yapmış olmanızı bekler.

 

Toplumdaki hiçbir yapı/kesim/mahalle kendisini bu tablodan ari görmemelidir. Muhafazakar, dindar, laik, solcu, milliyetçi, sağcı, Atatürkçü, cemaat, parti, dernek, çevre farketmeksizin hepimiz bu tablodan sorumluyuz.

 

Bakın yine dönüp dolaşıp bir kimliğe vardık. Ama dikkat edilirse bu kimlik, verili kimlikler üstü bir kimlik. Kendi durumunu sorgulayıp değişim cesaretini gösterenler, kendisini bu kimliğe adayanlardır. Bunlar, rasyonel akıl ve vicdan melekelerini geliştirip geleceği de inşa edecek olanlardır.