Kobani ve konjonktür

26.09.2020

Kim istemez ki toplumsal olayların faillerinin hakka hukuka uygun tarzda yargılanmalarını.

 

Kim istemez ki bundan sonra toplumsal kaos yaratmaya ilişkin heveslerin de kursaklarda bırakılması adına -bugüne dek pek rastgelmediğimiz- caydırıcılığa da vesile olmasını.

 

En başta olayın mağduru masumlar. Gözü yaşlı insanlar. Yürekleri halen dağlanmamış olan yakınlar. Bilahare, bu olaylardan maddi manevi zarar görmüş toplumsal kesimler.

 

Yaşanan olayların iç ve dış siyaseti de yakından ilgilendiriyor oluşu, içinde vesayet alanlarının da olduğu bir dizi denkleme de tekabül etmesi, hukuki olanlar siyasi olanı birbirinden ayırmayı imkansızlaştırmakta.

 

Lakin bütün bunlara ilişkin devlet, toplum, yargı açısından gereklilikleri konuşurken içinde bulunduğumuz vasatı ve konjonktürü de hesaba katmaktan zorundayız. Nitekim içinde yaşadığımız ve bazı boyutlarıyla 90’lı yılları da hatırlatan milliyetçi-otoriter sarmal, buna sebebiyet vermiş olan bir monokrasi, bunun yönetişime getirdiği zaaflar ve bunların güvenlik, ekonomi, yargı, medya ve bürokrasiye yansıyan boyutları, ister istemez toplumsal olay ile olayın bugüne bakan yüzü arasında, geçmişte ifa ettiği rolden daha fazla ilişki kurulmasını da beraberinde getirmekte.

 

Diğer pekçok sahada olduğu gibi hukuk, yargı ve adalet konularının önemli bir kısmında sınıfta kalmış bir iradenin, süregelen ve siyasetten de bağımsız olmayan bir davayı salt hukuk ve adaletin tecellisi için raftan indirdiğine inananlarımızın sayısı çok az.

 

Toplumun hatırı sayılır muhalif bir kesimi, uzun bir süredir zaten herhangi bir konjonktürel adımın siyasi getirilerinden bağımsız olarak atıldığına inanmamakta. Taraftar olanlardan bile, bu adımların saf bir ahlaki meşruiyete dayanarak, toplumun o hadisede dezavantajlı kesimlerinin, haksızlığa uğramışlarının hatrına yapıldığına inananların sayısı gün geçtikçe azalmakta. Bir de buna geçmişte yaşanan medyatik siyasi-yargısal olayların bıraktığı kötü kokular, yaş tahtaya basmalar, siyaseten kaybettirmeler eklenince, şüpheler ve ‘acaba’lar destek veren kesimlerde de makes bulmakta.

 

O yüzden sorular çoğaltılarak sorulmakta:

 

Daha önce bir takım cezaların da çıktığı yargılamaların olduğu bu davada yeni bulgular var mıdır? Varsa nedir? Bunun cevabı şeffaf ve ivedi biçimde kamuoyuyla paylaşılmalı.

 

Daha önce devletin MYK’da olduğu iddiasıyla mağdur ettiği ve kendisine tazminat ödemek zorunda olduğu bir belediye başkanı neden yeniden bu sürecin içine katıldı?

 

Neden HDP’yi, silah ve şiddetle olan ilişkiyi sorgulamaya, nedamete, her türlü vesayete tavır almaya davet ettiği bilinen ya da en azından bu zorlu ilişkide tavrını belli edenler de aynı kervana katılır? Nitekim daha geçenlerde Altan Tan, medyascope kanalında Selahattin Demirtaş’a genç yaşında aldığı sorumluluklardan ötürü sitayişte bulunurken, silah ve şiddetle arasına mesafeyi kesin çizgilerle koyması yönünde de uyarmıştı. O konuşmada Altan Tan’ın bizatihi HDP’ye mesafe koyduğu, eleştirdiği, Türkiye partisi olma adına neler yapması gerektiğine ilişkin kritik önerilerde bulunduğu aşikardı. Dünün Altan Tan’ının da Kobani olaylarıyla ilgili mesafesi açıktı. 

 

Kobani olaylarından 5 ay sonra Dolmabahçe fotoğrafında bir araya gelinirken, -ki çözüm sürecinin devamı için gayret sarfedilmekteydi- 6 yıl sonra aynı insanların bir torbaya atılıp elleri kelepçeli evlerinden götürülmeleri sahnesi haklı olarak hadiseden bağımsız bugüne ilişkin soruları sordurtuyordu.

 

Mesela, Karar gazetesindeki bugünkü yazısında İbrahim Kiras, bu operasyonun iktidarın Kürt oylarından ümidini kesmesine vesile pekçok olayın ardından, oyların kemikleşip yerinde kalması, DEVA ya da GELECEK Partisi gibi muhalif potansiyele kaymaması için gerçekleştirildiğini düşündüğünü yazdı:

 

“ HDP tabanının konsolidasyonu demek bu kesimin oylarının başka bir yere gitmemesi demek. Mesela CHP’ye gitmemesi… Mesela Gelecek ve DEVA partilerine gitmemesi… Bu kesimdeki seçmenin Cumhur İttifakı’na yönelmesine ise, son seçimde Abdullah Öcalan’ın mektubunu Anadolu Ajansı’nın servis etmesi, keza Öcalan’ın kardeşinin TRT’de konuşturulması gibi girişimlere bile olumlu reaksiyon alınamadığı için artık ihtimal verilmiyor.Dolayısıyla bu durumda HDP seçmeninin kemikleşmesi, konsolide olması, “bir yere ayrılmaması” daha faydalı görülüyor…”

 

Etyen Mahçupyan ise Serbestiyet’te yayınlanan analizlerinde muhalefete ilişkin hesaplar adına şunları söylüyor:

 

“Bu hamle HDP ile PKK arasındaki her türlü fikirsel benzerliği şiddet eylemi kılmaya çalışıyor. Böylece bir yandan muhtemel AİHM kararlarına karşı yurt içinde bir milliyetçi kalkan oluşturmak, aynı anda da muhalefetin çekingen, etkisiz ve kendi içinde kırılgan bir konuma sıkışması isteniyor…”

 

Oral Çalışlar da meseleye muhalefetin son dönemdeki gayretleri üzerinden bakıyor:

 

“…Son günlerde İYİ Parti’nin Kürtlere yönelik yeni söylemi, CHP’nin Kürtçe eğitim konusundaki yeni düşünceleri… Bunlar iktidarda “Kürtleri kaybediyor muyuz?” endişesi yaratmış olabilir. Operasyon, Batı ile yeni müzakere döneminde içeride çıkması muhtemel muhalif sesleri susturma çabası olarak da görülebilir…”

 

‘HDP’nin etkisizleştirilmesi’, ‘Kürt sorunu üzerinden kutuplaştırmayı artırmak’ ve ‘muhalefeti paralize etmek’ şeklindeki analizler, iktidarın siyaseti taşımak istediği noktaya hukuku araçsallaştırarak varma isteğine göndermeler içermekteydi.

 

Soruşturmanın önemli isimlerinden ve bugünlerde ismi pekçok olayda zikredilen Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman’ın nikahının hemen ardından Külliye’ye ziyaret fotoğrafının yürütme-yargı ilişkileri açısından sorgulandığı sürecin ve ekonomi başta daha pekçok gündem maddesinin üzerinin örtülmesinin amaçlanması da kamuoyunda oluşan algılar arasındaydı.

 

Dahası, birgün önceki ABD-PYD/PKK-ENKS antlaşmasına cevap mahiyetinde siyasi bir adım atıldığına ilişkin teoriler de hadisenin vahamet boyutlarını artırır tarzda tartışıldı. Tartışanlar içinde, bunu sadece operasyonun hukuki boyutunu yaralayıcı tarzda değil, bizatihi Kobani olaylarından sorumlu tuttukları HDP MYK’sının kör göze parmak bu kötü gelişme sayesinde “kahramanlaştırıldıkları” endişesiyle yapanlar vardı.

 

Hükümetin otoriter-milliyetçi tutumunu ve güvenlikçi siyasetin getirdiği “Yallah Kürdistan’a” ifadeleri; haklarında mahkeme kararı olmadan seçilmiş belediye başkanları yerine “Kayyım” atanması gibi Kürt siyasetini, muktedir olma hesapları adına getirip eski Türkiye tarzı formüllere tıkama metodu eleştirilerin merkezindeydi.

 

Az gidip uz gidip dere tepe düz gidip dön dolaş aynı yere mi savruluyorduk yeniden? DEP’li vekillerin fotoğrafları ve demeçleri geldi gözlerimizin önüne. Terörle mücadele ile Kürt halkına dönük siyasetler arasına çekilmesi gereken çizgi ve buradan yapılacak açılımların pekçok varyasyonu olduğu halde, siyaset etmede ahlaki motivasyonu yitirenlerin başvurdukları benbilirimci “dogmatik güvenlikçilik” vites mi yükseltiyordu? Bir zamanlar “güvercinler” denen kesimlerin mağdur edilip “şahinlere” yol veren devlet zekasının verdiği zararlara benzer süreçler mi upgrade ediliyordu?

 

İşin kötüsü, kamuoyuna öyle bir siyasi perspektif pompalanıyor ki, bir yandan Abdullah Öcalan’dan mektup getirilmesi, Osman Öcalan’ın iktidarın menfaatine televizyonlara çıkarılması normal gösterilip açılımın kırıntılarından medet ummanın iktidar açısından zımni meşruiyetine vurgu yapılıyor, diğer yandan siyaset içinde kalmaya çalışanlarla muhalefet ilişkisi gayrı meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Ama bunun hangi siyasi-hukuki ölçü/mizana göre yapıldığı gözlerden kaçırılmaya çalışılırken, 50+1 sisteminde muhalefetin siyaset yapma kanalları tıkanmaya çalışılıyor. “Meşru”, “hukuki”, “ahlaki” olanın hükümet/devlet nezdinde makbul olan olduğu siyasi gücün, medyanın ve yargının sopasıyla benimsetilmeye çalışılıyor.

 

İşin daha kötüsü, HDP siyasetinin Türkiyelileşememesi, HDP’nin siyaseten ahlaki meşruiyet sorunu yaşadığı meselelerin tartışılmasını engelleyen bir vasatı da beslemekte olan bitenler. Parti kapatmanın, yani “devletçi hukuki pozitivizm” baskılamasının sosyoloji beslediği, ayrışmaları katmerleştirdiği, hiçbir zaman kazandırmadığı gerçeği bilinmesine rağmen, kamuoyunun bir kısmı o yöne doğru ısındırılıyor, diğer kısmı ise bu gerçekleşmese bile kendisini ifade etmesini sağlayan tüm siyaset kanallarının kapandığı hissiyatına itiliyor. Tıpkı toplumun bir kısmının diğer kısmı hakkında zihinlerinde yargı kararları vermeleri gibi, zihinlerde partiler kapanıyor, siyaset yolları tıkanıyor. Siyasetin konuş(a)madığı, konuştur(ul)madığı yerde toplum da zaafa uğruyor, umutsuzluğa gark oluyor, sorunlar katmerleniyor. Böyle, kısa süreliğine bir hükümetin ömrü uzatılabilir ama bedelleri yine onyıllara dağılır. O onyılların getirdiği iklimde de yine vesayet odağı birileri muktedirliğini süreklileştirir.