Kovboy Tamer Yiğit'in renk değiştiren atı

11.10.2020

Yılmaz Atadeniz, o sıra bir kovboy filmi çekiyor, western çekiyor Tamer Yiğit’le. Tamer Yiğit siyahlar giymiş, siyah çizmeler… Başta kovboy şapkası, siyah maske takıyor, siyah gömlekli, siyah tabancalı, siyah eldivenli bir adam ve siyah ata biniyor…

 

Bu filmin son çekim günü, atı bulamıyorlar, at sahibi almış siyah atını, gitmiş. Eskişehir dolaylarında bir yerlerdeymiş herifin mekanı, bulmaya, getirmeye imkan yok! Yılmaz’ın aklına muhteşem bir fikir gelmiş, “Getirin herhangi bir at” demiş, beyaz bir at getirmişler. Siyaha boyamış. “Aa, valla oluyor! Yaşa Yılmaz abi” sesleri arasında siyaha boyamışlar atı. Taner de binmiş, atsa at, siyahsa siyah! Seyirci neyi fark edecek? Her şey tastamam. Binmiş atın üstüne, karşı yamaçtan bu yamaca, kameraya doğru dörtnala, gittikçe büyüyerek gelecektir. Megafonla bağırılmış: Motor!.. Tamer atı mahmuzlamış, gelmekte. Apansız bir şimşek çakmış, gök gürlemiş, yağmur başlamış. Şakırtılı bir yağmur, öyle de hızlı yağmakta ki… At, dörtnala yaklaşmakta, bir taraftan da yağmurla siyahtan beyaza dönmekte… Kameraman, Yılmaz, asistanlar dehşet içindeler… Sırılsıklam olmaktalar, farkında değiller, “Yahu bu at beyaza dönüyor, hay Allah kahretsin!” sesleri arasında manzarayı seyrediyorlar. Böyle güzel bir anıdır. Benim sinemamda bunlar çoktur.

 

Bu alıntı, 395 (üç yüz doksan beş) senaryosunun film olmasıyla, dünyada senaryosu en çok filme çekilen kişi olarak adını Guinnes Rekorlar Kitabı’na yazdıran Safa Önal’ın 2009 yılında basılan Ne Kadar Gamlı Bu Akşam Vakti adlı nehir söyleşi kitabından…

 

Safa Bey’in usta dilinden şahane hatıralar anlatan, nehir söyleşi kitapları arasında da müstesna bir yere sahip bu kitap yayınlandıktan bir süre sonra yayınevinin satış yerinde cüzi bir fiyatla kampanyalı kitaplar kısmına konulmuş, bendeniz de bu kitaptan oraya her yolum düştüğümde almış, eşe dosta hediye etmiştim. Gel zaman git zaman kitap tükendi, bulunmaz oldu. İnsafsız satıcılar, ellerindeki nüshalara fahiş fiyat istemeye başladılar. Bereket, 2017 yılında Profil Kitap yeni baskısını yaptı da artık bulunabiliyor…

 

Safa Bey “benim sinemamda bunlar çoktur” diyor ya, bir boyama hikayesi de Lütfi  Ömer Akad anlatıyor Işıkla Karanlık Arasında adını verdiği kitabında. (Bu kitap da Ne Kadar Gamlı Bu Akşam Vakti ile aynı kaderi paylaştı. Geçen yıl yeni baskısı yapıldı ve artık yüzlerce liraya satılmıyor.) Bu sefer boyanan at değil, eşek.

 

(…) filmin başında (Hudutların Kanunu, 1966) Osman Alyanak’ın büyük bir koyun sürüsü getirdiği görülüyor. Ama ben bu girişi sonraya bırakıyorum, geniş bir kır görünümünü nerede olsa bulurum, şimdi Urfa’ya özgü bir art alan önünde sürünün başında bindiği eşekten, indiği ve işini görecek kimseleri aradığı yakın çekimlere karar veriyorum. Abdullah Ataç, sabah erkenden bu sahne için yeterli koyun, Alyanak’ın sürü önünde binmiş görüneceği eşeği ve sürünün sağında solunda bulunacak yardımcıları hazırlıyor. Yardımcılarım her şeyi çekime göre hazırlıyorlar, tam çekime başlayacağım sırada duraklıyorum, görüntüde beni rahatsız eden bir şey seziyorum, bir daha gözden geçiriyorum alanı, bir şey göremiyorum. “Yanıldım galiba, tamam, çekiyoruz,” diyorum. Ali Uğur başını örtünün altına sokup komut bekliyor. “Yahu bir şey var ama göremiyorum!” diyorum. Herkes başını kaldırıp çekim yapacağımız alana bakıyor.

 

Sonunda buluyorum. Osman Alyanak’ın bindiği eşek, bildiklerimizden farklı bir hayvan, boylu ve sağlıklı, tüyleri neredeyse beyaza yakın, harika, sürmeli gözleri parlak, güzel olmasına güzel bir hayvan. Abdullah özenmiş, eşeklerin en güzelini bulmuş. “Bu hayvan çok güzel ama olmaz Abdullah,” diyorum. “Niye ağabey, sana en yakışanını buluncaya kadar canım çıktı,” diyor kırılmış bir sesle. “Ya ben bu sahnenin baş tarafını İstanbul’da çekmek zorunda kalırsam ne olacak, bu hayvanı oraya nasıl getireceksin?” diyorum. “Getiririm, getiremezsem eşini bulurum ağabey. Benim adım Abdullah Ataç.” Bunu öyle bir inançla söylüyor ki hepimiz inanmak zorunda kalıyoruz (…)

 

Urfa’daki çekimleri tamamlanan filmin devamı İstanbul’da yapılacağı için ekip İstanbul’a döner. İkinci Dünya Savaşı sırasında Mareşal Fevzi Çakmak’ın Alman kuvvetlerine karşı yaptırdığı savunma hattını görüp beğenen Akad filmin başındaki Osman Alyanak ve sürüsü sahnesini de burada çekeriz der ve çekimlere başlar.

 

Yapım takımı hazırlıkları tamamlamak üzere bir gün önceden gidiyor, biz de erte gün sabah erkenden çalışma alanındayız, her şey düzgün görünüyor, bakınıyorum, Abdullah Ataç’ı göremiyorum ortalıkta. Osman Alyanak da hazır, sürü uzaktan geleceği için yardımcılarım Osman’ı oraya götürüyorlar, hazırlıkları bitince bize işaret ediyorlar, sürü yürüyüşe geçince çekime başlıyoruz, gene Urfa’da olduğu gibi bir tuhaflık sezip durduruyorum çekimi. Bu seferki değişik, eşek açık renk olmasına açık ama üstünde olan Osman’ın ayaklan yere değiyor. Osman’a ayaklarını toplamasını söylüyorum, el kol işaretleriyle karışık bir şeyler söylüyor, ne dediğini anlamak için onlara doğru gidiyorum. Orada, eşekte bir gariplik daha seziyorum, yaklaşıp bakınca o beyazlığın da sahte olduğunu görüyorum. Abdullah Ataç eşeği boyamış!

 

Kayserililerin ticaretteki başarısını anlatmak için anlatılan fıkra Yeşilçam’da gerçeğe dönüşmüş, filmciler atı/eşeği boyayıp seyirciye bir güzel satmıştır.

 

Sinemamızda bunlar çoktur!

 

Misaller çoğaltılabilir.

 

Allah sıhhatli uzun ömür versin Safa Önal bunları anlatan bir senaryo yazsa da filmi çekilse.

 

Akad rahmetli oldu ama bu filmi çeken bir yönetmen elbette bulunur.

 

396 (üç yüz doksan altı) senaryo ile yeni bir rekorun sahibi olur, fena mı?