Kül Kedisi’nin kızkardeşi sendromu

12.08.2020

Bir önceki “KU-TUP-LAŞ-(TIR)-MA!” yazısının devamı olarak karalıyoruz bu satırları. Bir yandan topluma “kutuplaşma!” derken, diğer yandan siyasete “kutuplaştırma!” demeye çalışıyoruz. Ama önce başucumuzdakilerden başlamak gerek uyarıya.

 

Kutuplaşma ve kutuplaştırma hikayemizin siyasi ve kültürel kodlarına inerek, otoriterlik ve “münker” ile bağını asırlar öncesine de taşımak mümkün. Bunu yapabilmek sadece önemli değil, bir zorunluluk. Meselemizi kadimden ele almazsak, kendimizi konuşabilmek güçleşir. Lakin biz şimdilik konuyu yakın tarihle sınırlı tutalım.

 

“Öteki” olarak kodladıklarımızın “bizim hassasiyetlerimiz” hakkında bizi tanımadan ileri geri analizler yapmaları canımızı sıksa bile bu bizi “savunmacı” eksende kalıp özeleştiriden mahrum kılmamalı. “Kol kırılır yen içinde kalır” mottosunun omuzlarımıza yüklediği yılların yükünü daha fazla nasıl taşırız bilemem ama bizi olduğumuz yerde sabit kılmadığı, özeleştiriden mahrum bıraktıkça suyun daha bulanıp kirlendiğini kendimize itirafa mecburuz. Bu kapıdan girdikten sonra, kendi “gerçek değerimiz” üzerindeki pasları gidereceğimiz de açıktır. “Güven veren, hayırlı bir ümmet/topluluk” olabilmenin ilk yolu da buradan geçmekte.  

 

Konuyu birarada yaşam formlarının ve hukukunun üretilmesi sorumluluğuna taşıdığımızda KUTUPLAŞ(TIR)MA’ya öncelikli olarak İslami kesimlerin karşı çıkması gerektiği ortadadır. Çünkü yıllarca kutuplaştırmanın laik yorumuna maruz kalmış olan onlar. Oyunu bu şekilde sürdürmek ve “iktidar olduysak gerisi teferruattır” kıvamında yol yürümeyi kabullenmemeleri lazım.

 

Halil Berktay’ın bir yazısından aktaracağımız aşağıdaki satırlar “laik kutuplaştırıcılık” gerçeğine tekabül etmekte. Lakin bunları muhafazakar kesimlerin içini soğutsun diye değil, bu kara bulutları dağıtacak, toplumu bu cendereden çıkaracak büyük ve geniş sorumluluklarına, “sarp yokuş”a tırmanma potansiyellerine atıf yapmak için iktibas edeceğiz:

 

“Aklıma gelenleri söyleyeceğim, ama önce son bir gözlem, belki çok sık yapılmayan bir gözlem. Kutuplaşma ve yeniden-cemaatlaşma simetrik değil. Türkiye’yi bu noktaya öncelikle laiklerin, Kemalistlerin, derece derece solcuların, vesayetçilerin kibiri ve uzlaşmazlığı itti. Bütün 1990’lar boyunca ve sonra 2002’den itibaren, yeni realiteleri bir türlü kabullenemediler. Cumhuriyet gazetesi bünyesinde Oktay Akbal’ın temsil ettiği, “bunlar bir kere yerleşirse bir daha gitmezler, onun için de ne pahasına olursa olsun, bir an evvel kurtulmamız lâzım” diye özetlenebilecek çizgiye girdiler. Aynı kafadaki pek çok yüksek bürokrat bu yüzden “sıfır işbirliği” tavrını benimsedi. Deniz Baykal’ın CHP’sinden başlayıp, emekli generallerden, Atatürkçü Düşünce derneklerinden ve esrarengiz Kuvayı Milliyecilerden (ya da Özel İstihbarat sitelerinden) geçerek, alenen faşistleşen İşçi Partisi’ne (şimdi Vatan Partisi) ve sair aşırı sola kadar bütün muhalefet, devirmeciliğe kazık çaktı. Kavgayı demokratik siyaset dışında olabilecek bütün mecralara taşıdılar. “Ordu göreve” çağrılarından, Vural Savaş ve Sabih Kanadoğlu’lardan, Kemal Gürüz ve Erdoğan Teziç’lerden, YÖK ve ASAM’lardan; yerine göre AKP’yi sürekli dışarıya şikâyet etmekten, Batıyı bir şekilde müdahaleye çağırmaktan; aşırı sol bağlamında PKK-BDP-HDP’den medet umdular. Neredeyse yirmi yıl boyunca, jeton bir türlü düşmedi. Yeni bir muhalefet tarzı bulamadılar. 

 

Ne elde ettiler? Ne oldu, nereye vardı? Şimdiki durum bütün bunların bedeli ve karşılığı bir bakıma. Buna rağmen, olanca kibir ve üsttenciliklerini el’an koruyor; dindarları, Müslümanları, muhafazakârları, toplumun en az yüzde 50’sini, belki yüzde 70 kadarını, ancak sosyal ırkçılık diye tarif edilebilecek ölçülerde horlamayı sürdürüyorlar. Hiç akıllanmadılar, akıllanmıyorlar bu açıdan. AKP’ye siyasal karşıtlıkları ile AKP’ye oy veren kitlelere olan kültürel karşıtlıklarını özdeşleştiriyor, çakıştırıyorlar. Sözünü ettiğim asimetri bu işte. Bugün dahi laikler dindarlara hiç bakmıyor; onları görmeye, anlamaya, hissetmeye çalışmıyor. Oysa ilginçtir; seçimler bir yana, dindar ve muhafazakârların ana kitlesi gene de laiklere ve/ya Batıya daha fazla bakıyor; horlanmak istememekle birlikte öyle derin ve intikamcı bir düşmanlık da duymuyor. Kilit bazı medya yöneticileri ve bir takım ideologlar ile etkiledikleri (dar ve sınırlı) kesimler farklı kuşkusuz.” (Kutuplaşma üzerine basit düşünceler, Serbestiyet, 27 Ocak 2019)

 

Evet, uzak-yakın kutuplaşma tarihimizin ana gerçeği bu. Lakin bu durumu tespit etmek psikolojimizi ya da sosyolojik konumlarımızı tahkim etmeye değil, uykularımızı kaçırmaya, mahallenin elit, haylaz ve iflah olmaz çocuklarına karşı önlemlerimizi almak adına bizleri daha da fazla sorumluluğa itmeli.

 

Evet, laik şahinlerin hala etkileyegeldikleri toplumun bir bölümü Ak Parti iktidarına bakıp aynada kendilerini göreceklerine (yıllarca toplumun dindar muhafazakar kesimlerine çektirdiklerini hatırlayacaklarına) eski tezlerini “Biz demiştik” kıvamında tekrarlamayı yeğliyor ve kendilerini aldatıyorlar. Onlar “Atatürk haklı imiş, bakın ülkeyi ne hale çevirdiler” çıtasının üzerine çıkamadıkça, o dönemden bugüne sorgulamalar içine girip “biz üvey kardeşimize ne yaptık” nedametine başvuramayacakları açıktır. Yani meseleye tek taraflı bakıp onların “Kül Kedisi’nin Kızkardeşi Sendromu”ndan çıkıp bir şeyleri dönüştürmelerini beklemek hayal olur!

 

Ama ne toplum sadece “kül kedisinin kızkardeşleri”nden oluşuyor, ne de verili gerçeğimiz otoriterleşme sarmalına mahkumiyette toplumun salt bu kesimlerini imtihana tabi tutuyor. Vahim bir kültür krizi içinde olduğumuz, bunun hukuk ve ekonomi-politik alana sirayet eden yozlaşma iklimini beslediği, tekdüzeleşen ve sahteleşen bu siyasetin her alana sirayet ettiği ve iktidarda da “Ayasofya’yı açanlar”ın olduğu unutulmamalı! Ayasofya’yı açmazdan evvel nice cezaevleri açacaklarını müjdeleyen, İstanbul Sözleşmesi tartışmalarından çok evvel yargı eliyle aileleri parçalayan; biz “erkeğin kadına şiddeti” ideolojik mottosuna bağırıp çağırmadan çok önce nice genç kızlara-kadınlara-erkeklere ele geçirilmiş devlet aygıtıyla eza çektiren, kanunları hukuksuzluğa alet ederek bir çeşit devlet şiddeti uygulayan bir iktidar döneminden ve yapısından söz ediyoruz. Ve toplumun dindar-seküler azımsanmayacak düzeyde bir kesimi de bu tabloya bakıp Halil Berktay’ın haklı olarak hatırlattığı resme burun kıvırıyor “fark nerede?” dercesine. Yani ne mevcut gidişatı “yenilgi yenilgi büyüyen zafer” sarhoşluğunda okuyanların ne de “bunları bir gönderirsek eski güzel günlerimize döneriz” modunda olanların zihniyetlerinin kapsadığı alanlara mahkum olmamamız gerektiğini görebilmeliyiz.  

 

O yüzden bugün İslami kesimlerin hem devlet aygıtı eliyle işlenen şiddete, hem de otoriterleşme sarmalından çıkışı engelleyen kutuplaştırma siyasetlerine karşı çıkma, çözüm üretme gibi bir sorumlulukları yanıbaşlarında duruyor. “Kısasta hayat var” diye sözde dini saiklerle düşünenlerimizi de terbiye edecek bir “affederseniz bu sizin için daha hayırlıdır” siyasetinin öncelenmesine ve bunu başarabilecek “içimizden çıkacak hayırlı bir topluluk”a ihtiyaç var.    

 

İslami kesimler, laik elitist ya da bunların dışında kalan kesimlerin her türlü hallerine rağmen özveriyle bu duruma el atmakla yükümlüdürler. Olan biten üzerine uzun uzun düşünüp merhamet ve hoşgörüyü kuşanıp tane tane olan biteni -hikayeden kendisini de dışlamadan- her tarafa anlatmalı.

 

Halil Berktay’ın aynı yazıda “Gerçeğin Rastgeleleştirilmesi” (randomization of truth) terimini ödünç alarak; ne Yılmaz Özdilgillerin Atatürk’ü ne de Erdoğancıların Abdülhamid’inden medet umulamayacağı ve bu tür simgeselleştirmelerin bizi içine girilen girdaplardan çıkarıp bir yerlere taşıyamayacağını görebilmek gerekiyor. Gerçeğe yaklaşma çabasından ziyade; bizim yerimize düşünüp gerçeğe takla attıranlara kesin inançla bağlılık tebliği yapan/yaptıranlardan kurtulup insan-ahlak-hukuk-birarada yaşam formu üzerine derinlikli tefekkür ve bundan sadır olacak edimlere/eylemliliklere ihtiyacımız var.

 

Sorumluluğu sadece kendi yakınımızdakilerle sınırlamanın bir tür bencillik ve sorunların çözümüne de inanmamak anlamına geldiği unutulmamalıdır. Nasıl ki “din bireysel olarak yaşanmaz” diyerek salt bireysel tecrübe ve mistik formlara vurgu yapanlara eleştiri sunuyorsak; toplumsal meseleler karşısında aynı konuma düşmekten de imtina etmeli; dinin hayatın tüm formlarına ilişkin düşünme, söz söyleme ve yaşama skalası olduğunu hakiki-görünür yönleriyle ispat etmeliyiz. Toplumu(farklı kesimleri) İslam’ın bu yüce formundan mahrum bırakmadan, özgüvenli-güvenilir bir topluluk olmaya -Allah rızası ve toplumun genelinin hayrı için- azmetmeliyiz!