Mehmet Akif İnan’la nasıl tanıştım

12.09.2020

1966 Haziran ayında Urfa Türk Ocağı açıldığında, Şube Başkanı olarak Zübeyir Yetik Bey’e yetki verilmişti. O tarihte Ankara’da Türk Ocağı’nın merkez müdürü hemşerimiz Mehmet Akif İnan’dı. Akif İnan ismini ilk defa o zaman duymuştum. Daha öncede Ankara’da Hilal Dergisi’nin yazı işlerini yürütüyordu.

 

Akif İnan’la ilk defa yüz yüze tanışmamız; 1973 yılında bir yaz günü, Urfa’da Balıklı Göl Çay Bahçesi’nde olmuştur. Ben o tarihte Antalya Aksu Öğretmen Okulu’nda Tarım Öğretmeni olarak çalışıyorum. Haziran ayındayız, hava çok sıcak. Okullar tatile girmiş, ben de o vesileyle Urfa’ya annemin, babamın yanına dönmüşüm.

 

Vakitlerden bir ikindi vakti, bu bahçede üç kişiyiz. Mehmet Akif İnan, İbrahim Halil Çelik ve Mehmet Atilla Maraş. O güne kadar birbirimizi isim olarak biliyoruz. Ancak yüz yüze tanışmamızın tarihi, Urfa, Haziran, 1973’tür.

 

Çay bahçesinin garsonu demli çayları getiriyor. Sohbeti Akif Bey başlatıyor. Ama her nedense hep Akif Bey konuşuyor, Halil’le ben dinliyoruz. Hep dinlemede kalıyoruz.

 

O tarihlerde, Ankara’da, Nuri Pakdil’in 1969‘dan buyana büyük bir titizlikle çıkardığı Edebiyat Dergisi’nde şiirleri ve yazıları yayınlanıyor. O bunu çok önemsiyor, kendisini, Nuri Pakdil’den mülhem, ‘İslam devrimcisi’ olarak tanımlıyordu.

 

Bizimle sohbet ederken, bir yandan sigarasını tellendiriyor, sigarayı, adeta su gibi içiyordu. Sigaraları peş peşe yakıp yakıp söndürüyordu. Bu huyunu, galiba Üstadı Necip Fazıl’dan kapmıştı. Bir de yüksek perdeden konuşmayı, karşı tarafa hiç söz hakkı tanımamayı da.

 

Sohbet, akşam saatlerine kadar tek taraflı sürmüştü.

 

Kanal Yedi ’de Şiir Programı

 

Yıllar sonra Akif İnan, Kanal Yedi ‘de haftada bir edebiyat, medeniyet ve kültür konularında programlar yapıyor. Her programa bir konuk alıyor. Konuklar; daha çok kültür, sanat ve edebiyat çevrelerinden, özellikle tanınmış şairler oluyor.

 

Beni de mutlaka bu programa davet edecek diye bekliyorum. Ancak programın icra edildiği sahne ve dekor, herhangi bir okuldaki öğretmenler odasından farksız. Kocaman dikdörtgen bir masa, masanın bir ucunda konuk, bir ucunda Akif İnan. Başka da bir şey yok. Ancak konukla programcı arasındaki mesafe, masanın uzunluğundan ötürü çok fazla. Yani odanın hiçbir lüksü, hiçbir albenisi yok. Bu bir.

 

İkincisi; ev sahibi sıfatıyla Akif İnan, uzunca sorular soruyor, programa konuk olan kişi,  sorulan soruya karşı cevabını tam bitirmeden ardından uzun bir ikinci soru geliyor. Derken üç, dört, beş.. Sorular sorulmuş ve fakat karşı taraf, cevabını bitirmeden sözü kesiliyor ve bu defa da kendisinin sorduğu soruyu, kendisinin verdiği cevapla tamamlıyor. Bu iki olumsuz duruma çok canım sıkıldı. Elbet beni de arar ve kendisiyle bu konuları görüşürüm dedim.

 

Bir ay sonra telefonum nihayet çaldı. Baktım, Akif İnan. ”Atillacığım, benim yaptığım edebiyat programlarını izliyorsundur sanırım. Hazır ol, seni de konuk edeceğim bu programa” dedi. Ben hemen atıldım; ”Ağabey senin yaptığın bu programa katılmayacağım!” dedim. Akif abi şoke oldu. Neden Atillacığım?” Dedim ki “İki sebepten ötürü. Birincisi; ne o öyle, o basit dekor? Tıpkı sizin okulun öğretmenler odasına benziyor. İkincisi, yahu abi, hep sen konuşuyorsun. Soruyu soruyorsun, adam daha sözünü tamamlamadan sorunun cevabını sen tamamlıyorsun. Böyle olacaksa bence programa hiç konuk alma, kendin tek başına bu programı yürüt. Konuk olacak kişi, senin orada adeta bir figüran gibi kalıyor. Adam, hiç bir kimlik belirtisi gösteremeden program tamamlanıyor. Böyle yaptığın için, böyle bir programa kusura bakma konuk olamam.” Çok bozuldu ama beni de çok sevdiğinden “Ya nasıl yapalım peki?” diye sordu. Dedim ki; ”Önce bu basit dekoru değiştir. Küçük bir sehpa, iki yanına da iki koltuk koy. Bir başka sehpa, üstünde bir vazo, içinde bir demet çiçek olsun. Ama çiçekler plastikten, yapma çiçekler değil, sahici, gerçek, mevsimin gereği ne ise o çiçeklerden olacak. Odanın bir köşesinde, bir küçük kitaplık, içinde ünlü eserlerden birkaç ciltli kitap, birkaç tane de ciltsiz kitap olacak. Böylece daha canlı ve renkli söyleşi odası ve dekoru hazırlanmalı. İkincisi ve en önemlisi; sen bana sorunu soracaksın ve bekleyeceksin. Ben konuşmamı ve sorunun cevabını tamamlamadan sakın sözlerime müdahale etmeyeceksin. Sonra ikinci sorunu soracaksın ve bekleyeceksin. Böyle böyle program, kendi doğal akışı içinde gidecek. Tamam, mı, anlaştık mı?” “Tamam, Atillacığım, anlaştık.”

 

Bir hafta sonra beni programa davet etti. Kalktım gittim. Program, Kanal 7 Televizyonu için Ankara’da stüdyoda paket olarak çekiliyor, daha sonra İstanbul’a gönderiliyordu.

 

Selam vererek içeri girdim. Beni sevinçle karşıladı. “Önce stüdyoya bakalım” dedi. “Senin olumlu ikazların üzerine bakalım yaptığımız değişikleri beğenecek misin?” Evet, dedim bir müfettiş edasıyla. Neleri nasıl söylemişsem o derece güzel bir dekor hazırlanmış. Söyleşi odası, öğretmenler odası olmaktan çıkmış, güzel bir konuk odasına dönüşmüş. “Beğendiyseniz beyefendi, programa başlayabiliriz”.

 

“Tamam efendim” dedim ve yerlerimize oturduk, yakalarımıza mikrofonlar takıldı.

 

Akif Abi bana dedi ki; “Atillacığım, senin dediğin şekilde sorularımı soracağım ve hiçbir şekilde sana müdahalede bulunmayacağım. Tamam mı?”

 

“Eyvallah ağabey!” dedim.

 

Çok güzel olan bir programı, profesyonel bir şekilde gerçekleştirdik. Benden sonra konuk olarak gelenlere de Akif Ağabey, artık sorusunu sormaktan öteye başka bir şeye karışmıyordu.

 

Tenha Sözler’in İkinci Baskısı

 

Sene, 1993. Yaz ayları. Ben görevim gereği Balıkesir’de ikamet ediyorum. Akif Bey Ankara’da Fen Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olarak çalışıyor.

 

Akif Bey; ikinci şiir kitabı olan ‘Tenha Sözler ’in birinci baskısının çok hatalı basılması yüzünden, ikinci baskısını yapmak zorunda kalmıştı.

 

Kitabın arka kapağında, kendi şiir sanatı hakkında söz söyleyen üç kişiye yer vermişti: Rasim Özdenören, Ramazan Kaplan ve Ceyhun Atıf Kansu. İkinci baskı için benden kendi şiiri hakkında bir değerlendirme yazısı istedi kitabına koymak için. Ben her zaman ki muhalif tavrımla, ”Yazmam ağabey!” dedim. Yine şoke oldu benim bu beklenmeyen tavrım karşısında. “Neden yahu, senin değerlendirmeni önemsediğim için bu teklifi yapıyorum Atillacığım.”dedi. “Teşekkür ederim ağabey. Yazarım ama bir şartla.” dedim. ”Neymiş o şart?” diye sordu. “Kitabın arka kapağında yazısı olan şair Ceyhun Atıf Kansu’yu çıkaracaksın. Onun imzasının yanında görünmek istemem.” dedim. O zamanlar, tavizsiz ideolojik tavırlar içinde olduğumdan, Ceyhun Atıf Kansu da bizim mahallenin şairi olmadığı için onunla yan yana olmaya tahammül edemezdim. (Şimdiki aklımla böyle düşünmüyorum tabii.)

 

Akif Abi, benim bu tavrıma “le havle…” çekerek razı oldu. O zatın kısa olan değerlendirme yazısını çıkardı. Benim değerlendirme yazımı koydu. Böylece; Yeni Türk Edebiyatı Profesörü Dr. Ramazan Kaplan, hikâyeci Rasim Özdenören ve benim değerlendirme yazılarımız, ‘Tenha Sözler’ şiir kitabının arka kapağında yer aldı.