Milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz…

10.04.2020

Halk olarak çeşitli sıkıntı ve krizlerle karşılaştığımız dönemlerde devleti yöneten zevatın konuşmalarında sıklıkla dile getirdiği bu klişeyi duyup bilmeyen yoktur. Açık ya da zımni olarak toplumun tüm farklı kesimlerine “vaziyet kötü, şimdilik günlük siyasi çekişme rutininden vazgeçelim, tüm milletimizi tehdit eden mevcut problemi gidermek üzere hep birlikte dayanışalım, sonra herkes işine bakar” mealinde yapılan birlik çağrısıdır bu.

 

Ancak son dönemde, özellikle Partili Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemine geçmemizin ardından ülkemizi tümden ilgilendiren sorunlar karşısında -şu karşılaştığımız Korona illeti dahil- bu tip çağrıları veya gerektirdiği ölçüde birlik ruhunu destekleyecek tavırları maalesef göremiyoruz. Son olarak hatırladığım lanet olası 15 Temmuz kalkışması ardından tüm siyasi aktörlerin katılımıyla düzenlenen Yenikapı mitingiyle birlikte böylesi bir beraberlik ruhunun kısa bir süreliğine de olsa tesis edildiğidir. Hemen sonrasında ortaya atılan başkanlık sistemi tartışmaları, yapılan referandum ve içine girilen  seçim atmosferleri bu ruhu ve duygusal özdeşliği kısa sürede yok etmeye yetmiştir. Oysaki oluşan bu havanın bir müddet daha devam etmesi, FETÖ, Suriye Meselesi ve PKK terörüyle mücadele gibi belli başlı konuların önemli ölçüde çözüme kavuşturulması noktasında ciddi enerji ve kaynak tasarrufu sağlayabilirdi. Ancak İktidar ve destekçisi parti bunun yerine tüm toplumu ortadan bölen ve adeta ülkemizin siyasi iklimini enfekte eden bir yolu tercih etti. 24 Haziran 2018  Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili  genel seçimleri sürecinde dozajını artırarak devam ettirdikleri kamplaşma ve ötekileştirme siyaseti, 31 Mart 2019 yerel yönetimler seçimleriyle birlikte nirvanaya ulaşıyor, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “beka” söylemleri ve muhalefet ittifakını “zillet” ve ‘’teröre destekçiliği’’ ile suçlaması kesimler arası karşıtlığı güçlendiriyordu. İstanbul seçimlerinin yenilenmesi ve AK Parti adayının bu kez açık ara farkla kaybetmesi karşısında Cumhurbaşkanı tarafından muhalefet partisi adaylarına karşı yürütülen nobran politikaların değişmesi beklenirken, ilerleyen günler bunun tersini gösterecekti. Bir Cumhurbaşkanı tarafından muhalefet partisi belediye başkanlarının bizatihi hedef alınıyor oluşu milletimizin -aksak köksek de olsa- demokrasi tarihinde daha önce tanıklık etmediği bir durumdu. Anlaşılan, özellikle soğuk savaş zamanlarında çok moda olan düşmanlaştırma ve düşmanlaştırılan üzerinden mevzi kazanma siyaseti AK Parti lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a danışmanları tarafından işe yarayacağı kuşkusuz bir yöntem olarak ısrarla tavsiye edilmekteydi. Şayet böyle olmasa 27 Şubat 2020 tarihinde Rusya ve Suriye güçlerince gerçekleştirilen menfur saldırı sonucu İdlip’te  36 şehit vermemizin birkaç gün sonrası medyanın önüne ilk çıktığında Sayın Erdoğan’ın Rusya’dan çok  CHP lideri Kılıçdaroğlu’na yönelik ithamlarda bulunması düşünülemezdi.

 

İçinde bulunduğumuz Korona günlerinde de iktidar partisinin ve Sayın Erdoğan’ın bu tarz-ı siyaseti sürdürmek istediği ve pozisyonunu bu şekilde koruyabileceği fikrinde olduğu anlaşılıyor. Ankara ve İstanbul  başta olmak üzere bazı belediyelerin kriz nedeniyle sıkıntıya düşen ve düşmesine kesin gözüyle bakılan hemşerilerine yardımcı olmak üzere destek kampanyaları başlatmasının ardından Sayın Cumhurbaşkanı çıktı ve bu tip kampanyaların sadece ‘’devlet’’ tarafından yapılabileceğini söyledi ve belediyelerin bu tip organizasyonlar yapmasını “devlet içinde devlet olmak” şeklinde niteledi. Bunun üzerine İçişleri Bakanlığı yayınladığı tamimle belediyelerin bu kampanyaları yapmasını yasakladı. Türkiye genelinde Korona yardım kampanyasını sadece Aile ve Çalışma Bakanlığı (ayrıca izinli kuruluşlar) yapabilecekti ve yaptı. Meydana gelen tartışmalar esnasında doğal olarak vatandaşın aklına onlarca ‘deli soru’ takıldı. Devlet neydi, belediyeler ve il özel idareleri devletin nesi oluyorlardı, hangi esasa göre kurulmuşlardı, anayasal dayanakları neydi, siyaset bu işin neresindeydi, merkezi idare-mahalli idare neye göre belirlenmişti, yerel idare –belediye- muhalefet partilerinden seçildiğinde fiiliyatta hükümsüz müydü? Vs.Vs.

 

Sosyal medyanın bu işe bigane kalması düşünülemezdi. Birkaç gün süren trol savaşları esnasında tansiyon öylesine arttı ki, bu süreç yoksun kalacaklara yardım konusu olmaktan çıkıp, Cumhurbaşkanın bu kararına itiraz edenler bazı acar troller tarafından bölücü terör yandaşı olmakla suçlanıp acayip şekillerde tehdit edildiler. Hatta bir tanesi muhalif bir gazetecinin "merkezi hükümet" şeklindeki bir sözü üzerine, Sayın Cumhurbaşkanın da evelce ‘"merkezi hükümet" ifadesini kullandığını bilmeyerek kara komedinin zirvesini zorladı ve Türkiye’de bunu söyleyenlerin dillerinin gırtlağından kopartılıp kendilerine yedirileceğini iddia etti.

 

Sonuçta vicdanları ve akl-ı selimi dumura uğratabilecek hırslar nedeniyle, son derece masum olması gereken ve ayırt edici bir kavramı-hasletimizi daha iktidar mücadelesine kurban vermek durumunda kalıyoruz. Sayın Davutoğlu’nun birkaç gün önce Karar TV’de katıldığı programda söylediği gibi ‘’araçsallaştırıp’’ içini boşaltıyoruz. Belediyelerin yardım kampanyalarının yasakladığını duyduğumda bir dostuma, bunun çok talihsiz bir karar olduğunu söylemiştim. Bu ülkede yardımda bulunabileceklerin yarısına yakınının hükümetin  bu kampanyasına destek vermeyeceğini, güvendikleri ve kendilerine yakın gördükleri diğer kanalların kapatılması nedeniyle de hiç yardımda bulunmayacaklarını, dolayısıyla asıl hedef olan bu dönemde işsiz ve yoksun kalanlara destek konusunda dahi bu denli ayrışmamızın son derece sakıncalı ve milli birliğimizi gerçek anlamda tehdit edebilecek bir beka sorununa yol açabileceğini belirtmiş ve ilave etmiştim;

 

“Farklı siyasi görüşlere mensup kesimler açısından bu AK Partili Cumhurbaşkanının düzenlediği bir yardım kampanyası olacaktır, devletin değil.  Üstelik kendilerinin destekledikleri siyasetçileri ve başında bulundukları kurumları engelleyerek bunu gerçekleştirmekte ve buradan siyasi bir kazanç sağlama amacında olduğunu düşünecekler.  Cumhurbaşkanını, her fırsatta onları, liderlerini ve seçilmiş belediye başkanlarını elindeki güçlerle ezmeye çalışan bir figür olarak algılıyorlar.  Dolayısıyla onlar da itirazlarını bu kampanyaya katılmayarak göstereceklerdir. Yazık, olan garibana olacak yine…’’

 

Özellikle Korona’nın yol açtığı ve açacağı hasarlar karşısında milli birlik ve beraberliğe, hiç bir fark gözetmeksizin destekleşip yardımlaşmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerde bu ayrışma ve kutuplaşma manzarası ülkemize yakışmıyor. Bu durumu düzeltmek ve kesimler arasında kaybolan karşılıklı güven duygusunu yeniden tesis etmek üzere adımlar atmak yerine, bu kamplaşmayı tırmandırarak siyasi pozisyon elde etmek isteyenleri milletin dakik ve şaşmaz feraseti en kısa sürede hak ettiği yere götürecektir.

 

Selam ve esenlikler…